Faşist : Kripto / Deklare

13 Aralık 2008 admin
Zizek, Avrupalı’nın dünyaya bakışını “tersine ırkçılık” olarak kodluyor. Avrupa(lı), kültürleri atomize ederken kendi konumunu bir boş konum olarak belirliyor. Bulunduğu yerden bütün kültürler birbirlerine eşittir. Bu boş konum doğallıkla kültürler üstü bir konumdur, dolayısıyla Avrupa(lı), bir Lapon’un kültürüyle Zimbabwe’deki bir kabile’nin kültürünün birbirleri ile bir üstünlük ilişkisi içine sokulamayacağını söylerken, aslında mikro kültürler olarak bunların kendi kültürler-üstülüğünün bir tümleci olduklarını ima ediyor (madem ki Avrupa’nın değerleri insanlık değerleridir!). Ve böylelikle onlara açık bir faşistinkinden bin kere daha mide bulandırıcı kripto-faşist bir nazarla bakıyor.
Bu bakışın teorik-pratik izlerini Aydınlanma hareketine, 1789’u koşullayan tarihsel seyrin düşünsel ayağına kadar sürmek mümkün. Kısaca devrim, alt-yapısal gelişimin önünde set kuran kilise-kralın tahakkümünü ortadan kaldırmaya yönelik bir burjuva-toplumsal hareket oluyor. Bu durumda burjuvazinin yarı-manipülasyonu uyarınca (zira eylem Tanrı’nın tahakkümünü yok etmeye değil, tahakküm mevkiini işgâle yöneliktir, ancak bu yönelim, henüz netlikle bilince çıkarılmış değildir.) baş düşman Tanrı ve onun hükmünü temsilen kilisedir.
Burjuvazi, işe Kilise’nin şahsında Tanrı’ya darbe indirerek başlıyor. Ancak elinde henüz Tanrı’nın yerine ikame edeceği bir şey bulunmamaktadır. Tanrı’nın temsil ettiği mutlak aklın yerine şekilsiz bir kavram olarak insan aklını koyuyor. Bu aklın mutlak akıldan yegâne farkı, onun tikel olarak bütün insanlara bahşedilmesidir.
İslâmiyet, mutlak aklı insan sayısına bölerken, Avrupa(lı) bunu insan sayısıyla çarpıyor. Aynı işlem mutlak irade için de gerçekleştirilmiştir. Tanrı’nın aklının ve iradesinin bir bütün olarak insanlığın bir parçası olmaktan çıkıp tek tek herkesin malı olması, herkesin Tanrı olması demektir. Yalnız bu noktada ideolojik olarak gerçekleştirdiği bu insanları parçalama ve her birini kendi içinde bir bütün kılma işlemi, kendisine iktidarını kurmakta zorluk çıkartmaktadır, parçaladığını tekrar birleştirmeye mecburdur. Her üyesinin mutlak akla ve mutlak iradeye sahip olduğu bir kitleyi yönetmesi mümkün görünmüyor. Mutlaklaştırdığı akılları ve iradeleri çözüştürmesi de öyle. Bu durumda metafiziğe başvurmak elzemdir, zira anti-hiyerarşik bir panteon yaratılmıştır. Burjuvazi, hemen uyduruk bir “toplumsal bağıt”, yani “kardeşlik” mefhumunu ortaya atıyor. Artık bu insanlar teoride ve pratikte birbirlerine bu bağıtı önceleyen bir kardeşlik sevgisiyle bağlıdırlar. Ve birbirlerine böyle bir sevgiyle bağlı insanlar iki dünya savaşına ve sömürülerin en kanlılarına, en gözü dönmüşlerine imza atıyorlar.
“Hristiyan” diyor Marx, “teorisyen yahudidir” ve “yahudi pratik hıristiyandır”. Hristiyanlık yahudiliği mecburen teorize ediyor. Hristiyan teolojisindeki Tanrı’nın varlığına ilişkin teorik analizler hep varlıksal bir tanrı öngörüyor. Bu Tanrı zamanla ilişkisi bakımından bir dualite göstermekle beraber her iki kutupta da (+ezeli / +ebedi , -ezeli/+ebedi ) varlıksaldır. Bu ikiliği zamansal olanı bertaraf ederek aşacak yapısal bir TANRI önerilebilir. Ancak yapısal ya da varlıksal; tanrının bu hâliyle dünya üzerinde hiçbir hükmü bulunmuyor. Tanrısal iktidarın aygıtı dindir.
Tanrı teorik ise din pratiktir. Hristiyanlık teoriyi pratikle ilişkilendiremediği için çöküyor. Ancak teolojisinin Avrupa pratiğinde etkileri hâlâ sürüyor. Aydınlanma’nın Tanrı’sı akıl, dini sevgidir. Bu akıl kendinden menkul, yekpare ve bireysel olmakla akıldışı, sevgi ise iktidarın tevhid mekanizması olarak mitiktir.
Zizek’in sözünü ettiği “boş konum” aslen Tanrı’nın ikametgâhı’dır. Demek ki Avrupa’da herkes Tanrı’dır. Herkesin kendini Tanrı sandığı yerde doğallıkla akla ihtiyaç yoktur. Avrupalı, bu sebepten zil-akılsızdır.(*) Akılsızlığı, aklı ideolojik bir enstrüman olarak kullanmasına engel olmuyor. Liberalizm ve Faşizm, Aydınlanma’nın denge noktasını oluşturduğu bir tahterevallide, aynı aklın hükmünde, birbirlerinin ajanı olarak işlev görüyorlar.
Faşizm ve Aydınlanma arasındaki tarihsel bağı koparanlar, İngiliz Devrimi ile günümüz arasındaki ilişkide bir kesinti varsayıyorlar. Faşizm ve Kapitalizmi Horkheimer’ın gördüğü yerden gören faşizm karşıtları, kapitalizmden söz etmek istemeyenin faşizmi de ağzına almaması gerektiğini söylerken, Fransız Devrimi’ni İngiliz Devrimi’nden metafizik bir hamleyle ayırıyor ve birinciyi tarihüstü ve tarihdışı bir yere tayin ediyorlar. Tarihdışına atan demokrat, tarihüstüne yükselten cumhuriyetçioluyor. Kapitalizm-Faşizm korelasyonu, bu tarihsel seyirden güya azade Fransız devrimcilerini, yani bu iyi niyetli “akıl savaşçıları”nı, hiçbir yere değmeyen bir Aydınlanma mefhumunun inançlı neferleri olarak, düpedüz totolojik bir işlemle, akılla kavranması mümkün olmayan bir zemine havale edip Aydınlanma’nın bu korelasyon içindeki yerini muğlaklaştıracak şal vazifesi görüyor. En açıkgözleri faşistlerle yaptıkları ittifakları aklamak üzere Faşizm-Aydınlanma ilişkisini kurarlarken, ikincinin yücelttiği aklı monopolize etme, böylelikle aklı çıkış noktası olarak belirleme anlamında(**) “felsefî kökenlerini Aydınlanma’da bulan” bir sapma teşhisi koyuyorlar. Böylece Faşizm her durumda bir anomali oluyor.
Ergenekon özelinde yaşanan bir tartışma konuyu somutluyor. Murat Belge, İlhan Selçuk’un Faşizmi “dinci gericiliğe” tercih ediyor oluşunu gerekçelendirirken Faşizmin Aydınlanma’dan nasipli oluşuna ilişkin öne sürdüğü argümana, Faşizmi akıl, dolayısıyla Aydınlanma karşıtlığıyla tanımlı addederek itiraz ediyor.
Gerçekte Faşizm Aydınlanma karşıtı değil, olsa olsa Aydınlanma’nın despotik hamisi olarak beliriyor. Bu yanılgı, Faşizmin Türkiye’deki ayaklarını para-militer çetelerle sınırlayarak eninde sonunda kemalizmin aklanma vesilesi oluyor.
M. Ocakçı
Dipnotlar
(*) Yahudi, pratik hristiyan olarak, Tanrısını koruyor. Ancak o da kavminin insanlığın efendisi olduğunu düşünmektedir. Herkesi kendine kul görmede Avrupa(lı)yla ortaklaşmaktadır. Avrupa yahudileri bir iç küme olarak Aydınlanma’yı akılsız Avrupa(lı)’nın elinden alıp teorik inşasını gerçekleştiriyorlar. Frankfurt Okulu’nun mahiyeti en nihayetinde budur. Okul, bilahare Avrupa’nın pratik uzantısının teorik iskeletinde bir yapısal aparatı teşkil etmek üzere Yeni Dünya’ya göç ediyor. Demek ki yeni sol, yeni Freudculuk, kısmen yeni Hegelcilik, üzerinde filizleneceği toprağın da yeni olmasına ihtiyaç duyuyor.
(**) Elbette bu bakış açısına göre Komünizm de bu kategoriye âittir. Aydınlanma ile hiçbir organik ilişkisi bulunmamakla birlikte İslâm da aklın tekelleşmesi üzerinden Komünizm-Faşizm dizgesine ekleniyor.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>