Vatan Yahut Filistre!

15 Temmuz 2011 admin
İslamî kesimde hem entelektüel boşluğunun bulunduğunu, dolayısıyla meselelerin bir bütün içerisinde değerlendirilmesinin zorlaştığını ve bu bakımdan parçalanmış fikir ve amel güdümünde erdem fiillerinin, şerefsizliği ve alçaklığı kamufle ettiğini düşünüyor ve hem de simüle edilmiş haliyle entelektüel mevcudiyetin (tabii olarak, yani simülasyon dolayısıyla) tam anlamıyla bir sefalet haykırdığını görüyoruz.
Türkiye’de entelektüel diye tabir edilen İslamî kesimden görünürlük imkânını kesbetmiş zevatın etrafına ışıktan çok karanlık yaydığını belirmek gerekir; doğrusu şu ki, biz onların karanlığında kendi aydınlığımızın ayırdına vardık! Karanlığa meyilli kimileri ise, onların karanlığında iyicene zifte bulanmış oldu. Sözüm ona bu İslamcılar için devrimcilik veyahut da gerçeklik; vatan yahut Filistre’dir.
Vatan ile Filistin arasında kurulan bu güçlü bağ, İslamî kesimin entelektüel görünürlüğünün çoktandır farkına vardığı beyin ile işkembe arasındaki kaçınılmaz uyarıcı bağ dolayısıyla mümkün oldu. Allah’a gönül bağlamış zavallı Müslümanlar bu bağın bir erdem ve sorumluluk bağı olduğunu zannede dursun, beyin ile işkembe arasındaki kaçınılmaz uyarıcı ilişkinin farkındalığının nimetlerini temerküz eden görünür entelektüeller; onların karanlığında kendi aydınlığının farkına varan biz gibi İslamcılara, beyinlerinin işkembelerini uyardığını yutturamadılar. İşkembelerinin beyinlerini uyardığını anladığımızda da, bize düşman kesilip, bizi “milliyetçilik veya ulusalcılık” ile yaftaladılar! Halbuki bu düpedüz alçaklıktır!
(…)
Onlar bizi ulusalcılıkla suçlarken, ulusalcı olmamak için bizi soysuz İslamcılar olmaya çağırmaktalar. Hâlbuki soysuzluk İslamcılığa yakışmaz! Onlar mustazaf-mazlum bir halkın yanında hem teorik, hem de pratik olarak yer almanın ne demek olduğunu bir türlü kavrayamadıklarından veya salt mazlumdan yana yer tutmak fırsatçılıklarıyla uyuşmadığından bizim İslamcılığımızın bir hak alma hareketi olduğunu kabul etmemekte ve durumumuzu ulusalcılıkla tanımlarken çağırdıkları yerin de soysuzluk olduğunu gizlemekteler. Kendi açıklarını kapatabilmek için yapmaları gereken şeyi yapıyorlar; bizi ulusalcılıkla suçluyorlar! Böylece İslamcılıktan mülhem omuzlarına almaları gereken yükümlülükleri, bize yöneltilen ulusalcılık yaftasıyla üzerlerine almıyor ve (mustazaf) Kürt halkından neden yana olmadıklarını kamuoylarına izah etmiş oluyorlar!
Mesela, “Marksist PKK önderliğinin yürüttüğü bir hareket” diyorlar, “TC gibi zalimdir” ve devamla diyorlar ki, “PKK önderliğinde tezahür eden hak taleplerini Kürt halkı adına talep etmek ve bu uğurda savaşmak ve ölmek ister PKK ile organik, ister inorganik biçimde olsun PKK’nin ideolojisine, dolayısıyla küfre hizmet etmektir!” Mazlum ve mustazaflar açısından meseleye bakamayınca, Allah’a gönül bağlamışları böylesine bir teolojik/ilahiyat kumpası içerisine sıkıştırıp kişiliksizleştirmek mümkün tabi! Kürt halkı mustazaftır (tarihî ve mevcut aktüel veriler mustazaf kabul etmemi Kur’an vahyine göre gerekli kılıyor), mustazaf Kürt halkının gözünde, ister kâfir, ister Müslüman olsun TC’nin sıfatı zalimdir ve ister kâfir ister Müslüman olsun PKK’nin imajı hak talebinde bulunan bir özgürlük hareketidir: Önderliği Marksist harekete teslim edeceksiniz, sonra da onunla aynı politikaları güdersen (ulusalcı, yani açıkça) kafir olursun diyeceksiniz. Kâfir olmaktan korkan zavallı Müslümanlar da, kâfir olmamak için soysuz olmayı tercih edecekler! Görün işte, Türkiye’deki İslamcı zihniyet, İslamcı Kürtlere kâfir olmakla, soysuz olmak dışında bir tercih sunmuş değildir!
Peki, diyelim ki, gerillanın hemen hemen çoğunun yaptığı gibi zulme ve yapılan bütün haksızlıklara dayanamadık, vicdanlarımız patladı ve “kâfir” olmayı göze alıp mücadeleye katıldık ve bu uğurda ölen elli bin Kürt gibi biz de öldük! O halde yalnızca elli bin Kürt ölmüş olmuyor, aynı zamanda elli bin “iman” da ölmüş oluyor! Çünkü ölenlerin çoğu en azından sürece dahil olurken bir ideolojik tercih yaparak mücadeleye katılmış değil! Yani eğer ölen elli bin Kürt, başka hiçbir formasyon gerektirmeden PKK ile değil de mesela, Hizbullah ile anılmış olsaydı şehit olarak kabul edilecekti! Türkiye’deki İslamcı zihniyet, kahraman bir Müslüman olarak ölmek ile hain bir kâfir olarak ölmek arasındaki bu ince çizgiyi nasıl kurduysa, Kürtleri daha dünyada sırat köprüsü üzerinde tutmayı başardı!
Oysa bizim Araf’a da ihtiyacımız yok! Biz İslamcı Kürtler olarak mazlumdan yana tavır koymakla mükellefiz, mazlum kendimiz olunca bu mükelleflik farz-ı ayına dönüşür! Mazlumdan yana koyduğumuz tavır, eğer örgütlüysek kendimize yarayacaktır, değilsek HAK’ka yarayacaktır. Biz isteriz ki, mazlumdan yana koyduğumuz tavırdan bizim gibi HAK olan Allah’a iman edenler yararlansın, ama iman edenler mazlumdan yana konan tavırdan yararlanamıyorsa, bu onların sorunudur ve bunu onların düşünmesi gerekir ve eğer mazlumdan yana koyduğumuz tavırdan Küfür yararlanıyorsa, bu da bizim sorunumuz değil; küfür, nerede ve nasıl duruyor da HAK tavırdan yararlanıyor diye yine Allah’a iman eden bu zavallılar düşünmelidir!
(…)
Türkiye’deki İslamcı zihniyet bu bakımdan, yani şartsız mazlumdan yana tavır koyamamak dolayısıyla içerisine girdikleri ikircikli tutumları yüzünden, dünya mazlumlarının yanında yer alırken “Kürt sorunu” dolayısıyla sürekli ofsayda düşmekteler. “Kürt sorunu”ndan bağımsız olarak bile salt mazlumdan yana tavır koyamadıkları Suriye’deki vahşet karşısında, muhalif unsurların yanında yer almayı dahi beceremeyen bu İslamcıların kahir ekserisinin Kürtlere vereceği hiçbir şey yoktur.
(…)
Doğrusu İslam tarihinin hiçbir döneminde Filistin davasında olduğu gibi bir mazlumiyet bu denli oportünizme kurban verilmemiştir. Hüsnü Mahli gibi bir Baasçıyı özellikle Filistin meselesinde baş tacı edenler, onun bu meseleyi van-minut Türkiye’si etrafında allayıp pullarken satır arasında vurgulamayı ihmal etmediği Kürt düşmanlığını tolere ediyorlardı ki, söz konusu Kürtler olunca zaten aynı düşünmekteydiler; şimdi ise, ona kızmaktalar. Hakan Albayrak ve İbrahim Karagül gibileri, güya ümmet birliğine giden yolda Türkiye-Suriye birlikteliğini sevinçle karşılarken, ümmet birliğini zalim rejimlerle temin etmenin aymazlığının şaşkınlığını yer yer yaşamaktalar şimdilerde. “Kürt sorunu” etrafında çözüm için PKK’nin silâh bırakmasını ve Kürtlerin eylemlerini kesmesini, barış ortamı açısından TC’nin reformları için gerekli görürken, Beşşar Esed’in reformlar için muhaliflere yaptığı “direnişi bitirin” çağrısını gereksiz görüp, “muhaliflerin direnişi sürdürmesi senin reformları yapmana engel değildir” diyebilmekteler. Ve birçok İslamcı, zalim Baas rejimiyle TC’nin yakınlaşma projesinin son olaylar yüzünden çökmesine üzülmektedir!
Allah kimseyi, hatta düşmanımızı Türkiye’de görünür olan İslamcıların çoğunun düştüğü kadar düşürmesin!
Filistin davası, açıkça pragmatizm içerisinde dahi değil, tam anlamıyla oportünizm, yani fırsatçılık içerisinde sosyal ve politik bir malzeme biçiminde İslamî kesimin popüler aracı olarak bir çeşit 11 Eylül kumpası yapıldı. Filistin davası aynı zamanda; gerek İran, Hizbullah ve gerekse de AKP payandası İHH gibi devlet, hareket ve sözüm ona STK örgütlerinin oportünist faaliyetleri için sıklıkla kullandıkları bir meşruiyet aracına çevrildi. Filistin davasının Müslüman dünyada yaratılan imajı o kadar güçlüdür ki, hiç kimse bu imajın karşısında bir takım gerçekleri söylemeye cesaret edemez. Tıpkı bütün Batı dünyasında onun rağmına konuşulmasının, konuşanı bitirdiği Holokost imajı gibi (Holokost: Yahudi soykırımı; dünyanın birçok ülkesinde Yahudi Soykırımı’nı tartışmaya açmak suçtur). Bu imaj, yanlış anlaşılmasın Filistinlerden öte, Suriye gibi zalim rejimlerin de yer aldığı bir konseptin yarattığı imajdır. Hama’da on binlerce Müslüman’ı katleden zalim Baas rejimi Filistin’deki mazlum Müslümanların hakları için direniş cephesini oluşturacak, öyle mi? Hâlbuki Baas rejimi karşısında, “Siyonizm” diye diye gözümüzün önündeki gerçekleri örten oportünistler direniş cephesinden çok şeytan cephesine yakışırlar!
(…)
Yanlış anlamak isteyen buyursun yanlış anlasın, ama bizim, ne Sunnî ne de Şiî teolojisiyle; ne Kürt ne de Türk biyolojisiyle (ya da bana kalırsa tarihsel olgusu veya sosyolojisiyle) meselemiz yoktur! Bizim meselemiz zalim-mazlum, müstekbir-mustazaf meselesidir!
Zalim ve müstekbire karşı, mazlum ve mustazafın yanındayız! Topraklarımızda zalim ve müstekbir konsept Türk ıtlak olunan toplumsal konsepttir, mazlum ve mustazaf olan da Kürt toplumudur! Eğer zalim ve müstekbir iseler, Sunnî ya da Şii Müslüman’ı veya Katolik ya da Protestan Hıristiyan’ı veyahut bilmem hangi mezhepten Yahudi’yi birbirinden niye ayıracakmışım ki, bu ayırım ahirette Yüce Allah’ın işidir! Bizim değil!
Zalimle, hakkımızı almak ve zulmünden korunmak için mücadelemizi veririz; tekebbürü bırakır, zulmetmezse meselemiz biter! Yoksa ayrışma günü Allah’ın hükmündedir! Bana zulmediyor diye, o eğer vahyi geleneğinin kaydettiği itikadî esaslara riayet eden bir Müslüman ise, ona “kâfir” demem, çünkü işim ona küfretmek değil, onunla savaşmaktır!
Hz. Ali, Muaviye ile savaştı, ama ona “kâfir” demedi; Hz. Hüseyin Yezit’le savaştı, ama ona “kâfir” demedi… Benim onunla savaşmam için onun kâfir olması şart değil, bana zulmediyor ve beni aşağılayıp kibirleniyorsa, bana düşen onunla savaşmaktır! Zalim ve müstekbir ile mücadele Allah’ın hakkıdır çünkü! Allah’ın hakkıdır; çünkü mazlum ve mustazaf halkın hakkıdır! Zalim Müslümanlar yalnızca teolojik Müslümanlardır, ama zalimle savaşan mazlum ve mustazaf Müslümanlar aynı zamanda ideolojik Müslümanlardır. Zalim Müslümanlar, mazlum Müslümanlara karşı (sıklıkla gördüğümüz gibi) teoloji olarak dini kullanırlar, mazlum ve mustazaf Müslümanlar ise, zalim Müslümanlara karşı ideolojik olarak dinin himayesine girerler. Bizim teolojik ideolojimiz özgürlüktür; zalimlerin teolojisi ise, “bak bak, duydun mu? Ezanı Kürtçe okudular!” demektir.
(…)
Kürtler, en iyimser tahminle 1925’ten bu yana onulmaz zulümlere maruz kaldılar, Filistinliler ise 1948 sonrasında zulmün nesnesine çevrildiler. Filistin davasını 1990’lara kadar gündeme taşıyanlar Marksist söyleme sahip El-Fetih örgütüydü, o zaman kimse bunu mesele yapmadı; İhvan’ın bir kolu olarak Hamas 1990’larda meseleye ortak olabildi. Yüzyıldır her türlü zulmün pençesinde inleyen Kürtlere, güya, son birkaç on yıldır Marksist PKK önderlik ediyor diye yan çıkmayan İslamcılar, şimdi kendi ideolojilerinin gerçekliği altında eziliyor; patır patır dökülerek rezil oluyorlar!
(…)
Dönüp size; “sahtekârlar” dediğimizde de, “biliyorsunuz biz Müslüman’ız, bize sahtekâr derseniz, bunu ırkçılıktan demiş olursunuz; ırkçılık da sizi kâfir yapar” dediniz. Yıllarca Allah’ın vahyine değil de, size kulak kesilmemizin suçunu üzerimizden atamadık! Ama bize yaptıklarınızdan, bizi halkımız arasında yüzsüz bıraktığınızdan, yani bu büyük günahınızdan dolayı siz de lanetlendiniz! Sizin de başınız dik olmadı; “Kürt sorunu”nda ve diğer sosyopolitik hak-hukuk konularında kimse yüzünüze bile bakmıyor! Başörtüsünün de artık size güveni yok; artık tağutun imamlarını dahi protesto ettiğinizi söyleyemiyorsunuz, ideolojik teolojiniz bile sizden sakınır oldu! Halinize bir bakın; önce kendinize acıyın, belki sonra sözüm ona bizim ulusalcı olmamıza üzülmeyi hak edersiniz? Ne yaparsak ne olacağımıza karar veren pek sayın abiler, vaizler ve entelektüeller; biz kafir olmadık: Ama siz, basbayağı birer sahtekâr oluverdiniz, hem de hiç sıkılmadan; utanmadan. Biz kâfir olmadık; niye olacakmışız ki, bizi yaratan Allah’a niye kâfir olacakmışız ki; size kızdık diye mi? Hayır, asla biz kâfir olmadık; bizim akıllanmamız sadece size küfür gibi geldi veya öyle görmek istediniz, hepsi o kadar! Sizin İranî veya Turanî kaygılarınız, Allah’ın iradesinin yanında yer tutmaya engel oldu; ama bizim ne İranî, ne Turanî ve ne de (hadi kafiyeyi tutturalım) Kurdanî kaygılarımız var; biz kaygımızı Allah’tan öğrendik; Allah’ın bizim için irade ettiği kaygı, koşulsuz mustazaf ve mazlumlardan ve münhasıran mustazaf Kürt halkından yana olma kaygısıdır!
(…)
İslamcılar -en azından konuya ilişkin söylemleri açısından- 90’lı yıllarda bugünden daha sorunsuzdu, fakat aynı söylem (işte bu nitelik, mevcut düzeyin bayağılığını sergiler) bu gün ulusalcılıkla nitelenmektedir. Bunun bana kalırsa başlıca iki nedeni var: (1) Kontrolün onlardan çıkmasıdır, yani İslamcı Kürtler müstakillik talep edince ulusalcılıkla itham edildiler ve fakat sonraları İslamcı Kürtler bu süreci sağlıklı yürütemediler ve onlar da birliktelik sağlayamadılar. (2) Ambiyansın değişmesidir: Vaiz İslamoğulu gibilerinin, o günler de popüler olmuş bulunan devrimci söylem üzere tabiri caizse Kürt rantiyesini kazanma kaygıları olmuştur. 90’lı yıllar vaizin bahar çiçekleri gibi rengârenk açıldığı zamandır; İran devrimi, dolayısıyla mustazaf-mazlum-baldırı çıplak retoriği henüz revaçtadır; Ali Şeriati gırla gidiyor. Kürtlerin Müslümanlık duyarlılığı Şeyh Said üzerinden devrimciliğe enforme ediliyor. Neredeyse her İslamcı grup bir Kürt kapanı kurmuş, etrafına Kürt’ten kale örmekle meşgul. Bu yüzden retorik olabildiğince devrimci ve Kürtleri kuşkulandırmayacak kadar yeterli olmalıydı. Dönem, vaiz gibilerinin henüz filizlenme aşamasıdır, henüz ulusal kamuoyu bunları tanımamaktadır, yani ürkütülecek herhangi bir kamuoyu bulunmamaktadır. Üstelik üniversite gençliğinde Kürtlere ilişkin devrimci söylemden açıkça rahatsızlık belirten Türkler çok azdır, varsa da, kayda değer değildir. İşte böyle bir atmosferde düzenlenen bu forumlarda, yürek devletlerinin inanmadığı veya inansa da kolayca tüküreceği mesela, “Kürdistan” gibi bir takım gerçeklere temas edilmekteydi.
Nicelik ile nitelik hakkında kısaca şunu belirtelim; bizim için nicelik önemsizdir diyemeyiz, fakat esas olan niteliktir. Sayısal veriler gücümüzle orantılıyken nitelik verileri imanımızla, bilincimizle, namusluluğumuzla, asaletimizle ve de ahlakîliğimizle alakalıdır. Mesela, lüks ve şatafata itiraz eden Hz. Ebu Zer, nicel olarak yetersizdir ve fakat ölümüne sürdürdüğü itirazı sayesinde yetersiz niceliğini niteliğe dönüştürdü ve niteliğin bizzat kendisini nicelik yapabildi: “Tek başına ümmet”, bu manaya gelir. O bir kişidir, ama kaygısı ve kaygısına olan sadakatiyle tarihi bir örnek şahsiyet olmuştur. Onu anarız, o bir kişi olduğu halde! Hem kendi halkları hem de dünya halkaları nezdinde hem teorisyen hem de eylem adamı olan bir çok insan vardır böyle, mesela; Malcolm X, Che Guevara, Aliya İzzet Begoviç, Nelson Mandela, İmam Humeyni, Yaser Arafat, Şeyh Şamil, Frantz Fanon, Ali Şeriati, Steve Biko, Şeyh Said, Emiliano Zapata, Abdullah Harun, Usame b. Laden vesaire… Bunlar hem belli bir niceliği elde etmişler, hem de belli bir niceliği niteliğe çıkarmışlardır. Okul olmuştur mesela, Hz. Ebu Zer gibileri!
(…)
1992 Mazlum-Der forumunda; “Ne mutlu Türküm Diyene gibi şovenist bir sloganı Kürdistan dağlarına yazmanız, kelimenin tam anlamıyla bir savaş sürdürüyorsunuz, demektir.” dediği için Vaiz Mustafa İslamoğlu, bir yıl hapis cezası aldı. Yukarıda bahsettiğimiz ambiyans 92’de “Kürdistan” kelimesini kullanmaya müsait -özellikle üniversite gençliğinde- bir İslamcı söylem sayesinde mümkündü. Bu ambiyansın paralelinde konuşmamak, hem üniversite gençliğiyle örgütlenmeye çalışılan bir dönemi anlamamak hem de henüz ayrışmamış Kürt gençlerini erkenden uyarmış olmak anlamına gelecekti. İşin rengi, bu ambiyansın yerini başka bir ambiyansa terk etmesiyle ve artık kemâle ermiş örgütlenme sürecinin bizzat kendisinin ambiyans oluşturma imkânına kavuşmasıyla açığa çıktı. Yani, 2000’li yıllarla birlikte artık ne örgütlenme sürecinin başında bulunmaktan dolayı Kürdistanî ambiyansa ve ne de dizlerinin dibinden uzaklaşacaklarından korkacakları Kürt gençlerine ihtiyaçları kalmıştı. Kısaca artık, iktidara giden yolda “Kürdistan” ifadesine ve Kürt gençlerine ihtiyaç kalmamıştı: Gerek “Kürdistan” kelimesinin ve gerekse Kürt gençlerinin (mustazaflık dolayısıyla) Kürdî hassasiyetlerinin paradigmanın dışında tutulduğu resmen açıklandı: “Kürt sorunu” diyor, 2006 Özgür-Der “Kürt sorunu” formunda sayın vaiz, “Türk ırkçılarıyla Kürt ırkçılarının sorunudur”. Aslında paradigma değişmedi, paradigma 90’lı yıllarda da aynıydı, “Kürdistan” kelimesiyle 92’de yalnızca taktiksel bir atraksiyon sergilenmişti. Artık resmen ilân edildi ki, “Kürt sorunu”, Kürtlerin tarihsel bir özgürlük, bir aşağılanmaktan azad olmak, bir mustazaf sorumluluğu ifa etmek; kısaca bir müstekbir-mustazaf sorunu değildir, Türk ve Kürt ırkçılarının sorunudur: Hem kardeşim bir “Kürt sorunu” var ise, bir “Türk sorunu” yok mudur yani! Türklerinde Kemalizm’den doğan sorunları vardır ve işin aslı şu ki; gerçekte Kürtlerin yaşadığı da bir Kemalizm sorunudur.
(…)
Sert ya da normal, nasıl düşünürsünüz bilmem; ama bunları söylediğimiz için kınanması gereken biz olamayız, bunları bize söylettiren davranışları kesbedenlerdir asıl kınanması gerekenler! Biz konuşabiliriz, çünkü bizim Allah’tan başka korkacak maliklerimiz yok, üstelik ne olursa olsun, Yüce Allah’ın korkulmaya daha layık olduğuna inanmaktayız! Mazlumdan, mustazaftan yana olmaya engel kılınan ne Amerikan emperyalizmi, ne de Siyonist İsrail, pisliklerin örtülmesine bahane yapılamaz! Kendi pisliklerini bu bahanelerle örtmeye kimsenin hakkı yoktur! Mustazaf Kürtler, bütün gerçekleri olabildiğince çıplak olarak görmeye ve konuşmaya daha yakındır! Hakka iman eden herkese tavsiyem, mustazaf Kürt halkından yana tavır koyan İslamcılara kulak vermeleridir! Çünkü gerçeği; yetersizliklerinin, yanlışlıklarının rağmına işkembenin uyarmadığı beyinlerde, orada bir yerde çıplak olarak görebilme şansına sahip olabileceksiniz!
“Kürt sorunu”nda İslamcılar, içerisinde bulundukları vaziyet gereği lanetlenmişlerdir! Değerli arkadaşlar, şu çığlığı haykırarak söylüyorum; Türkiye’de İslamcı (veya İslamî) kesim “Kürt sorunu”nda mustazaf Kürt halkının yanında, müstekbir Türk toplumsal konseptin karşısında durmadıkça lanetten kurtulamayacaktır! Bu lanet, İslamcıların Türkiye’de tuttukları yeri, sosyal ve siyasal rantı kaybedecekleri anlamına gelmez. Bu lanet, antagonizma lanetidir. Öyle bir lanet ki, bundan kurtulmadıkça başı dik tutmak mümkün değildir! Bu bir kirlilik lanetidir, bu kirden temizlenmedikçe paklıktan bahsetmek mümkün değildir. Bu bir ikirciklik lanetidir, bundan arınmadıkça güvenilir olmak mümkün değildir! Bu bir maymunlaşma lanetidir! Artık kurtulalım bu lanetten! Allah’a şerefli insanlar olarak iman edelim, yeter artık bu kadar soysuzca iman ettiğimiz!
Bu yazıyı okuyup az-çok hak veren Müslüman, “üç veya beş kuruşumla, kıt veya entelektüel aklımla bu lanetten kurtulmayı kendime görev yapacağım, bunu başarmak için örgütlülüğümü temin ve tesis edecek çalışmayı zorlayacağım ve en kısa zamanda bunun gerçekleşmesi için her Müslüman’ı zorlayacağım” de; ve mustazafların yanında çık alana! Bütün arzu ve çabana rağmen örgütlenemiyorsan, kendi ideolojik kimliğini izhar et ve mustazaf ve mazlumdan yana kayıtsız olarak tavır koyduğunu herkese göster! Kur’an’ı beyninle oku ve Kur’an ile konuş; Kur’an’ı işkembenle yutma ve Kur’an’la göbeğine yağ bağlama! Allah’a yemin ediyorum ki, eğer Kur’an’ı gereği gibi okursak mustazaflardan ve mazlumlardan yana olmaya hiçbir şey, ilahiyat adına dahi olsa, bize engel olamayacaktır!
Allah mustazafları önder kılmak istiyor! Neden acaba? Bunu bir düşünün ve Allah’ın iradesi hakkında üzerinize düşen yükümlülüğü belirleyip görevlerinizi yerine getirin! Yalnız Allah’tan korkun, İran’dan veya Turan’dan değil! Çünkü korkulmaya layık olan yalnız ALLAH’tır!
ALLAH’ım!
Ayaklarımızı sabit kıl; zalim ve kâfir topluluklara karşı bize yardım et! Zalimlerle anılmak utanç vericidir, bizi bu utancı yaşayanlardan kılma! Soysuz olmaktan da, kâfir olmaktan da nasıl korunacağımızı öğret bize! Ufkumuzu açıp görevlerimizi bize göster, bilinçli yap ki bizi Allah’ım, maymun olmayalım! Pazumuzu güçlendir, dilimiz çöz, kalbimiz ferahlat ve yalnız Sen’in zenginliğine fakir kıl ki bizi Allah’ım, onun bunun uşağı olmayalım! Allah’ım maymunlaşma laneti üzerimize sülük gibi yapışmış, bu sülüğü kendi başımıza da üzerimizden çıkarıp atabileceğimizi bize göster! Göster bize Allah’ım; göster ki, o sülüğü kendi başımıza çıkarabileceğimizi şerefsizlere de, biz gösterelim!
Albayrağın altına gökten taş düşse Allah’ım, biz bu işi, mazlumdan yana olamayan bu İslam’ın oğullarıyla, bu çakırgilden çamurcu şirin bulaçlarla yürütemeyiz! Bizim bildiğimiz gül kırmızı (özgürlük) ve beyazdır (adalet), kara gülü bilmeyiz. Bizi bunlara mahkûm etme Allah’ım, yoksa bunlar bizi Karaman’a koyun yapacaklar!
Biz bunların ciğerini biliyoruz Allah’ım. Onların tornasından çıktık çünkü; fakat yirmi yıldır Allah’ım, Senin o Yüce Adın’la kendi örsümüzü dövüyoruz. O yüzden Allah’ım, bu Müslüman kardeşlerimiz, bizim bildiklerimizi bilmiyorlar! Bizim bildiklerimizi öğret onlara Allah’ım! Islah et onları Allah’ım, mazlum ve mustazafların yanında bilâkayt dursunlar Allah’ım! Mazlum ve mustazafların yanında olmamakta inat edeceklerse Allah’ım, o takdirde bildiğin gibi yap!
Bizi de bağışla, bizi bize bağışla Allah’ım, ki halkımızın hem dünyevi, hem de uhrevi selameti söz konusu!
Bize yet Allah’ım!
Yet ki Allah’ım; ne alçaklara, ne de minnet edecek mertlere muhtaç olmayalım!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>