İslamcı Kürtlere Mektup

19 Nisan 2011 admin
“Merhamet ve özgürlük tohumları uygun toprağa ekilmeli; çünkü merhamete ve özgürlüğe muhtaç toplumlara seslenildiğinde orada tohuma cevap verecek yankı bulma umudu yüksektir. Mustazaf toplumlar hak ve adaletten başka bir tercih şansına sahip değil, zira diğer tercihler onu hep mustazaf tutmakta. Mustazaf toplum öyle bereketli bir topraktır ki, o, kendisine tohum ekilmesini istemese de, ekilen tohuma cevap verir, tohumu yeşertir. Çünkü müstekbir toplumun -kitlesini oluşturan- anonim üyeleri -kendilerine rağmen bile olsa- sahip oldukları veya kendilerini tanımladıkları resmi ideolojiyi ve onun uygulamalarını (en azından bazı yanlarını) özümseyip içselleştirmektedir. Ve sahip olduğu şeyleri, şeylerin (mesela, resmi ideolojinin) haksızlığına işaret edecek bir ideal uğruna tehlikeye atmaya yanaşmayacaktır (bkz. Y. Delal, “İnanan Bir Toplum İçin Hz. Musa Örneği”, önsözden)”.
Yukarıdaki alıntıyla modern Türkiye İslamî söyleminin içerisinde bulunmuş olduğu kabızlığa, özellikle italik kısımla, işaret etmek istedim. Bir türlü çıkaramadığı şey, ılımlılarının zımnen ve devrimcilerinin açıkça karşı olduğu siyasal rejime imkân veren bir güce[1] sahip olma gerçekliğidir. Benzerleri gibi İslamî söylem de, bu imkânı Türk modernleşmesine borçludur. O, borçlu olduğu “Türk ıtlak olunan” egemenlik alan imkânını Kürtlerin hatırına ve hayrına heba etmeye, bile isteye, yanaşmayacaktır.
Kürt özgürlük mücadelesi üzerine İslamî söylem, yakın zamana kadar (ve halen) modern Türkiye İslamî söyleminin inkâr edip durduğu “din kardeşi” olan bir öznenin söylemi olarak doğmak zorundadır. Özgürlük mücadelesi üzerine İslamî söylem, inkâr edilen “din kardeşi” öznenin teorisi ve pratiği olarak doğumunu ve gelişimini kayıt altına alacaktır.
Doğmak zorunda olan Kürt özgürlük mücadelesi üzerine İslamî söylem, modern İslamcılık tarihinde inkârın inkârı olacaktır. İnkârın inkârını, sosyal ve politik açıdan “tanınma”[2], “kendi kaderini belirlemede Allah’tan başkasını vekil tutmama”[3] ve “kendi kendisinin efendisi olma”[4] öznesi olarak, bugünün teorik ve pratik[5] bir geçmiş dayanağı ve yarını rüşte erdirecek bir imtihan arayışı elverişli kılacaktır.
“Modern Türkiye İslamî söylemi” dediğimizde kast ettiğimiz modernlik, “Kürt sorunu” konusunda Türkiye İslamî söyleminin Cumhuriyet (1923) Türkiye’sinin modernleşmesinin bir gereği olarak icat edip uyguladığı “Kürt politikası”na göre biçimlenmiş olmasıdır. Çünkü Kemalist devletin “Kürt politikası” paralelinde Türkiye İslamî söylemi bir gelişme içerisinde bulunmuştur (halen de öyledir).
Homojen olmadığından türdeş de olmayan Türkiye İslamî söylemi, “Kürt politikası”nı Kemalist devlet paralelinde biçimlendirdiğinden, kimi ciddi farklılıklar içerse de, teorik ve pratik sonuçları bakımından hemen hemen yekpare olan bir sekter yapısallığı kendi içerisinde barındırmaktadır. Türkiye İslamî söylemi, hem bir özne olarak Kürtlerin inkârına elverişli kılındığından, hem de bir “özne” olan Kürtlerin inkârını kendi içerisinde elverişli kıldığından Kürtlere ve özgürlük mücadelesine karşı katı bir “söylem rejimi” dayatmıştır. Aslıda Türkiye İslamî söylemi, Kemalist devlet paralelinde olma dışında kendi iç dinamiklerinden herhangi bir Kürt “inkârı” ve “kabulü” geliştirmemiştir.
Gelinen süreçte Türkiye İslamî söylemi, tıpkı Kemalist devlet gibi, Kürtlerin varlığını ve hak taleplerini Kürtlerin siyasi yokluğu ve talepsizliği dolayısıyla kabul etmeye evrilmiştir. Türkiye İslamî söyleminin bu evrimi kesinlikle devrimle sonuçlanacak bir evrim değildir. “Kürt sorunu”na ilişkin Türkiye’de farklı İslamî söylemlerin ortaklaşa içerisinde bulunduğu bu evrim, ancak konjonktürün ve konjonktürün yarattığı fırsatların peşinde, sürüklenerek gelişen şartlarda ve maalesef mustazaf topluma değil, müstekbir toplumsal konsepte uyum sağlamaya çabalayıp mutasyona uğrayarak yaşamını idame ettiren arkaik bir yaratığın evrimidir. Bu evrimi bir ilerleme olarak değerlendirmek Kürtlere çok ciddi karakter kaybı yaşatacaktır. Çünkü bu evrim, yekpare politikanın, inkârı, artık “öldürme” üzerine kuramaması dolayısıyla zorunlu olarak gerçekleşmiş ve “siyasi olmayan” bir “yaşatma” üzerine inkâr, yeni strateji olarak geliştirilmiştir. Yani temsil kabiliyeti olmayan bir “Kürt varlığı” lütuf olarak önümüze konmaktadır.
Temsili olmayan bir Kürt varlığı; “var” olan bir “yok” veya “yok” olan bir “var”dır. Türkiye İslamî söyleminin şimdi içerisinde bulunduğu çelişki, bu yeni strateji dolayısıyla kaçınılmazdır. Bu çelişki, var-yok arasında Kürtlerin konumlandırılmasının yarattığı boşluk çelişkisidir. Bu çelişki, Kürtleri kültürel olarak “var”, siyasal olarak “yok” kabul etmekte olan ve bu kabul türüyle egemen kimliği ekarte etmeyen bir süreci arzulamakta olan yeni stratejinin zorunlu olarak doğurduğu çelişkidir. Oysa Kürt özgürlük mücadelesi hiçbir zaman kültürel olmamış, her zaman siyasal olmuştur. Siyasal bir mücadelenin öznesini siyasal bilim ve siyasal haklar dışında kabul etmek, aslında ve gerçekte onu inkâr etmeye devam etmektir. Türkiye İslamî söyleminin de içerisinde bulunduğu bu yeni stratejiye Kürtler çok dikkat etmelidir.
İnkâr edilen “din kardeşi” öznesi olarak Kürtler, modern Türkiye kuruluşunun pek tabii ki bilinçli bir politikası olarak var olmuştur. Ve fakat bu politika, Kemalist devletin, Kemalist ve Kemalist olmayan sosyal ve politik söylemlere, hemen kabul ettikleri bir “armağanı” olmuştur. O halde inkârın “din kardeşi” öznesi konusunda bütünün bir parçası olan Türkiye İslamî söylemi de, inkâr ve inkâr sürecinin bütün uygulamaları sonucunda yaratılan fiili “din kardeşi” öznesinin tüm gerçekliğiyle yüzleşmelidir. Allah’ın ve Kürtlerin rağmına uygulanan istikbar politikasıyla ve Kürtlerin irade ettiği gerçeklikle yüzleşmeyen bütünün bir parçası olan Türkiye İslamî söylemi, inkârı ve inkârın dayattığı şiddeti sürdürmeyi isteyecektir. Öyleyse İnkâr ve Kürt özgürlük mücadelesi üzerine İslamî söylem, kaçınılmaz olarak eleştirel doğacaktır. Çünkü yüzleşme kaçınılmaz olarak egemen İslamî söylem ile bu egemenin ortaya çıkmasına engel olduğu Kürtlerin bastırılmış İslamî söylemi arasında olacaktır. Kısaca yüzleşme ve Kürtlerin iradesi üzerine İslamî söylem, eleştirel olmak durumunda ve zorundadır.
Egemen Türkiye İslamî söylemi ile Kürtlerin bastırılmış İslamî söylemi arasındaki ilişkinin kurulması için önce Kürtlerin bastırılmış İslamî söylemi doğup kendini formüle ederek eleştirisini ortaya koymalıdır. Kürtlerin bastırılmış İslamî söyleminin doğması da, İslamî söylemin “Kürt sorunu”yla ilişkisini kurmasıyla mümkün olacaktır. Bu önceliklerden sonra veya paralelinde bütüncül ilişkilere eleştirel yeni bir bakış ve egemen siyasal kimlikle biçimlenmemiş yeni bir iletişim dili ile Kürtlerin iradesi üzerine konan ipoteklerin kaldırılmasına ve hak taleplerinin gerçekleşmesine imkân tanınmasını sağlayacak süreç işletilmelidir.
Eleştirel süreç içerisinde inkâr edilmiş “din kardeşi” öznesi olarak Kürtler, geçmişin hesabını soracak ve kendi bağımsız kimliğini ilan edecektir. Çünkü inkâr edilen “din kardeşi” öznesi olarak Kürtler, doğal olarak egemeni ve egemenin bütün paralel söylemlerini eleştirecektir. Bu da demektir ki, Kürtlerin bastırılmış İslamî söylemi, kendisini doğurmak ve geliştirmek için öncelikle egemen İslamî söylemi eleştirecektir. Çünkü bu kaçınılmazdır, eğer bu eleştirel sürecin ortaya çıkmasına engel olunursa, Türkiye İslamî söylemi; adalet, kardeşlik ve ümmet kavramlarının, kaygan bir balık gibi avucunun içindeyken, kayıp gitmesini izleyecektir.
Kürt özgürlük mücadelesi üzerine İslamî söylem, modern anlamda, iradeyi özgürleştirmek isteyen bir ideoloji üretecektir. Bu ideoloji, İslam’dan sorumlu bir ideolojidir. Kürtlerin iradesini yalnız Allah’a (Allah adına halka) bağlayan bir bağımsızlığı irade eden tümüyle sosyopolitik bir ideoloji olacaktır. O halde bir ideoloji olarak İslamî söylem, inkâr edilen “din kardeşi” öznesi olan Kürtlerin (Allah’ın günleri olarak) tarihinin, siyasetinin, kültürünün ve trajedilerinin bileşkesini bulacaktır. Özgürlük mücadelesi üzerine İslamî söylemin bulacağı bu bileşke, ortaya açıkça çıktığı kendine ait zemini ve inkâr edilen “din kardeşi” öznesi olan Kürtlerin sosyopolitik bir aktör olarak ilanı olacaktır. Bu ideolojide bir millet olarak Kürtler, asıl sahibi Allah olan kendi mülkünde bir mâlik ve Allah’tan başkasının yeri olmayan kendi kaderi üzerinde bir vekil olacaktır.[6]
Kürt özgürlük mücadelesinin meşruiyetinin modern kavramlar ve ideolojiler üzerinden tartışılması çoğunlukla sıkıntılar doğurmuştur. Bu tür bir sıkıntının tarihsel kökenlerinin belirginleşmesini XX. Yüzyıl’ın başlarında bulabiliriz. Doğal olarak ideolojik kavramlarla meşruiyet tartışması XX. Yüzyıl’a kadar gözükmez. Fakat o dönemlerin de kendine mahsus sıkıntıları bulunmaktaydı. Buna karşın günümüzde çeşitli kavram ve kavrayışlarla özgürlük mücadelesi karşı karşıya kalmıştır. Bundan kaçınmak çok da mümkün değildir. Fakat bir milletin tahakküme karşı sürdürdüğü özgürlük mücadelesi hangi ideolojik söylemle yüklenilirse yüklensin, modern “milliyetçilik” kavramıyla karşılaşmaktadır. Bu kavramın İslamî söylem veya hassasiyetlerdeki çağrışımı, “Kürt sorunu”na İslamî söylem içerisinde kendini tanımlayarak katılmak isteyen Kürtlerde paradoksal bükülmeler doğurmuştur. “Kürt sorunu” dolayısıyla duyarlılığı üst düzeyde olan İslamî söylem sahipleri, kendi ideolojik dayanaklarıyla Kürtlerin içerisinde bulunduğu durumu irtibatlandırmaya elverişli bir teorik okuma-tartışma, literatür kurma ve geliştirme süreci yaşamamıştır. Bu bakımdan “Kürt sorunu” çerçevesinde İslamî söylem, entelektüel bir açık içerisinde bulunmaktadır.
Teorik okumalar gerçekleşmediğinden, egemen İslamî söylem dolayısıyla ayrışmış bulunan dinî ve Kürdî hassasiyetler iki farklı eğilim göstermektedir. Köken itibarıyla İslamî söylemle kendini ifade eden Kürtlerin bir kısmı, “Kürt sorunu”nu öncelediği zaman İslamî söylemden vazgeçmekten ve “Kürt sorunu”nu açıklamada baskın bulunan milliyetçilik kavramına sığınmaktan başka yol bulamamaktadır. Bir kısmı da, milliyetçiliği inançsal bir risk olarak değerlendirdiğinden ve ancak “Kürt sorunu”nun da milliyetçilikle açıklanacağını düşündüğünden, milliyetçilik dolayısıyla özgürlük mücadelesinden uzak durmaktadır. Bu iki farklı uca evrilen her iki eğilimin ortak noktası, her ikisinin de temel dinamiklerden ve köklerini açıklayan süreçten uzaklaşmasıdır. Bu da yeni bir yabancılık doğurmakta ve kişilik bölünmelerine neden olmaktadır.
Oysa İslam’ın temel kaynakları gerekçeli olarak teorik okumalara tabi tutulsaydı, ne özgürlük mücadelesi din için, ne de din özgürlük mücadelesi için terk edilme imkânına sahip olacaktı. Bize göre ise, gerek, mesela Ehmedê Xanî’nin teorize ettiği, Şex Seîd’in pratike ettiği ve Bedîüzzaman Seîdê Nûrsî’nin gerekçelendirdiği Kürtlerin pratik durumundan yola çıkarak ve gerekse de müstâkil olarak İslam kaynakları teorik okumalara tabi tutulduğu vakit, İslamî söylem Kürtlerin iradesi olarak tarihsel olgu olmuş bulunan özgürlük mücadelesini deklare veya manifest edebilecek kavramlara sahip olacaktır.
Şimdi, hem geçmişten devralınan trajedilerin gerekçeleriyle ve hem de müstakil olarak İslam’ın temel kaynağı olan Kur’an vahyi okumalarımız vesilesiyle intaç ettiğimiz bileşkeler hakkında kısaca İslamî söylemin eline bir takım veriler bırakmaya çalışalım. Bu veriler doğal olarak yüzleşmeyi ve eleştiriyi içermektedir.
İnkâr edilen bir toplum; mustazaf kavramı:
Birincisi, biz salt bir ırk veya millet olarak Kürtlerden bahsetmemekteyiz. Evet, bahsini yaptığımız Kürtler, Kur’anî tabirle “mustazaf” bir millet olan Kürtlerdir. Yani mazlum sıfatına sahip bir milletten bahsetmekteyiz ki bu, tümüyle Kur’an vahyinin genel ruhuna ve özel olarak da Hz. Musa kıssasına uygundur. Aynı biçimde Peygamber Efendimiz’in (as) mazlumlara yönelik pratiğiyle de örtüşmektedir. Dolayısıyla milliyetçilik kavramına ve yaftasına uygun düşmeyiz. “Kürt sorunu”na hassas olan İslamî söylem sahipleri Kur’ani bir kavram olan “mustazaf” kavramıyla kendilerini ve içlerindeki dertleri açıklayabilir, bu kavrama sığınabilir ve bu Kur’anî kavram üzerinden “Kürt sorunu”yla tümüyle problemsiz olarak ilişkiye geçebilirler. “Mustazaf” kavramının (ve aşağıdaki diğer kavramların) kaplam ve içlemi Kur’an vahyinde ilgili ayetlerle ve ayetlerin siyak ve sibakıyla temin ve tesis edilebilir. Yani, Kürtler mustazaftır. Kürtlerin mustazaf olup olmadıklarıyla ilgili bir tartışma söz konusu olacaksa eğer, şöylece olayı netleştirmemiz gerekir; Kur’an vahyinde, Hz. Musa kıssasının giriş kısmı olan Kasas süresinde hiçbir kayıt konmaksızın, Firavun’un zulmettiği Mısır ahalisinden bir taifenin (İsrailoğulları’nın) mustazaf olduğu açıklanmaktadır. Yani mustazaflık durumu, salt İsrailoğlu oldukları için, zulüm görmekle gerekçelendirilmiştir. Kürtler de, salt Kürt oldukları için tarifsiz zulüm görmüşlerdir; ve dolayısıyla mustazaftırlar.
İnkâr eden bir toplum; müstekbir kavramı:
İkincisi, “mustazaf” bir millet olarak Kürtlerin neden bu halde olduklarını açıklamaya yarayacak Kur’anî bir kavram vardır; müstekbir! (Bu kavrama, acıtma kabiliyetine sahip olduğundan acıtılmayı göze almayanlar burun kıvıracaktır; acıtma kabiliyetinin rağmına bu kavramı göze alanlar ise, alınlarının çatından öpülecek baba yiğitlerdir![7]) Buna göre Kürtleri, Kürtlerden bahsedecek duruma getiren (mustazaf kılan) başka toplumların siyasal otoriteleridir. Bu toplumlar siyasal otoritelerinin ilgili politikasından sorumludur. Kürtleri mustazaf kılan, adına “Türk ıtlak olunur” denilen bir müstekbir toplumsal konsept vardır. Bu müstekbir güç, yeryüzünde egemenlik alanını genişletmek istemiştir. Bunun sonucu olarak da Kürtlerin siyasal iradeleri gasp edilmiştir. Kürtler bu güce karşı hiçbir tehdit ve tahrik sergilemediği halde, sırf kendi egemenliği adına Kürtlerin egemenlik haklarının ellerinden kayacağı bir zemini hazırlamış ve sonuçta bunu başarmıştır. Bu “Türk ıtlak olunur” denen toplumsal konsept, Kur’anî tabirle “müstekbir” arzulara sahiptir ve bu Kur’an vahyine uygun bir nitelemedir. Yani, Kürtleri bu hale getiren güç, adına “Türk, ıtlak olunur” denilen “müstekbir” toplumsal konsept olmuştur.
Kendi kaderini belirleme yetkisi; vekâlet kavramı:
Üçüncüsü, müstekbir/egemen konsept veya ezenler, Kürtleri, esas olarak siyasal iradelerine tahakküm koyarak mustazaf/ezilen kılmıştır. Yani Kürtlerin temel olarak siyasi iradeleri gasp edilmiştir. Diğer bütün hak ihlalleri ve sosyal, ekonomik ve kültürel yetersizlikler bunun bir sonucudur. Böylece Kürtlerde cehalet ve sefalet egemen durumdadır. Kendi kaderlerini belirleme yetkisinden mahrum bırakıldıklarından toplumdaki maddi ve manevi eksikliklerin ne kadarının Kürtlerin tercihlerinden kaynaklandığının tespiti mümkün değildir. Çünkü siyasal temsiliyetleri yoktur ve bir millet olarak kendi adlarına tercihte bulunamamaktadırlar. Allah’ın insanları sorumlu kıldığı imtihan sürecinde bütün toplumlarla eşit olarak imtihana tabi olmak ve insanlık birikimine ortak olabilmek için siyasal temsiliyet gerekmektedir. Yani, “Kürtler, Allah’tan başkasını vekil tutmamak ve yapıp ettiklerinden kendi adlarına sorumlu olmak için, kendi kaderini belirleme yetkisini elde etmelidir.”
Mustazaf toplumda bulunması gereken istem; irade kavramı:
Dördüncüsü, boyunduruk altında olmak bir ayıp, bir zillettir. Ve bu ayıp ve zillet temel olarak ezilen toplumun önde gelenlerinin sorumluluğundadır. Bu ayıp ve zillet içerisinde boğulan toplum hür bir toplum gibi Allah’a ve halka karşı yükümlülüklerini yerine getiremez. Öyleyse her türlü mazereti ileri sürmeyi mümkün kılacak bu utançtan özgürleşmeyi istemelidir. Yani ilkin ezilen toplum arasında maddi ve manevi güçleri bulunan kişi, grup veya örgütler bu sorumluluğa uygun davranmalıdır. Kendisinde ilim ve hikmet (maddi ve manevi) güçleri bulunanlar bu utançtan kurtulmak için mücadele vermelidir. Kur’an vahyi, mustazaf toplumun mustazaflık vasfından kurtulmasını önermekte ve Allah’ın iradesinin bu yönde olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Allah’ın iradesi dediğimiz şey, Allah’a iman edenlerin ve halka karşı mesul olanların yerine getirmekle görevli kılındıkları şeydir. Yani Allah’ın mustazaflardan yana olan iradesi[8], mustazaf toplumun kendi kaderini belirleme yetkisini ve kendi kendisinin efendisi olma imkânını temin ve tesis etmeyi istemektedir. Bunun için her imanlı-bilinçli kişi, halkı mustazaflıktan çıkarmakla sorumludur. Kürtlerin içinde bulundukları durum, onların bu durumdan çıkmalarını irade etmelerini gerekli kılmaktadır. Yani, “Kürtler özgürlük mücadelesi vermeyi irade etmelidir.
Kendi mülkünde mâlik olmak; egemenlik kavramı:
Beşincisi, özgürlük mücadelesi siyasal temsiliyeti gerekli kılacak hedefe sahip olmalıdır. Allah adına kendi kaderlerinin efendisi olmalıdır. Böyle bir temsiliyet Kürtlerin kendi kendilerine melik/mâlik olma hakkı ve imkânıyla sonuçlanacaktır. Kendi mülklerinde emin bir biçimde yaşayacakları bir mülkte meliklik ilişkisini kuracaklardır. Kur’an vahyi bunu İsrailoğulları özelinde genel bir ahlakî ilke olarak belirlemektedir.[9] Mülkün asıl sahibi Allah’tır. Allah, kendi mülkünde insana tasarruf imkânı vererek onları melik kılmıştır. Allah’ın rızasına talip olacak, Allah’ın mülkünde büyüklük taslayıp şişinmeyecek, mülkün asıl sahibinin Allah olduğunu asla unutmayacak ve kılıç ve ihsanla/ilim ve hikmetle elde ettiği devlette istişareyi esas alacak ve adaletle hükmedecek bir siyasal temsiliyet, özgürlük mücadelesinin hedefidir. Yani, “Kürtler, kendi mülkünde, mülkünün mâliki olmayı hedeflemelidir.
Ve nihayet:
Toplumun yaptıklarının değerlendirilmesi; âmel kavramı:
İnkâr edilen mustazaf Kürtler, inkâr eden ve adına “Türk ıtlak olunur” denilen müstekbir konseptin bile isteye gasp ettiği vekâletini, Allah’tan başkasına teslim etmeyecek iradesiyle verdikleri mücadele sonucunda elde edecekleri devlet ile rüşte erecek ve böylece yapıp ettiklerinden sorumlu olacaklardır. Müstekbirle mücadele etmiş, mustazaflıktan kurtulmuş, kendi kaderini belirleme yetkisini elde ederek Allah’tan başkasını vekil tutmamış ve kendi mülkünün mâliki olmuş bir millet olarak Kürtler, kendi adlarına, o zaman hür tercihleriyle imtihan sahasında amellerinden sorumlu olacaklardır. O zaman kimin iyi, kimin kötü olduğu belli olacaktır. Yani, “Kürtler, selâmete çıkmakla rüşd sahibi olacak ve âmellerinin nasıl olduğuna bakılacaktır.[10]
Bu kavramların seyri içerisinde unutmamamız gereken önemli olgulardan biri, Kürtlerin başka bir iradenin eseri olan “mustazaflık”tan dolayı diğer toplumlardan durumlarının farklı olduğudur. Bu bakımdan Kürt toplumuyla, Kürt toplumunun durumunda olmayan toplumlar birebir mukayese edilemezler. Diğer toplumlar Kürtler gibi, bir başka iradenin açık fizik tahakkümünde bulunmamaktadır. Bu toplumların siyasal otoriteleri Allah’ın mülkünde Allah’a kafa tutan tuğyanlardan ve zalimlerden ise, buradaki toplum, bu melikliği/krallığı/otoriteyi değiştirmekle sorumludur. Kürtler ise (özgürlüğü) kurmakla sorumludur. Modern hesaplaşmalar sonunda ortaya çıkan günümüz İslam toplumlarındaki durum kendi içlerindeki kapışmalarla alakalıdır. Mesela, Mısır, Suriye, Libya ve Türkiye gibi yerlerde kendi iktidarları tarafından istizaf edilmiş toplumlar olabilir. Öyle bile olsa bunların ele geçirip dönüştürecekleri bir devlete sahip oldukları her zaman bellidir. Ama Kürtler bunlardan tamamıyla farklı bir konumdadır. Dolayısıyla birebir benzerlikler kurulamaz. Afganistan gibi ülkeler ise resmen işgal edilmiştir. Ama bu işgal bir Afgan toplumu ve bir Afgan devleti varlığını yadsımamaktadır. Buradaki toplumlar işgal güçlerine karşı bir mücadele vermekteler. Kürtlerin içerisinde bulunduğu durumun ise hiçbir resmi konumu bulunmamaktadır. Çünkü resmiyette ne Kürt diye bir millet vardır, ne Kürdistan diye bir ülke vardır, ne de resmiyette Kürt ve Kürdistan işgal edilmiştir.
Şahsen, İslamcı diyebileceğimiz ve özellikle cemaat bağlantılı birçok gazete, dergi ve internet sayfalarında asılı bulunan “Kürt sorunu”na ilişkin yazıların içeriğinden, İslamî söylemi kurmaya yarayacak teorik okumaların neredeyse hiç bulunmadığını üzülerek gördüğümü söylemek zorundayım. Aklınıza gelebileceklerin birçoğunu kast ettiğimi de belirtmeliyim. Egemen İslamî söylemi ise, bahsini yaptığım söylem kurma ameliyesinde dikkate dahi almadığımı bilmenizi isterim. Bu, onları küçümsediğimden değil, onların gerçeğiyle kendi gerçeğim üzerinden yüzleştiğimden ve tabii ki dişe dokunur hiçbir şey söylemediklerinden dolayıdır. Teorik okuma zahmetine girmeyip, banal İslamî söylem geleneğini pratik ve aktüel siyaset üzerinden aktaran İslamcı Kürtlerin; ister, güya, meselenin özüne ilişkin yazdıklarıyla olsun, ister tespit ve çözüme ilişkin yazdıklarıyla olsun büyük oranda zaten az sayıda olan okuyan dimağları lüzumsuz yere meşgul ettiklerine ve hatta yukarıda bahsettiğim “yaşatarak” inkâra ilişkin müstekbir konseptin yeni stratejisine, bilip-bilmeden, yönlendirdiklerine maalesef tanıklık etmekteyim.
Kürt toplumunda İslamî söylemle “Kürt sorunu” arasındaki ilişkiyi kuracak “adam” yok mu? Özgürlük mücadelesi üzerine İslamî söylemi kuracak “adam” yok mu? İslamcılıktan mı vazgeçtiniz, özgürlük mücadelesinden mi? Yoksa hiçbir teorik okuma yapmadığınız halde yoruldunuz mu? Umudunuzu yitirip kenara mı çekildiniz? “Bu iş bize göre değil” deyip işin sahibi olarak başka yaklaşımları mı kabul ettiniz? Yahut geldiğiniz noktada aslında başından beri yenilmiş olduğunuzu mu fark ettiniz? Bu iş, size çok zor geldi de, her şeyi bırakıp vaizlerin halkasına, cemaatlerin kucağına mı sığındınız? Neredesiniz, ne oldunuz, ne yapıyorsunuz? Daha başlamadan bittiniz; daha çıkmadan indiniz mi?
Niçin yoksunuz?
Dipnotlar
(1) Etimolojik anlamı itibariyle zenginlik demek olan devlet kavramı; egemenlik unsuru temelinde örgütlenmiş millet ve ülke unsurlarının toplamını ifade eder. Bu ifade biçimiyle devlet, Türk, Arap ve Fars kavramlarını karşılamaktadır. Devlet; sınırları değişebilse de asgari öngörülebilir sınırlarla belirli bir yeryüzü parçasında (yani ülkede), çeşitli maddi ve manevi bağlarla birlikte yaşama iradesini gösterenlerin (yani milletin), yaşam alanlarının iç ve dış düzeninden sorumlu meşru güç kaynağını üstün bir irade (yani egemenlik) çerçevesinde örgütlenmesidir. Devlet kavramının bu ilgili tanımı nötr bir ifadedir ve devletin içerdiği başta egemenlik unsuru olmak üzere millet ve ülke unsurları da nötrdür, yani kendi başlarına bir iyilik veya kötülük kaynağı değildir. Devletin en önemli unsuru olan egemenlik, milletin meşru güç kaynağıdır. Bu güç, kaynağını milletin iradesinden alır; bu bakımdan otoriteden farklıdır.
(2) “Liteârefû”, Kur’an vahyi; 49/13.
(3) “Lâtettehizû”, Kur’an vahyi; 17/2.
(4) “Mulûken”, Kur’an vahyi; 5/20.
(5) Mesela, Ahmed-i Xanî ve Şeyh Said.
(6) Bize göre Ehmedê Xanî, modern Türkiye İslamî söylemin inkâr ettiği “din kardeşi” öznesi olan Kürtlerin tarihteki çığlığıdır. Şex Seîd ise, tarihteki bu çığlığın modern Türkiye’deki bir devamıdır.
(7) Acıtma kabiliyetiyle ilgili, “İslamcılığın Umudu” başlığıyla bir makalemiz Bilge Adamlar Dergisinin 25. sayısında yayımlanmıştır.
(8) “Ve nurîdû en nemune” Kur’an vahyi; 28/5.
(9) Kur’an vahyi; 5/20 ile birlikte 28/6.
(10) “Feyennzura keyfe ta‘lemûn”, Kur’an vahyi; 7/129.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>