Türkiye, Liberalizm ve Ak Parti

15 Haziran 2012 admin
Cihan Tuğal Mülâkatı
Liberalizmin muhafazakârlığa mahkum olduğu uzun zamandır söylenegelen bir şey. Bir taraftan da bu mahkûmiyetin derecesi çok arttı. Türkiye’de bütün muhafazakâr merkez partiler açısından din, milliyetçilik, devletçilik, otoriter söylemler önemliydi. Fakat bu seferki muhafazakârlık din meselesini çok daha yoğunlaştırılmış bir biçimde kullanıyor değil mi?
Evet böyle bir şey var bence. Bunun da ekonomik dinamiklerle, bölgesel dinamiklerle alâkalı olduğunu düşünüyorum. Bir taraftan Kürt hareketi sıkıştırıyor tabiî, onu hiç ıskalamamak lâzım. Hani baştan çözümsüzlüğünü görmek çok kolaydı. Saha çalışması yaptığım 2006 yılı, Ak Parti’nin ulusal çapta inanılmaz “açılımcı” görüldüğü bir dönemdi. Sahada baktığımda bambaşka bir şey görüyordum. Parti yerel yönetim düzeyinde “merkezde Kürtlere de yer açın” diyor fakat bunu yapamıyor. Siyasî yapı ve siyasî kültür bunu kaldırmıyor. Bu tabanda geri tepmeye başlamıştı yavaş yavaş.
Şunu da söylemek istemiyorum, liberallerin çok söylediği bir şeydi: “Merkez çok liberal de bu halk yüzünden böyle oluyor.” O noktaya da düşmek istemiyorum. Merkez de o kadar çok bastırmıyordu aslında. Biraz, proforma denir ya… “Yapmak gerekiyor bunu, yapalım.” Avrupa Birliği sürecinin bir gereği olarak da bunları yapmaları gerekiyordu. Aslında bütün bunlar var ama Kürt hareketinin onları ne kadar sıkıştırdığını gözardı etmemek lâzım.
Bir de sorduğunuz o daha büyük soru var. Dünya çapında bu işin nasıl olduğu. Hani liberalizm muhafazakârlığa mahkûm mudur? İşin teorisyenlerine baktığımızda kesinlikle böyle bir şey var. Pratikte iş biraz daha karmaşık olabilir. Özellikle liberalizmin daha hegemonik olduğu ülkelerde. Bizim ülkemiz liberalizmin çok hegemonik olduğu bir yer değil.
Liberal entelejansiyanın ilk yükselişe geçtiği dönemi hatırlıyorum. Bir araştırma kuruluşu “siyasî kimliğinizi tanımlayın” diye bir anket yapmıştı. Muhafazakâr milliyetçi vs. gibi şeyler çok yüksek çıkıyor. Yüzde 40’larda. Onu Kemalist, Ulusalcı vs. takip ediyor. Yüzde 20’lerde. Sonra sosyal demokrat gibi bir kategori var. Bu da yüzde 14 civarında. Ama anket tabiî kişilerin ilk kimliklerini soruyor, belki çoklu sorsa sosyal demokrat daha yüksek çıkacak. İlk kimliğini “komünist ya da sosyalist” tanımlayanlar yüzde 3 oranında. İlk kimliğini “liberal” olarak tanımlayanlarsa yüzde 1 ya da 1,5 çıkıyor. İnanılmaz zayıf bir ideoloji bu Türkiye’de. Entelejansiyada sosyalist, komünist ve liberal sayısı çok çok daha fazla ama hegemonik potansiyeline baktığımızda çok düşük. Dolayısıyla kıyaslama yaptığımızda liberalizm Türkiye’ye nazaran daha hegemonik bir ideoloji Amerika’da. Bu ülkede toplumun yüzde 25-30’u, belki daha fazlası liberalizmi ilk siyasî kimliği olarak görüyor.
Amerika’daki liberallik belki muhafazakârlığa bu kadar bağımlı değil. Ama bunun bir de sınırları var. Dünya çapında liberalizmin en büyük teorisyenlerinden biri olan Alexis de Tocqueville de muhafazakâr bir liberaldir. Metinlerinin neredeyse yarısı muhafazakârdır. Çünkü bir yerde bir boşluk kalıyor. Onu ikame etmek gerekiyor. Tocqueville, liberalizmin eşitliksiz bir şey olduğunun da farkında. “Bunu neyle dengeleyeceksiniz?” sorusuna güçlü aile, güçlü kilise ve kilisenin toplumu tahakküm altına alması cevabını veriyor. Tocqueville’de böyle bir beklenti var. Ona göre Avrupa bu nedenle Amerika’dan bu kadar “geride”. Amerika’da kiliseler çok hâkim ve Avrupa’da bu olmadığı için insanların devrimlere yöneldiğini, Amerika’da demokratik liberal devrimler olabileceğini ama bırakın sosyalisti, hiçbir zaman sosyal bir devrimin olmayacağını söylüyor. Kiliseler çok güçlü, yerel yönetimler çok güçlü vs.
Sosyal sermaye…
Evet, insanlar sosyal sermaye kurarak eşitsizliği dengeliyorlar.
Şöyle diyebilir miyiz? Dindarlaşma dediğimizde düşünme kalıplarımız gereği sanki hep geçmişe atıf yapılıyor ama karşımızdaki dindarlaşma kapitalist rasyonaliteyle uyumlulaşmış bir dindarlaşma… Dindarlaşmada kastettiğimiz din aynı din değil. Röportajda “yeni elitlerin dini” vardı. Gülen Cemaati için buna “yeni Kalvinizm” deniyor. Avrupa’daki kapitalistleşme sürecindeki Protestanlaşma hareketine benzetiliyor. İslamcılar şöyle tartışıyorlar: “Çok dünyevîleşiyoruz biraz dindarlaşalım.” Bu ikisi arasında gerçekte bir karşıtlık var mı?
Hem var hem yok. Bunu çok iyi bir arada götürebilirsiniz. Ama birbirini öldürebilir de. Bir Suudi Arabistan, Katar modeli diyelim. Hem koyu şekilde Vahabi, Selefî hem de acayip paragöz. Böyle bir şey olabilir tabiî. Olmayacak diye bir şey yok. Ama Türkiye’de olan bu mudur ağırlıklı olarak? Ben bunun olmadığını düşünüyorum. Hiç olmadığı anlamında değil, başat sürecin bu olmadığını düşünüyorum. Başat süreç bu paraya ve mevkie yönelenlerin dinen de gevşemesi.
Ben şu anda hayır kuruluşları üzerine araştırma yapıyorum. Orada daha net gördüğüm bir şey bu. Eski kuşak hayır kuruluşlarının ve hayır kuruluşları anlayışının aksine çok daha pazara yönelik, çok işletme mantığıyla yürütülen kuruluşlar bunlar. O yanında sürekli Kur’an taşıyıp, ayet okuyan ve daima ayetlerle konuşan hayır adamı tipi artık kalkmış. Yani uluslararası bir dil konuşuluyor buralarda. Amerikanca konuşuluyor. Bu bir işletme artık. Kendisini ve karşısındakini daha çok İslamlaştırma girişimi değil. Ama dediğim gibi bu yine hâkim olan çizgidir. Büyük kuruluşların çoğundaki çizgidir. İHH da büyük bir kuruluş ve çizgisi başka. Ama ben diğer büyük kuruluşları kastediyorum. Demin dediğiniz mesele. İkisi bir arada gidemez mi? Gider.
Böyle yapmaya çalışan da var. Yani “Eski tip hayırdan kurtulalım. Para saçmayalım.” Yeni tarz hayrı, hayır meselesini bir işletme meselesi kılan tarzın püf noktası şu: “Paramı veririm ve öbür tarafa bakarım”dan ziyade, “paramı veririm ve sonra o yoksul kişinin onu sorumlu biçimde kullanmasını sağlarım.” Yoksul kişiyi bir pazar aktörüne dönüştürme… “Ben al bununla karnını doyur demiyorum sana. Bir kısmıyla karnını doyur. Bir kısmıyla da küçük işletmeni kur. Seyyar satıcı mı olacaksın, bir şeyler örüp birilerine mi satacaksın, senin de artık bir şey olman gerekiyor. Girişimci olman gerekiyor. Bu parayı onun için sana veriyorum.” Yeni tip hayırdan kastım bu. Ama bu da çok dindar, çok İslamcı bir şey olabilir. Suudi Arabistan modeli dediğim türden. Hem çok kapitalist, hem çok dindar. Bunun örnekleri var ama ana kuruluşlardaki eğilim bu değil. Daha böyle kenarda köşede kalmış ve çok insanın adını duymadığı kuruluşlarda hem böyle bir işletme mantığı ve yoksulları pazar aktörlerine dönüştürme kaygısı hem de böyle sürekli bir ayete ve hadise referans, sürekli “dur kardeşim onu öyle giyemezsin böyle giyeceksin. Sen doğru düzgün pazar aktörü olacaksan zaten tesettüre uygun olman lâzım” gibi bir çizgi var aynı zamanda.
Hakan Yavuz, İslamcılığın kendi kamusallığını neoliberal yükseliş içinde oluşturabildiğinden söz ediyor. Hayır kuruluşları, medyası ve burjuvazisi neoliberal süreç içinde oluştu. O yüzden İslamî kamusallığı korumak denen şey, neoliberal gelişimi korumak denen şeyle de çakıştı. Başat olarak bu süreç sayesinde geliştik, o nedenle de bu süreci korumamız gerekiyor. Hayır kurumlarının bu tavrı da bundan kaynaklanıyor olamaz mı? Kendi sürekliliklerini korumak için de buna uymak zorunda.
Hayır kuruluşları artık neoliberal zeminde hareket ediyorlar. Eski modeli çok yeniden üretme şansları yok. Ya yeni ve neoliberal olmayan bir model üretecekler ya da uluslararası hayır kuruluşlarının neoliberal çizgisine gelecekler. Pazar mantığı, işletme mantığı, proje dili vs. Daha inatçı olanlar bahsettiğim küçük örgütler gibi yapabilirler. “Saldırgan neoliberal bir dili, saldırgan bir İslamcı dille birleştirebilir miyiz?” Bunun zor olduğunu düşünüyorum. Daha küçük yerel örgütler arasında eski modeli sürdürenler de var. Ama büyümek ve güçlenmek isteyenler o Pazar ve proje rotasına giriyorlar.
Dünyevîleşme ile iç içe giden bir dindarlaşma da yok mu? Gündelik kaygıları en çok merkeze koyan gruplardan Gülen Cemaati bunu çok ilerletmiş durumda. Örneğin Yeni Hayat diye bir dergileri var ve ne giyineceğinden ne yiyeceğine kadar gündelik hayatın bütün ayrıntılarını kendi dinî dünyasına uydurarak tarif ediyor…
Diyelim ben çok iyi bir Müslüman’ım, benim de çevremde 5 kişi daha var. Bir mahallede kurduk grubu, Gülen Hocaefendi’yi de takip ediyoruz. Acayip kapitalistiz ve acayip Müslüman’ız. Yeni Hayat okuyoruz ve ıncık cıncık her şeyimizi ona göre organize ediyoruz. Ama artık her mahallede, her kurt siyasetçi ve her kurt girişimci biliyor ki bu adamlarla biraz iş görmek lâzım. Dolayısıyla bizim Kur’an okuma gruplarımıza başkaları da girecek ve 6 kişiden 20 kişiye çıkacağız. O 14’ün kaç tanesi bu ilk 6 gibi olacak. Ki bu ilk 6’nın bile ben o kadar kolay bulunacağını düşünmüyorum. Bir mahallede böyle 6 kişi bulmak çok zor bir iş.
Benim bugüne kadar okuma çevreleri, sohbet grupları vs.’den gördüğüm, özellikle Gülen Cemaati gibi merkeze yakın gruplarda, cebini düşünen insan sayısının çok daha arttığı. Tehlikeli bir iş yapıyorsanız ya da tehlikesiz olsa bile cebinize yaramayacak radikal bir iş yapıyorsanız, para kaygısı daha arka planda olan insanlar daha yoğunlaşabiliyor. Ama daha büyük, daha merkeze yakın, devlete eklemlenmiş cemaatlerin yerel sohbet gruplarında bunu yapamazsınız. Yapsanız zaten siz siz olmazsınız o zaman. Bu dinî saflığı korumaya çalıştığınızda siz zaten Gülen Cemaati’nden olmazsınız.
Dolayısıyla ne yapmaya çalışıyor cemaatler? Bu işi halka halka kurmaya çalışıyor. “Çekirdeği koruyalım, etrafına bina ettiğimiz halkalarda ideolojik olarak liberal olanı da olur, hiçbir ideolojisi olmayan, ideolojisi para olan adam da olur. Hepsini biz çekirdek kadro ile idare ederiz.” Bunu hedef olarak belirlersiniz de, bunu yapmak çok çok zor bir iş. Onun için bu dünyevîleşme tartışması şiddetlenmiş durumda.
Çünkü artık insanlar “illallah” demiş durumdalar. Bu “illallah” diyenler hiç para düşünmeyen o 5-6 kişi değil. Bir sürü insanın hayatında bir denge var. Parayı da, mevkii de, kariyeri de düşünüyor ama din de merkezî bir yerde. Bu kadar bol para, bu kadar bol mevki olunca bir istila yaşanmaya başlıyor. İnsanların duygu düşünce dünyasında da oluyor bu. Çevresinde de bunu görüyor. İllallah deme durumu böyle bir şey. Hem çevresinde gördüklerinden rahatsızlık, hem ülkede gördüklerinden rahatsızlık… Bunu bu kadar yoğun biçimde yaşadıkları için kendileri de bu kadar şikâyet etmeye başlıyorlar.
Bu çok krizli bir durum. Evet din algısı yeniden yapılandırılıyor ama eskisinden çok daha fazla çelişki barındıran bir yeniden üretim bu. En başa gelirsek, AKP niye İslamcılığın tonunu artırıyor, çünkü ekonomik çelişkiler şiddetleniyor. Ama dindarlaşma dalgasının sürekliliği de krizsizliğe bağlı. Bunun taşıyıcısı olacak “orta sınıf”ın kendisini orta sınıf olarak hissetmesine bağlı. Bu kırıldığı an sorun çıkıyor…
Ama sadece ekonomik nedenle değil. Bölgesel gelişmeler nedeniyle de kırılıyor. Erdoğan’ın bu kadar celâllenmesinde bölgedeki devrimci süreçlerin çok büyük etkisi olduğunu düşünüyorum. Çünkü artık kapatılan defterler, artık körelen umutlar tekrar gündeme geldi. “Olabilir aslında. Ne kadar çabuk vazgeçmişiz” diye düşünmeye başladılar. Kemalistlerin, komplo teorisyenlerinin görmediği de o. 10 senedir bu defterler kapatılmıştı.
Bu Kalvinizm, yani yeni elitlerin dini bahsinde bir şey daha söyleyeyim. Kalvinizm tartışmalarının ana sosyolojik referansı olan Weber’in kitabında anlattığı süreci de bildikleri için, “aynı şey bizde de yaşanır mı” kaygısı var. Çünkü kitapta anlatılan süreç, ilk başta bu ikisinin bir arada gitmesi, bir yandan acayip dinî bir hayat, bir yandan acayip kapitalist bir hayat. Fakat orada yüzyıllar içinde yaşanmış olan süreç bizde çok daha hızlı. Birkaç yıl içinde çok daha hızlı bir çözülme yaşanıyor. Evet, mantıkî olarak mümkün ikisinin bir arada durması. Ama süreç içinde hep para kazanıyor.
Acaba Weber’in öngörüsü tarihte doğru mu çıkmış, lineer bir rasyonelleşme var mı?
Dalgalanma şeklinde ama uzun vadede kazanan para.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>