Ütopyadan Bilime, Bilimden Eyleme

4 Ağustos 2008 admin

“Ütopyadan bilime, bilimden eyleme geçiş. Yönetici bir sınıfın (yani bir Devlet’in) kurulması bir dünya görüşünün yaratılması demektir. Ya peki ‘Alman proletaryası klasik Alman felsefesinin mirasçısıdır’ formülünü nasıl anlamalı? Marx, Devleti ele almaya aday bir sınıfın teorisi olan felsefesinin tarihsel rolünü göstermek istemiyor muydu?”[1]

Gramsci’nin bu cümleleri, yukarıdaki üç kavram arasında nasıl bağ kurduğunun ipuçlarını taşıyor. “Olmayan yer” anlamındaki ütopya sözcüğünü, olan yeri inceleyen ve anlamaya çalışan bilime bağlıyor. Burada çaktığı kazığa bir ip bağlıyor, ipin ucunu da gerçek maddiyata âit yerle birleştiriyor. Gramsci, kendi teorik macerasını öyküleştiriyor. Kendine âit düşünce dünyasında, gene o düşüncelerin macerasını anlatıyor. Gaybdan geldiğini, esrimeyle ürediğini ve sadece kendisine mâlettiği düşüncelerinin ortak macerasında düşüncelerinin olmayan yerde doğduğunu, olanın gerçekliğine girdiğini ama orada mutlu ve huzurlu olmadığını, bu nedenle eylemin ateşine düşmek istediğini söylüyor.
Düşünceyle ilgili bu öykü sadece Gramsci’de oluşmuyor. Düşünce dünyasını tanrı ile eş tutan tüm düşünürleri de bağlıyor. Tüm düşünce ürünlerini kendi maddesi sayan düşünürler oyuncaklarından, yapbozlarından vazgeçemiyorlar. Bu oyun atmosferi maddiyatta yaşanan her türlü hareketi zararlı görüyor. Ancak bir yandan da onları anlaması da gerekiyor. Bu çelişkili süreç gerçeğe âit objelerin düşünceyle tanımlanması ile devam ediyor. Her obje düşünce krallığının malı oluyor.
Düşünce dünyasında objeler hareketin önünü tıkadığı durumlarda atılıyor. Bu, düşünce krallığının objeleri konsolide ve finanse etme kapasitesiyle ilgili. Düşüncenin maddiyatı objelere bölmesi veya objeleri maddiyatın tümü olarak alması, onun maddiyatla kurduğu ilişkiye bağlı.
Tarihsel ve diyalektik materyalizm: genelde ilki bilimle, ikincisi felsefeyle ilişkilendirilir. Tarihsel materyalizm, “tarihsel marksizm” gibi, materyalizmin tarihselliği ile ilgili bilgiye mi, yoksa tarihin maddeci anlamda ele alınışına mı işaret ediyor?
Bu diyalektik materyalizm için de geçerli: o diyalektiğin maddeselliğini mi, maddenin diyalektiğini mi anlatır? Bunlar cevaplanması gereken sorular. Her iki teorik kavrama da Marx’ta tesadüf edilmez. Bu başlıkların SSCB’de türetildiği ve oradaki teorik faaliyeti ne yönde etkilediği incelenmelidir.
Ancak konumuz aslında ne Gramsci’dir ne de Sovyet marksizmi. Konumuz ütopyadan bilime, oradan da eyleme uzanan yolun özne-birey dışında tanımlı bir alanının olmaması. Ütopyayı belirleyen de birey, oradan bilimin alanına sıçrayan da birey, eyleme geçme isteği duyan da gene o. Bu süreçte birey-öznelik kendi oluşsal niteliğinden asla vazgeçmez. Ütopya da, bilim de eylem de sadece ona âittir. Sadece ona âit hayâller ütopyadır; sadece ona âit kavram ve kategoriler bilimdir; sadece ona âit pratikler, edimler eylemdir.
Engels’in ütopik sosyalizm üzerine yaptığı tespitler önemsenmeli. Ancak burada bugün için eksik olan bir boyut daha var. O gün için sosyalizmin ortak kavgası idealistlerin dünyasından kurtarılmalıydı. Bugün ise farklı bir durum da bu sorunu katmerlemiştir.
Ütopya, yani olmayan yerle özne-birey iki farklı ilişki biçimi kurar. İlki, olduğu yerin dışı olarak belirlediği olmayan yeri olduğu yerden düşünür. Örneğin, kapitalizmin tüm sınırlarını belirler ve ardından da sınırın ötesini hayâl etmeye koyulur. Buradan elde ettiği sonuçları da içinde olduğu gerçeğe sunar. İkinci biçim ise ütopya olarak belirlenen konumun bilincini geliştirmektir. Yani, ütopya şu ânda burada olmayan bir yer ve oranın burada düşünmesi sayesinde de özne-birey Thomas More’un adasını burada inşa etmiş olur. Olmayan yere geçmeye gerek yoktur. O artık tam da buradadır.
Engels, bu açıdan, işin bir boyutunu o günün ihtiyaçlarına göre değerlendirmiştir. Diğer boyutun üzerinde durmak bugün için gereklidir. Engels, ütopik sosyalistlerden bahsederken, bizim “ütopist sosyalist”lerden bahsetmemiz gerekmektedir. Ütopist sosyalistler, ütopyanın bilincini “olan yer”e dayatmaya başladığında, “olan yer”in bilincine sıçrama yapmak kolaylaşmaktadır. Buradaki bağlantı kayışını ise gene özne-bireyin tefekkür dünyası kurar. Buradaki temel sorun, bilimin kavramsal dünyasının zaman-mekân dışılığı ile ütopyanın “olan yer”le, teorideki maddeyle ilişkisizliğini aynılaştırmaktır. Burada sapla saman karışır. Ütopyanın madde dışılığıyla bilimin gerçek madde dışığı bir ve aynı şeymiş gibi görülür. Gramsci’de de görülen ve dünya görüşü biçiminde fetişleştirilen ideolojik hâlenin politik niteliğini iddia edenler, gerçekte ütopik sosyalistlerden ayrışamamanın sancısını yaşamaktadırlar. Onlar, Marx ve Engels’i de bu düşüncel dizge dâhilinde okurlar. Sosyalizmin maddeci ve idealist okuması arasında temel bir ayraç olarak duran marksizmi yeniden idealist dünyaya teslim ederler. Ütopik sosyalistler bu işlemi felsefeyle; ütopist sosyalistler bilimle yaparlar. Gramsci görüldüğü kadarıyla iki arada bir derededir.
Gramsci “praksis felsefesi” dediğine göre, ütopya ile eylem arasında belirlediği bilim alanını geniş bir felsefe olarak anlamaktadır. O, praksis felsefesini kendi özgüllüğünde bir bilim olarak görmektedir. Tüm bu söylenenlerden sonra şu tespit edilebilir: ütopyadan bilime yönelen bireyin eyleme dönen yüzü aslında felsefî-ideolojik bir yüzdür ve bu yüzün dillendirdiği sözler eyleme değil, felsefenin (genelde düşüncenin) pratiğine ilişkindir. Orada gerçek pratik değil, felsefenin pratiği konuşur. Bunu, doğal olarak pratik gerçekle teorik gerçeğin benzeştirilmesi takip eder.
Eyleme dönen yüz devlet işleyişinde maraz görüyorsa, bu marazı ya devlet içinden veya dışından gidermeye çalışacaktır. Devletteki sorunun çözülmesi için toplumun politikleşmesi gerektiğini düşünür. Devlet kastının (en genel biçimiyle oligarşinin, diktatörlüğün) düzelmesi için sorunların toplum tarafından paylaşılmasını talep eder. Tam da bu noktada Engels’in Manifesto’nun adının neden sosyalist değil de komünist olduğuna ilişkin cümlelerine bakalım:
“Bununla birlikte, ona (Manifesto’ya) Sosyalist Manifesto diyemezdik. 1847’de, sosyalist denilince, bir yanda çeşitli ütopyacı sistemlerin yandaşları: her ikisi de şimdiden salt mezhep durumuna düşmüş, giderek ölmekte olan İngiltere’de ovıncılar, Fransa’da furiyeciler; öte yanda, her türden yamacılıkla, sermayeyi ve karı hiçbir tehlikeye sokmaksızın, her türlü toplumsal bozukluğu düzeltmeyi taslayan çok çeşitli toplumsal şarlatanlar, her iki durumda da işçi sınıfı hareketi dışında ve destek için daha çok ‘eğitilmiş’ sınıflara güvenen kimseler anlaşılıyordu. İşçi sınıfının hangi bölümü salt siyasal devrimlerin yetersizliğine inanmış ve toptan bir toplumsal değişmenin zorunluluğunu ilân etmişse, işte o bölümü o sıra kendisine komünist diyordu.”[2]
Siyasal devrimleri, devlet içi değişiklikleri yetersiz gören bir sınıf toplumu parçalıyor ve onun topyekûn değişmesi için atağa kalkıyor; önemli olan da budur. Ama bizim sosyalistlerimiz marksizmi (Gramsci gibi) devlet olacak felsefenin kendisi olarak okuyorlar. Sosyalistler kedi olmadan fare tutmaya kalkıyorlar; devlet olmadan devletmişçesine düşünmeye ve pratiğe yöneliyorlar.
Eyleme yüzünü dönen bireyden bahsetmiştik. Döndüğü yerde sorunu devlette buluyorsa tarihe bakıyor, tarih bilimini veya çoğunlukla tarih felsefesini (tarihsel felsefe -materyalizm- diyenler de var) keşfediyor. Sorun toplumdaysa topluma bakıp toplum bilimini (sosyolojiyi) görüyor.
Maddiyatçı görünümü altında idealist (düşünce-merkezli) öze sahip bir tarihsel materyalizm, düşüncenin tarihini kendi maddeleriyle tanımlıyor demektir. Düşünce dünyasının dışına çıkması ise bilim aracılığıyla olabilir. Düşünce dünyasına âit maddeler bilimsel objelerle benzeştiği ölçüde bilim önemli ve gereklidir. Tarihsel materyalizmi bilimle veya bilim olarak tanımlayanlar tarih dışındaki bilimlerin tarihsellikleri ile ilgilenirler. Modası geçmiş, yetersizleşmiş bilim disiplinleri tercih edilmiyor, moda olanlarla ilişki kuruluyor. (Dilbilim, göstergebilim, psikanaliz, vs.) Bu da çok doğal. Verili maddî gerçekliği birebir anlaması gereken her düşünce pratiği, kaçınılmaz olarak o verili maddî gerçekliğin sunduğu imgeselliğe bağlanıyor. Hangi bilim moda ise o tercih ediliyor. Madde bunu emrediyor.
Ütopya, olan yerin dışında, olmayan yer anlamında, geçmişe de geleceğe de bağlanır. Zamansal boyutta ütopyanın iki yöne doğru seyri gözlenebilir: geçmişten gelen/geçmişte var olan ütopyalar; gelecekten gelen/gelecekte var olan ütopyalar.
Ütopyanın geleceğe bağlanan biçimleri daha fazla yaygındır. Nostalji, geçmişe bağlanan ütopyaların en genel adıdır. İlkel komünal toplum dönemine bağlanmak isteyen komünistler en popüler biçimidir. Kapitalizmin sıfırlandığı sosyalizm ütopyası ise ciddî bir nüfusa sahiptir. Vur deyince öldüren bazı sosyalistler, kapitalizmin bir türlü sıfırlanmadığı sosyalist ülkelerdeki pratiğe dudak bükmektedirler. Kapitalizmle ilgili teorik ve pratik sorunlarına eylemin çıplak gerçeğini de benzetmek istemektedirler. Ütopyalarının birebir yansımasını göremedikleri her gerçek kesitte yeniden, bumerang gibi, kendi ütopist dünyalarına geri dönmektedirler. Bu tip sosyalistler için ütopyanın alanı giderek büyümüştür. Dünya bile dar gelmektedir. Dünya görüşü diye belirledikleri düşünce sistemi, bakıldığında, dünyanın gerçekliğini aşar niteliktedir. Gramsci bu açıdan haddini bilmektedir. O, I. Dünya Savaşı sonrasında devlet hukuku açısından meşruiyetini yitiren ülkesinin devlet ihtiyacı için marksizmi kullanmaktadır.
“Dünya görüşü, insanın gerçekliğe ve kendisine karşı aldığı tavrı, her bireyin, toplumsal grubun, sınıfın veya bir bütün olarak toplumun etkinliklerinin yönünü belirleyen ilkeler, görüşler ve inançlar bütünüdür. Bilimsel bir dünya görüşü, gerçekliğe ilişkin ve bireyin gerçekliğe karşı doğru bir tutum almasını olanaklı kılan bir görüşler sistemidir. Bilimsel bir dünya görüşü, bireyin sahip olduğu bilgileri bütünsel ve kendi içinde tutarlı bir sisteme dönüştürür, onu bilgi edinme ve pratik eylem alanında kullanacağı, toplumsal gelişmenin gerekleriyle uyumlu bilimsel bir yöntemle donatır. Bilimsel dünya görüşünün, bilimsel yöntembiliminin temeli, diyalektik ve tarihsel materyalizmdir.”[3]
Alıntıda, dikkat edilsin, felsefeden bahsederken bir ânda bilime geçiliyor. Ancak bu durum şaşırtıcı değil, çünkü alıntının olduğu pasajın başlığı “Bir Bilim Olarak Felsefe”. Ne yapılmış oluyor? Felsefe düzleminde, idealist anlamda konumlanmış düşünce bilimin kılığına bürünüyor ve yazar felsefeyi başlı başına bir bilim zannediyor. Önce felsefeyi bilim düzeyine taşıyor, ardından da ona marksizm diyor. Marx ve Engels’in teorik hayatı düşüncenin maddesi ile maddenin düşüncesi arasında yaşanan sancılı gidiş-gelişin somut bir ifadesidir. Hegel ve Feuerbach uğraklarında başlarına gelenler biliniyor.
Bireyin hizmetine sunulan felsefe veya bilim kendisi için olmaktan uzak, o sadece bireyin verili durumu ve süreci anlaması için yöntemleri üretiyor. Marksizmi de bu biçimde anlayanlar var. O, politik öznelere yöntemin kendisini veriyor. Bazılarına göre de nasıl yöntemler belirlenebileceği ile ilgili genel bilgi birikimini sunuyor. Bu hesapla, işçi sınıfını her durumda ve süreçte önemseyenlerin, onu nasıl bir yöntemsel araç olarak gördükleri de anlaşılıyor.

Gramsci, İşçi sınıfı ile Devleti birlikte düşünüyor. Sosyalizmin iktidarı için işçi sınıfı tek araç veya silâhtır. Aslında temel olan Devlettir, işçi sınıfı ile yönetilirse iyi olur. Marksizmi birey veya birey-özneyle eşdüzeyde ele aldıkları işçi sınıfını merkeze koyarak düşünenlerin, Marx’ın yazdıklarını pragmatist ve/ya işlevselci anlamda okumaları da şaşırtıcı değil. Bu anlamda, teoride bireyin düşünce dünyasına pratikte bireyin ihtiyaçlarına koşturulan marksizmin sorunlar yaşaması kaçınılmazdır.

Geçmişte veya gelecekte olan, içinde yaşanan durumla/dönemle ilişkisi olmayan ütopyaları deklare edenler, bir süre sonra kendilerini o ütopyaların ete kemiğe bürünmüş bedenleri gibi görmeye başlıyorlar. Bu insanlara marksizm ya dar geliyor, sıkıyor ya da bol geliyor, içindeki bir unsuru öne çıkartıp (bilim, felsefe veya sanat!) ona sarılıyor. Dar bulanlar, marksizm öncesi sosyalizme, komünizme gidiyor; kabile toplumunu bile ideal olarak sunabiliyor veya devletin işleyişini önemseyen eski sosyalistler gibi iyi, akılcı, modern bir devlet hayâl etmeye başlıyorlar. Toplumcularsa Rousseau’nun sözleşmesini aşamıyorlar. Ya ona bilimsel bir kisve bulmaya veya felsefenin bugün geldiği “gelişkin” noktadan yola çıkarak yeni bir toplum hayâl etmeye başlıyorlar. Teorik ve politik pratikte felsefî düşüncenin veya bilimsel düşüncenin merkeze alınması idealizm açısından hiçbir fark arz etmiyor.
Gamze Türkmen
(1) Antonio Gramsci, Hapishane Defterleri, Belge yay., Kasım 1986, s. 80.
(2) Marx-Engels, Komünist Manifesto, Sol Yay., Kasım 1993, s. 92.
(3) Vassily Krapivin, Diyalektik Materyalizm Nedir?, Bilim ve Sanat Yay., Temmuz 1988, s. 12.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>