Zillullah

26 Şubat 2014 admin
Başbakanın, Osmanlı padişahlarına atıfla, “zillullah” olarak görüldüğü bir dönemdeyiz. Böylesi bir dönemde başbakan ne yapsa helâldir. Haramı helâl kılan, kapitalizmdir. Gölgesi düşen sermayedir, Allah olduğunu zannetmekse şirktir, küfürdür.
Galiba mesele, için dışı yağmalamasına ya da dışın içi yağmalamasına bir biçimde dâhil olmaktır. Millet, devletteki iki yönelim üzerinden ikiye bölünmüştür. Bu nifakı sokanlar, sermayenin emrini yerine getirmektedirler. İlk yağma AKP’yi, ikincisi Fethullah’ı figüran kılmıştır. İlki halka, ikincisi millete düşmandır. İlki efendilerin gölgesi, ikincisi kıtmiridir. Millet yağma ve rant değil, karşılıksız kardeşlik için dışa çıkacaksa ve eğer halk yağmaya ortak olmak için değil, kardeşlik sofrasını ülkenin orta yerine kuracaksa, o gölgeden ve tasmadan kurtulmalıdır.
Son dinleme kayıtları montajdır, zira saatleri, günleri bulan kayıtlardan belirli bir kısım cımbızlanıp montajlanmış olmalıdır. İnternete düşen kısma Fethullahçılar kendilerince yorum düşmektedirler. 17 Aralık’tan bir iki gün sonra “solcu” kimi haber sitelerinde çıkan, Tayyip’in ailesiyle birlikte paraları toplayıp kaçmaya hazırlandığı haberi de gösteriyor ki, bugün sızan kayıt o günlerde söz konusu sitelere iletilmiştir. O gün yayınlansa daha da etkili olacak bu haberin aylar sonraya saklanması manidardır. Bu inkıtalar Tayyip’in elini güçlendirmekte, komployla ilgili lügatini zenginleştirmektedir. Demek ki iki taraf arasındaki pazarlık genel seçimlere dek sert biçimde sürecektir.
Dışın içi yağmalaması Fethullah eliyle gerçekleşmektedir. Yabancı sermayedarların paralarıyla gazeteler kurulmakta, Gezi’nin birikimi efendilerin kapışmasına kurban edilmektedir. Karşı yakanın basını AKP gerçekliğinde dipten, Müslüman milletin köklerinden, devrimci İslamî bir hurucun gerçekleşmesinin çeşitli müdahalelerle engellendiği momentte anlam kazanmaktadır. Devrimci İslam’ın lafları Fethullahçıların yanlış ağızlarındadır ve karikatürleştirilmektedir.
Hristiyan din adamı John Calvin, İsa’nın tüm insanlar değil, sadece Tanrı’nın seçtikleri için kurban edildiğini söylüyor. Dinin özel bireylere kapatılması, bireyle Tanrı arasındaki vicdanî-imanî pratiğe indirgenmesi Fethullah hattında bariz. TV kanalında semadan inen nur olarak sembolize ettikleri Peygamber de bu kesimin muhayyilesinde İsa’nın ikamesinden başka bir şey değil. Millet Fethullahçılar eliyle İsevîleştirilmiş bir İslam’a ısındırılıyor. Kıtmir, Ashab-ı Kehf’in köpeği, hangi mağaranın kapısına bağlı, belli oluyor. TV’deki bu hamle ile peygamber gibi görülen Tayyip değersizleştirilmeye çalışılıyor. O’nun ancak kendisine yardım edeceğini söylüyor. Calvin gibi, Tanrı’nın sadece seçilmişleri göreceğini iddia etmiş oluyor. Bavullara sığmayan avrolar, dolarlar da Allah’ın “yürü” dediği kulunun ibadetinin bir parçası oluyor öte yandan, kenz zemzeme daldırılıp çıkartılıyor arlanmadan. Mağarada muhafaza edilen dine bekçilik eden köpek, birden efendilerin av köpeğine dönüşüyor.
Zillullah olarak görülen başbakan, tam da kendi TV’sinin ekranlarında “cennet” mizansenleri kurgulayan Adnan Hoca’nın hitap ettiği yere güveniyor. Oysa sadece özel insanlara ve özel kavimlere açık olan bir Allah, yoktur. İsrailoğulları’na kapatılmış bir tanrının, İsa’nın eti ve ruhuna indirgenmiş bir tanrının neshedilmesi demektir Allah. Eğer öyle ise, “zillullah” zihniyeti, şirktir.
Fethullah’ı halkın evladı olarak görüp onun AKP’ye kapanmış devletin zulmünü yıktığı için yoldaş kabul edenler var. Bu kesim, devlet karşıtlığını anarşizmden ilhamla ifa ediyorlar. Anarşizmse devletin bireye kapanması, bireyde müşahhas olmasının ideolojisi sadece.
Yeryüzünde her ideolojinin kaderi, özel kişilerin varlığına indirgenmek. Yenilgi döneminin bir sonucu olan bu eğilim, ideolojinin dışa açılan tüm yönlerini törpülemek zorunda. Dışarıyla ilişki ister istemez sadece o kişiyle gerçekleşecektir.
İslam da modern dünyanın gerçeklerine uymak, hümanistleşmek, bireycileşmek, özel alana çekilmek zorunda. Aracılar silinmeli, Kur’an ile Peygamber, Peygamber ile Allah arasındaki mesafe belirli özel kişilerin varlığına kapatılmalıdır. Fethullah’taki sürekli Peygamber vurgusu, ismini andığı her vakit ağlaması, gösteriden ibaret. Her yere ve her şeye yayılan bir Peygamber imgesinin hayatiyeti özel bir kişiye bağlıdır. İfrat tefriti doğurur ve Peygamber şeklen her yerdeyken, özde her şeyden uzak tutulmuş olur. Ezandan ve Kelime-i Şehadet’ten isminin çıkartılmasının sebebi budur. “Ben varken ona ne gerek” diyen Fethullah, Yahudi-Hristiyan dünyada İslam’ın bekasının, yaşama ihtimalinin temel gerekçesi olarak sunmaktadır kendisini. Bu da söz konusu dünyanın zihinlerdeki algısını mutlaklaştırmaktadır bir biçimde. Özele, bireye, bireyin varlığına bağlanmış bir ideoloji çürütür.
Diyelim ki kadın konusunda bir tartışma yürütülür, ortamdaki kadın erkeklere “siz anlamazsınız!” der durur. Buna göre, kadın hakkında konuşmak için kadın olmak şarttır. Eskiden kendisini “feminist” olarak tanımlayan erkeklere bugün “siz pro-feminist olabilirsiniz ancak” denilmektedir. Bu feministin müdafaa ettiği kadın, kadın değildir. O, anne, kızkardeş ve eş-sevgili olmayan müşahhas bir varlıktır. Erkeğe göre tanımlanmayacak, kendinden menkul bireysel bir oluş kolektif hayatın ve pratiğin karşısına çıkartılmıştır. Kadının evlendiğinde kızlık soyadını muhafaza etmesi hakkını Avrupa üzerinden kadına kazandırmış olmakla övünen kadın bir avukat, kazanımı kadının özgürleşmesi olarak görmektedir. Oysa o kızlık soyadı da bir erkeğe aittir. Burada esasta bataklığa batmış kişiye “saçlarından tutup kendini yukarı çek” denilmektedir. Kadınlık, feministlerdeki “kadın”dan daha güçlü bir ideolojidir. Batılı, ilerlemeci bir refleksle, kadınlık ideolojik gücünden arındırılmakta, tekil, parçalı, dağınık birey-kadınlara hapsedilmektedir.
Benzer ideolojik yaklaşım Vehhabi, Selefî, Haricî geleneğin nüfuzunda da karşımıza çıkmaktadır. İslam bedenle, bedeni yöneten bireysel ruhla tanımlı kılınmaktadır. Dolayısıyla O’nun başkalarına açılması, başkalarına mana kazandırması mümkün değildir. İslam, İslamcılardaki “din”den daha güçlü bir ideolojidir. İlkinde Allah herkesi ve her şeyi görür, ikincisinde gören, özel kişilerin gözleridir. İslam’daki Allah’a iman ve bağlılık (teslimiyet) her ân başkalarını gören bir çift göz ve idrak talep eder. İslamcılıkta ise göz imansız ve idraksizdir, varolan durumu muhafaza etme hâli içinde, tek damla gözyaşı üretmez. Fethullah gibiler Roboskîli gençler ya da Mavi Marmara’daki Furkan için asla gözyaşı dökemez. Onda o iman ve idrak yoktur.
Vehhabi, Selefî, Haricî çizgisi, “ben olmazsam İslam ölür” korkusundan beslenir. İslam’ın bekasını belirli özel şahıslara bağlamak, ciddi bir hatadır. Bu yaklaşım, ya Allah ya da Peygamber olma arzusuna denk düşer.
Kemalist cumhuriyetin yazdığı din kitaplarında Kur’an’ı bizatihi Hz. Muhammed’in yazdığı söylenmektedir. Bugün kimi liberaller de bireyin varlığı, üstünlüğü ve egemenliği için bu tezi savunmaktadırlar. Kemalist ya da liberal çevrelerin bugün başbakanı eleştirmesi boştur, çünkü başbakan tam da onların kendi laboratuvarlarında imal ettikleri bir isimdir.
Müslüman ahali, ne yaparsa yapsın, Tayyip’in kendisi ve İslam için çalıştığına inanmaktadır. Bu inancın gericilik, cehalet olduğunu gene Kemalistler ve liberaller dillendirmektedir. Ahaliyi kendi seviyelerine çıkmaktan aciz bir koyun sürüsü olarak gören bu kesimlerin hakiki bir devrimci hat çıkarmaları mümkün değildir. Tayyip ile bireysel, özel, öznel bir rekabet ve husumet ilişkisi kuranlar, onu imge, bilgi ve simge olarak kuran kitleyi gözsüz, idraksiz ve imansız zannetmektedirler. Oysa kişi başkasını kendisinden bilmektedir. Başkalarını kendimizden değil, ait olduğumuz hakikat kavgasından bilmek şarttır.
Haricîlikteki mesele, kabilelerin ilişkilenmeye, cem olmaya karşı geliştirdikleri dirençtir. Çok sınırsız, çok özgürlükçü ve çok evrenselmiş gibi görünen tepkilerinin altında, kabilelerinin bekasını koruma arzusu vardır. Bu arzunun saklanması için ideolojinin gerçeğe değmeyen bir yerde kurgulanması zorunludur. İdeolojik manada marksizmin ve sosyalizmin de bu eğilimden muaf olduğu söylenemez. Onlar da küçük burjuvaların küçük dünyalarını büyük göstermek zorunda olan birer aynaya dönüşecektir.
Marksizmini, solculuğunu, Müslümanlığını kendi bireysel varlığına kapatmış, indirgemiş olanların Fethullah’ta sıcak ve yakın buldukları çok şey olmalıdır. Lafla peynir gemisi yürüteceklerini zannedenler, “ona da bi ‘ezilen’ deriz, bizden olur, onun gücünü çıkarımız için kullanırız” demektedirler. Kavramlarla oyunlar oynanırken, dipten derinden, bir güç olarak bir tür ideoloji sızmaktadır içeriye. O kadar savunmacılık, korumacılık, hemen teslim olur düzene, derhal beyaz bayrağı çeker, burnundan kıl aldırmayan devrimciler bir anda işret âlemlerinde bulur kendilerini, sonra “hep hayatta kalmak için yaptık ne yaptıksa” derler. “Biz yaşamasaydık ideoloji ölecekti” diye de eklerler. Saldırı ve huruc döneminde ideolojinin bireysel prangalarından kurtulması, tam da bu nedenle zorunludur.
“Cehennemde tek dal odun yoktur, insan ateşini kendisi götürür” der ozan… Milyon dolarların cehennemi harlayacak odun olduğunu bilmeyenlerde ahirete iman olmadığı açıktır. Bu koşullarda gerçek iman erlerinin, yürekli alperenlerin, mazlumun basit, sade “medeniyet”ini amelleriyle kuranların önü daha fazla açılacak demektir. İslam’ın politik alandan temizlendiğine sevinenlerin anlamadığı, bu coğrafyada zulme ve sömürüye karşı mücadelenin yeraltına, diplere daha fazla kök salıp, oradan daha güçlü bir ideoloji olarak zuhur edecek olmasıdır.
Ezilenlerin ve sömürülenlerin dini, İslam’dır. O felahın bayrağı olarak, taçların başlardan ayrıldığı gün semaya yükselecektir.
Cidal Haksoy

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>