Tilkilere Ölüm! Tavuklara Hürriyet!

10 Mart 2012 admin

68 Paris kalkışmasında gençlerin kullandığı, muhtemelen Sartre’ın bir yazısından alıntılanmış olan, bir slogan vardır:
“Önce içinizdeki zarboyu (polisi) öldürün!”
Bu sloganı, elbette, ortalığı özel güvenlikçilerle dolduran, halkla kendisi arasındaki ayrımı, gene kendisini işaret edecek biçimde yapan, bir burjuva da söylüyor olabilir. Yani içimizdeki polisi öldürmek, içimizdeki özel güvenliğin bir talimatı olarak da anlaşılabilir.
F-tiplerinin yerleştiği süreçte, Tekirdağ F Tipi’nde, örneğin iki kişilik hücredeki iki devrimciye yemek dağıtılırken, birine az birine çok yemek veriliyormuş. Tilkilik, hinlik burada…
İçimizdeki devlet de budur.
İçimizdeki burjuvazinin de devletin de ortak noktası, kendini vazgeçilmez kılmaktır. Her şey, tüm hakikat onun varlığına hizalanır, hizalanmak zorundadır. Hizalanmayan, düşmandır, ağzından her çıkan, attığı her adım, saldırıdır. Bu tabiî, hakikatin de ona göre ve ona uygun olarak sürekli tarif edilmesini gerektirir.
Sol, gücü ve güçlü olmayı burjuvaziden ya da devletten öğrenenlerin tahakkümü altındadır.
Sonuçta “varlığım varlığına armağan olsun” diyen çocuklarız ya da onların çocukları…
Gücü ve güçlü olmayı burjuvazi ya da devletten öğrenen arasında temel kimi farklar mevcuttur. Her ikisi de vazgeçilmez, özel, biricik, “yünik” olmayı efendisinden öğrenir. İşin başı ve sonu olma derdi de ortaktır dolayısıyla. Çünkü ancak işin başı ve sonu olmaktadır güçlü olmak. Güçlü olmanın yegâne göstergesi budur.
Kimi tahkimatı kitapla, kimi de silâhla yapar.
Silâh tapınıcılığı sorumluluktan azade olmaktır.
Akademizm ve şiddet tapınıcılığı, kendisini, tarihin ve toplumun tüm deviniminin, diyalektiğin ve maddenin üzerinde görme noktasında ortaktır. İşin başı ve sonu olayım derken, aradaki işin kendisi anlamsızlaşır. Kâr ve kan, işi kendisine kul eder. Burjuvazinin kâr, devletin kan peşinde deli gibi koşması, işin kendisini hiçe saymak zorundadır. İşin başı ve sonu olmak, kârlı ve kanlıdır.
Sol içinde iki eğilim olarak işçicilik ve ezilencilik, bu iki yönelimin tezahürüdür. İşçicinin kafasında burjuvazi, ezilencinin kafasında devlet düşünür, tilki misali! İlki işçi, ikincisi ezilen olmadığı konusunda kanidir, bu inancı mutlaktır. Dolayısıyla işçici, işçiciliğe dair her lafı ve eyleminde işçi olmayacağının yeminini de etmiş olur. Bu olmama hâlini pekiştirir. Aynı durum, ezilenci için de geçerlidir.
Bu tilki, ortak iş noktasında yoldaşlaşmayı, kolektifleşmeyi, işin parçası olmayı kendine yediremez. Tahkimatını buraya yapar ve herkesi ayırır ki herkes sadece kendisinde birleşebilsin. Birlik edebiyatı da buradan türer.
Ezilencinin kafasında ise silâhlı bir tilki dolaşır. Devleti, devlette de sadece silâhı görür, oraya kilitlenir. Oraya kilitlenmemiş olanı da “devrimci”, dolayısıyla “adamdan” saymaz. Silâh tapıncı, içerideki devletin dışavurumudur.
Teoride ve pratikte ayıran özne, birleştirici gücün kendisinde olduğu iddiasındadır.
F-tipindeki iki devrimciyi yemek konusunda bile birbirine düşürmeye çalışmak, onları güdülecek bireyler hâline getirmek içindir. Ayrılsınlar ki çaresizlikten devletleri önünde diz çöksünler. Devlet diz çöktüremediğini burjuvaziye, burjuvazi diz çöktüremediğini devletine teslim eder.
Fikren ve cismen kâr ve kandan beslenmiyorsa, kâr ve kanı beslemiyorsa, her iş değersizdir onlara göre. Öte yandan değersiz görülen işin kendisi, santim santim çürütür düzeni, kayayı parçalayan yağmur damlası gibidir o. Damla, çatlaklardan sızar, donar, genleşir, çözülür, ilerler ve bu dinamizm karşısında kaya teslim olur.
Kitabın ve silâhın siperdeki kum çuvalları misali kullanılması, işin başı ve sonu arasındaki işin kendisine karşıdır esasında. Yani uğraşmamak, çalışmamak, iş yapmamak, dövüşmemek içindir kitap da silâh da. Kitlelerin, halkın, sınıfın vs. sorumluluğu üstlenilmesin diyedir. Biri “baş”ını diğeri de “son”unu biliyorum der durur. Bidayeti olanın nihayeti de vardır. Ezel ve ebed, yani Allah olmak, bugüne, işe, kavgaya ve hayata dair hiçbir şey söyleyemez, Allah’ın kelâmından gayrı…
Sorumluluk, sonuçta sorulan soruya cevap verebilmektir, doğru, yanlış… Allah olmak ise sorgulanma ihtimalinin, geçiciliğin, kısmîliğin ve parçalılığın inkârıdır. Dolayısıyla içerideki “burjuva” tilki, herkesi akıldan muaf, safiyane kol emeği, “devletli” tilki de herkesi ruhtan muaf, safiyane emir eri hâline getirmek zorundadır. Kendi mutlak pozisyonu sorgulanmasın, itiraz yükselmesin diye her şeyi düzler. Bu kafa, her şeyin arkasında bir kumpas, komplo bulmak zorundadır. Herkes kendisine düşmandır zira.
Bugün solda dahi cümle âlem sinekten yağ çıkarma derdindedir. Gençler, patron kafalı şefleri ile ilişkilerinden gelecekteki gerçek patronları ile nasıl münasebet kuracaklarını öğrenmektedirler, devrimciliği değil.
Sol, en fazla, iş ilânlarındaki “presentable” denilen, grup çalışmasına uygun, iletişimi kuvvetli bireyler yetiştirme “ocağı” olabilmektedir, devrim ocağı değil. Cinsiyet, taşralılık, kimi hasletler, toz misali, burada temizlenir ve burjuvaziye destek sunulur. Kültür-sanat ya da akademi alanlarında, özellikle belirli dönemlerde, sola kontenjan ayrılmasının nedeni budur. Bu hâl ve gidişat, doğal olarak, solu da örgütsel-politik düzeylerde likide etmektedir.
Politika, enisonu, geçici, kısmî ve parçalı olanla ilgilidir. Bu kadar geçici, kısmî ve parçalı olmadığını anbean ispatlamaya yemin etmiş insan tipolojisi ile solun politikleşmesi de mümkün değildir.
Teorinin strateji ve taktiğe doğru bir gölgesi düşmüyorsa, hiçtir. Saf teori, akademinin işidir ve bu da ekmek ve rant meselesidir. Bu gölge hiç düşmüyorsa, demek ki, ışık başka bir yerden vuruyor demektir. Bu yer fiziken, taktik ve stratejinin elindeki mızrağın doğrultulduğu yer olmalıdır. Yani bu yer, devlet ve/ya burjuvazi ise, teoriyi var kılan ışık, devletin ve/ya burjuvazinin ışığıdır.
Teori, ister kitaba isterse silâha dayansın, sorumluluğunu üstlenmediği işi, o işi kolektifleştirmesi gereken kitleleri oyuncak olarak görmek zorundadır. Teoriyi biçimlendiren, budur. Sonuçta Marx’ın Kapital’i insan etkenini aza indirgemek ya da kârı marjinalize etmek vs. gibi bahisler üzerinden, burjuva bir yerden istismar edilebilir. Lenin’in ya da Guevara’nın taktiği, gündelik çıkarların basit bir örüntüsü olarak değerlendirilebilir. Taktiğin kendisi teorize edilip her âna dayatılır. Ahlâksızlık ve hukuksuzluk, bir ânda “taktik” yalanı üzerinden meşrulaştırılabilir.
Kafanın içinde onca tilki beslemenin de bir maliyeti vardır ama bu maliyet, iş yapmanın, sorumluluk üstlenmenin, kolektifleşmenin ve devrimcileşmenin “maliyet”inden asla fazla olmaz. Onca tilkiyle düşünüp hareket eden, herkesi “tek tek” birer “tavuk” olarak görmek zorundadır. İnce hesaplar yapılır, oyunlar oynanır, bir taraf diğerine vurulur, tekleşme sağlanır, kendini darı ambarında sanan tavuklara tuzaklar kurulur, açlık ve sefalet ve çaresizlik bir bir istismar edilir.
Burjuva kafası, iş öncesinde işi bulunmaz hint kumaşı, iş bittikten, para verme noktasına gelindiğinde ise işi çer-çöp derekesine düşürmek zorundadır. Demek ki bir de işin kendisinin özgürleştirilmesi gerekir. Yani özgürlük mücadelesinden ziyade, mücadelenin özgürleşmesinden söz edilmelidir.
Bu özgürleşme, kitabın ve silâhın özgürleştirilmesidir. İkisine sürekli vurgu yapanlar, varlığını bunların varlığına armağan etmiş olanlar, kitabın ve silâhın düşünsel ve pratik hareketliliğini de sekteye uğratırlar. Birinciler tüm kalemleri, ikinciler tüm silâhları kırmak zorundadırlar. Bunun kitaba da silâha da hayrı olmaz. Bu kadar abartı, bu kadar mutlaklaştırma, kitabı ve silâhı yok etmek içindir. Dolayısıyla “objektif ajanlık” kaçınılmazdır. Zira biri vurma zorunluluğunu, diğeri zorunluluğun vurmasını unutur, unutturur.
Darı ambarının sahibiyle ve bekçisiyle dövüşürken, cephe gerisini de unutmamak, arkadan sızan, içimizde dolaşan tilkilere karşı tedbirli olmak şarttır.
Eren Balkır

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>