Tercüme İslâmcılık ve Marifetleri: Ali Şeriati’nin Ruhunu Çağırmak

12 Ocak 2014 admin
aklın karamsarlığı iradenin iyimserliği
Antonio Gramsci
Tercüme İslâmcılık ve Marifetleri:

Ali Şeriati’nin Ruhunu Çağırmak

Bu “tercüme İslâmcılık” belli bir nokta-i nazardan küçümseyici/péjoratif bir ifade biçimi. Tercüme burada menfi bir nitelik sıfatı ve çağrışımları arasında “ithal” ve “yapay” gibi başka sıfatlar da bulunmakta.
1980 sonrası gelişen tercüme faaliyetinin İslâmcılığa “ithal”/yerli olmayan bir unsur kattığını düşünüp bu mes’eleye topyekûn eleştirel bakanların zihin haritalarının işleyişi bu.
Aslında bağlamsalcı/contextualist düşünce açısıdan düşündüğümüzde, haklılık payı yok değil, farklılıkları olduğu doğrudur. Pakistan (Mevdudi), İran (Ali Şeriati) ve Mısır (Seyyid Kutup) vd. Her biri ayrı tarihsel gelişimler, ayrı tarihsel gelenekler, ayrı mezhepler vs.
Fakat bu bağlamsalcı düşünce biçimi radikalleştirildiğinde muhafazakârlık ve sağ yerliciliğin tehlikeli sularına doğru götürür bizi. İlk ve en büyük bağlamsalcılardan biri ünlü Fransız reaksiyoneri de Maistre idi. Considerations on France eserinde “insan” hakları düşüncesine karşı çıkmak üzere “insan” diye bir şeyin olmadığını, Fransızlar, İtalyanlar, Ruslar vs. gördüğünü, Montesquie sayesinde Persli de olunabileceğini öğrendiğini, fakat “insan”a gelince, onu hayatında hiç görmediğini yazıyordu.
Bu radikal bağlamsalcılık, aynı zamanda, çevirinin imkânsızlığına dayanan bir romantik özgüllük/sahicilik fikrine bağlanır ki, buna göre de, her kültür “kendi” bağlamı/”kendiliği” içinde anlamlı olduğundan ve “kendinde” bir organik bütünlüğe sahip olduğundan, tercüme ile dışarıya vereceği ve/ya dışarıdan alacağı anlamlı bir öğe yoktur.
Bir kapalı devre kültürel bütünlük ve/ya “içeri/dışarı”, “yerli/yabancı-ithal” karşıtlığına dayanan sahicilik jargonu böyle kurulur. Başka kültürlerden yapılan tercümeler, bu nokta-ı nazardan, “yerli” kültürün anlam dünyasına zorla ve yapay bir biçimde sokulmaya çalışan haricî öğelerden başka bir şey değildir. Oysa “yerli” kültür “öz”sel olarak kendine yeterli ve kendindedir.
Hegel olsa, bu “kendinde”liğin çok ilkel bir birlik ve düşünce biçimi olduğunu, buradaki bütünlüğün dolayımsız, saf, kendi bilincine sahip olmayan bir bütünlük ve düşünce biçimi olduğunu söylerdi.
Fakat şu da iddia edilebilir en başta: Bu sahicilik jargonu ile tercüme faaliyetleri “ithalat”ı bağlantısı, tarihte tercüme faaliyetlerinin gördüğü “kültürleştirici” rolü ve kültürler arasında tercümenin yapıcı/inşa edici/kurucu etkisini gözden kaçırmaktadır ya da felsefî olarak bakıldığında bu “içeri-dışarı” karşıtlığı “içeri”yi merkez hâline getiren menfî bir metafiziğe dayanmaktadır. Kısacası, tarihsellikten kopuk ve özcü bir düşünce biçimidir bu.
Daha siyasal açıdan değerlendirdiğimizdeyse, tercüme faaliyetlerine karşı “yerlici” tepkinin milliyetçi-devletçi-muhafazakâr-sünni-hanefi bir refleks olduğunu görürüz. (Mesela bu tercümeleri yapan bazı yayınevleri “Şia” olarak etiketlenip anaakım İslâmcılıktan dışlanmıştır)
Oysa neden bu bir diyalog ve öğrenme faaliyeti olarak görülmesin?
Görülmez, çünkü onlara göre, (bu daraltılmış) “biz”de bir Sünni-Hanefi-Türk-devletçi-ehl-i sünnet “öz”(ü) var ki, bu tercüme faaliyetleri tam da bu öze zarar veriyor.
Peki bu özü nasıl saptadık? Ebu Suud Efendi’ye göre mi? Bu öz, Türkiye’de “büyük kültürel gelenek”e göre belirlenmiştir. Büyük kültürel gelenek ise egemenlerin tarih anlatısı olarak işgörmeye oldukça meyyaldir.
Kanaatimce, özellikle Ali Şeriati ve Seyyid Kutup bağlamında düşünüldüğünde, bu tercüme faaliyetinin en büyük marifeti/faydası, dini devletle özdeşleştiren ve 1950 sonrasında hızla sağcılaşan Türkiye İslâmcılığına onun “öz”ünde bulunmayan (özcülere göre) sosyalizan bir ton ve devletçiliğe eleştirel yaklaşan bir boyut eklemesidir.
Ayrıca, İslâm burada tarihten/kendiliğinden/nesnel/geleneksel’e tabii olarak gelen bir “şey” olarak değil de bir seçim nesnesi olarak görülmüştür ki, bu hiç de önemsiz değil. Bir tür varoluşçu karar anı: either/or(Bu özellikle Ali Şeriati’de daha belirgin).
O zaman, siyasî devletçiliğin imanın yedinci şartı telâkki edildiği, kişisel liderlik kültünün ya da bir siyasal putperestliğin kol gezdiği, sosyal adaletsizlik ve eşitsizliğin hüküm sürdüğü, İslâm’ın ya düzen yanlısı liberalizme ya da düzene sözde karşı çıkan bir köktenciliğe indirgendiği günümüzde özellikle Ali Şeriati’yi okumak/yeniden okumak belki her zamankinden fazla önemli… Bugün Ali Şeriati düşüncesi, muhafazakâr Müslümanlar üzerinde âdeta bir heyuladır ve Ali Şeriati’nin ruhunu çağırmak devrimci bir faaliyettir.
Said Hamid Topçuoğlu

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>