Soma’da ‘Çöken’ler, Soma’da ‘Çıkan’lar

20 Haziran 2014 admin
Soma’da yaşananlardan sonra daha bir tartışılan ve daha da tartışılması gereken Batı tipi şeklî demokratik sistem; ideal ve gerçek mânâda bir ‘değer’e dayanmaz.
Bu sistemin dayandığı tek ‘değer’; ne ontolojik, ne epistemolojik ve ne de aksiyolojik hiçbir karşılığı olmayan ‘halkın görüşü’dür.
‘Değer’ ve ‘hakikat’i kafa sayısına kurban eden bu sistemin bütün ruhunu, daha önceden de belirttiğimiz gibi, Terry Gilliam, 12 Maymun filminde deli olduğu düşüncesiyle akıl hastanesine yatırılan birini canlandıran Brad Pitt’in ağzından gayet güzel özetler:
“Deli ne demek biliyor musun? Deli, çoğunluk iktidarı demek. Doğru yoktur. Yanlış yoktur. Sadece halkın görüşü vardır.”
‘Sadece halkın görüşü’nü kendine değer olarak alan bu sistemde başarı; ‘manipüle etmek’e nispetledir.
‘Manipüle etmek’; yumuşatılmış bir ifade olup, ifadenin aslı ve esası; yalancılıktır.
“Ne kadar manipülasyon/yalan o kadar başarı”; sistemin temel düsturudur.
Bu sistemde iktidara psiko-politik süreçlerin iyi yönetilmesinin neticesinde gelinir.
Psiko-politik süreçlerin üzerinden yürütülüp, yönetildiği en önemli enstrüman şüphesiz medyadır.
Medyaya kim, ne kadar hâkim olur ve ‘yalan’ı kim daha iyi, daha örgütlü, daha rafine bir şekilde sunar, insanların iradesini kim, ne kadar sakatlar ve ifsâd ederse iktidar ipini o göğüsler.
İktidara gelen; yalan söyleyerek iktidara geldiği için yalanını sürdürmek zorundadır.
Zira iktidar yanlış yaptığında muhalefete koz vermemek ve iktidardan düşmemek için yanlışta, hatada, çirkinlikte ısrar edecektir.
Muhalefette kalan ise; ‘sürdürülen yalan’ın sürdürülen yalan olmasına direkt yahut dolaylı olarak katkı sağlar.
Dolayısıyla muhalefet de ‘iyi, doğru ve güzel’i ifade ettiği zaman iktidara gelemeyeceği için ‘yanlış, hata ve çirkinlik’ten beslenecektir.
Hâl bu olunca; Batı tipi şeklî demokratik sistemde aslî gaye; ‘iyi, doğru ve güzel’e erip, onu tatbik etmek olmayacaktır.
En küçük çaptaki bir alım-satım akti bile iradenin sakatlanması hâlinde geçersiz olabiliyorken, devlet yönetiminin insan iradesinin sakatlanması esasına dayanması, dahası insanların kendi kendini yönettiğine inan(dırıl)ması; T. Gilliam’ın belirttiği gibi, gerçek bir delilik hâlidir.
Bunların hepsi bir tarafa; devredilemez ve tevdi olunamaz belki de tek şey; iradeyken ve bu adetâ bedâhetken insanların bunu bile idrâkten âciz bir hâl belirtmesi, iradelerin ne kadar sakatlandığının göstergesidir.
İnsan; iradî bir varlıktır.
İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli hususiyeti; iradesidir.
İnsan; doğuştan sahip olduğu ‘tenkidî şuur’u şuurlaştırdığı nispette varolur ve kendi ‘ben’ine varoluş kaydını düşer.
‘Tenkidî şuur’; her dem faaldir.
Zira; kritik sonsuzdur.
Kritik; ‘olan’ın ‘olması gereken’e göre değerlendirilmesidir.
Ve insan her zaman; ‘olan’ı, ‘olması gereken’e göre değerlendirmek durumundadır.
Bütün mesele;
Bu kritiği bir değerler skalasına göre ve daha şuurlu olarak yapabilmede,
‘Mahallî olan’dan ‘âlemşümûl olan’a ulaşabilmede,
Kendi ‘ben’inde bütün âlemin prensiplerini tahakkuk ettirebilmededir.
‘Varlık’ı kavrama, onu temellendirme ve mânâlandırma, bu mânâdan bilgi ve değer üretme çaba ve verimi; tenkidî şuurun şuurlaşması sürecinde şekillenir.
‘Değer’leri gerçekleştirerek varolan insanın üç temel ‘değer’i; ‘iyi, doğru ve güzel’dir.
‘Mutlak iyi, mutlak doğru ve mutlak güzel’e ruh kutbuna meylederek varılır.
Ruh kutbuna meyletme, nefsi terbiye ile olur.
Nefsi terbiye; riyaziyedir.
Riyaziye; siyasettir.
En küçük çaptan en geniş ve devletlik çapa kadar her alanda, siyaset telâkkimizin özetini buradan süzmek mümkündür:
İç oluş nispetinde; ‘dış oluş’…
‘İç oluş’ nispetinde; eşya ve hâdiseleri teshir ediş…
‘İç oluş’ nispetinde; şahitlik edilen zamanın hakkını veriş…
‘İç oluş’ nispetinde; dil, duygu ve düşünce faaliyetlerinin verimi ve toplamı olan ideal devlet…
Siyaset telâkkimiz, pek tabiî olarak devlet telâkkimiz hakkında da fikir verir:
Bizim için ideal devlet; ‘iyi, doğru ve güzel’in gerçekleştirilmesine yardımcı olan ve bu üç ‘temel değer’i telkîn eden en büyük telkîn vasıtasıdır.
Ve yine bizim için ideal devlet adamı; bu üç ‘temel değer’i şahsında gerçekleştiren, işinde, eserinde, mevzuunda bunu gösteren, bu vasıflarından dolayı da hissî ve telkîni seviyeye erip, değerlerin gerçekleştirilmesine yardımcı olandır.
Değerlerin gerçekleştirilmesi, bilgilenme, bilgilenme nispetine hürriyete erme, hürriyete erme nispetinde ‘varoluş’… Bunlar, bir tarzdır.
Her cemiyetin ve hatta her ferdin kendine has ve hususî bir varoluş tarzı vardır.
Cemiyetlerin tarzı; ‘remz şahsiyetler’de dile gelir.
‘Remz şahsiyetler’; bir devletin aynı zamanda fikir ve sanat ricâlidir.
Bu çerçevede; “Sartre; Fransa’dır” diyen De Gaulle de, “Hindistan’dan vazgeçeriz ama Shakespeare’den asla” diyen Britanyalı devlet adamı da; fikir ve sanat kanatlarıyla irtifa kazanan, kazandığı bu irtifadan dolayı bir devletin asıl ricâli olan fikir ve sanat adamlarına sahip çıkan ideal bir devlet adamı profili çizerler.
Bizim için iktidarın gerekliliğinin temel ‘niçin’i galiba anlaşıldı:
İstenilen fikir ve sanat iklimini tesis etmek.
Bu iklimi tesis etme çabasının ‘niçin’i; sebep ve netice hâlinde yine aynı:
Fert hakikatini gerçekleştirme.
Son derece has ve hususî olan gerçekliklerini âlemşümûl bir gerçeklik olarak sunma başarısını gösteren Avrupa’nın, daha özelde de Batı Avrupa’nın ahlâk, dolayısıyla siyaset, dolayısıyla devlet telâkkisini etkileyenlerden biri de Thomas Hobbes’dur.
İmam-ı Gazalî Hz.’nin insan mizacının unsurlarından biri olarak saydığı ‘köpeklik’i siyasî düşünce sisteminin mihverine koyan ve kilise-devlet çatışmasının ürünü olan ‘modern devlet’in kurucu fikir babalarından olan Hobbes; insanı, zaman içinde mottolaşan şekliyle; “insan insanın kurdu” olarak tanımlar.
Yüzyıllar boyunca kilise- devlet çatışmasını, İdris Küçükömer’in ifadesiyle; “(…) sürekli iktidar bölünmüşlüğünü” yaşayan Batı’nın devlet telâkkisi; “şiddetten arınma” üzerine belirir.
“Şiddetten arınma”; siyasî, iktisadî, içtimaî, kültürel… hemen her alanda görülen temel retoriktir.
Meselâ; ‘medenî vatandaş ve medenî millet olmak’ın ölçüsü; ‘insanlar arasındaki şiddetin yok olması’dır.
Şiddetten arınma nispetinde gelen medenîlik telâkkisi, Max Weber’in elinde devleti tanımlayan adetâ yegâne unsur olur:
“Belli bir arazi içinde fizikî şiddetin meşru kullanımı tekelinde bulunduran organ.”
Bu organ Hobbes’un Leviathan’ında cisimleşir.
Birbirinin kurdu olan insanların (homo homini lupus est) serbest olmaları, herkesin herkesle savaşına (bellum omnium contro omnes) sebep olur ki, bunun olmaması için Leviathan lâzımdır.
Batı’nın ruhuna işleyen “antropomorfist Tanrı” anlayışı siyaset felsefesinde de kendini gösterir.
Zira Leviathan; Hobbes’un ifadesiyle; “Tanrı, insan, hayvan ve makine karışımı bir varlık olan ve insanlara barış ve emniyet sağlayan, bunun karşılığında da mutlak itaat bekleyen ölümlü bir Tanrı’dır.”
İnsan, başka insanların/kurtların kendini yememesi için hürriyetinden fedâkarlık edecek, tahayyülî bir gerçeklik olan toplumsal sözleşmeye uygun olarak yaşayacağını zımnen yahut alenî olarak beyan edecek, mevcudiyetini ve varoluşunu; iradesini tevdi ettiği ‘egemen’in içinde ifade edecek, bütün bunların tabiî neticesinde de fert hakikatini ortaya koyamadan ve adetâ silinerek varolan insan sürüsünün bir üyesi olarak yok olup gidecektir.
Peki fertler; bütün alâmet-i fârikaları törpüleyen, tek tipleştiren, farklı olanı yok sayan, her dem ‘öteki’ üzerinden kendini ifade eden bu ‘egemen’in içinde varolmak istemezse ne olacaktır?!
Bunun cevabını gayet veciz ve net bir şekilde, Hobbes’un yolundan giden Rousseau verir:
“Âsi yahut hain ilân edip, idam etmek.“
İşin tam burasında Batı tipi siyaset yapma tarzının bilinçli bir şekilde yok saydığı soru(n)lar belirir:
Herkesin herkesle savaşına engel olmakla kendini mükellef gören ve fakat iktidarının kaynak ve meşruiyetine sahici ve net bir şekilde izâh getirmeyen Leviathan’ı kim, ne ve nasıl kontrol edecek?!
İş, katlanılabilir bir otoriterlikten öte bir boyut kazandığında Leviathan’ı kim, ne ve nasıl durduracak?!
Öyle ya;
Yozlaşma iktidarın tabiatında varsa…
Tarih, bunun misâlleriyle doluysa…
Bizim özellikle son 500 yıl, Batı’nın ise binlerce yıllık tarihi; yozlaşmış iktidarların tarihiyse…
İktidarı ve iktidardakileri yozlaşmaktan kurtaracak olan kim ve nedir?!
Bu soruya “el çabukluğu marifet” hesabı bir hokkabazlıkla “hukuk” cevabı verilmektedir.
Elbette hukuk.
Ama, bu sistemde hukuk; ‘kanun yapıcılar’ın, yani yozlaşmış iktidarda bulunanların ilgi, istek ve ihtiyaçları neticesinde şekillenen, onlar eliyle imâl edilen basit bir ‘şey’dir.
Kanun koyucu, bir metin yazar, ‘bu kanundur!’ der, kanun metnini ‘hukuk’ diye yutturur, idarî yapıya görünmez bağlarla bağlı olan ve hukuku kanun metninden ibaret bilen memurlar/mevzuat hukukçuları da o ‘şey’i tatbik eder.
Hukuk anlayışı bu olduğuna ve yozlaşmış iktidarın mensupları kendi aleyhine bir kanun çıkarmayacağına göre?!
Hukukun bir ‘ahlâk’ı, ahlâkın bir ‘değer’i, değerin bir ‘fikir’i olmadığına göre?!
En temel mesele hâlinde; ‘iyi, doğru ve güzel’, ‘halkın görüşü’ne kurban edildiğine göre?!
İktidarı ve iktidardakileri yozlaşmaktan kurtaracak olan; sahici fikirdir.
Sahici fikir; ‘som/ asıl/ öz fikir’dir.
Som/ asıl fikir; ‘insanî öz’ü/ ‘fert hakikati’ni esas alan ve bu esasa göre şekillenen fikirdir.
Fert hakikati’ni esas alan bu fikir; ‘varlık’a, ‘oluş’a, ‘zaman’a, ‘şuur’a, ‘bilgi’ye, ‘hürriyet’e… toplam hâlde de ‘insan’a izâh getirmek suretiyle, ‘değer’i gerçekleştirecek değerler skalasını sunan ve hakikati kafa sayısına kurban etmeyen fikirdir.
Som fikir’in sunduğu âlemşümûl değerler; ahlâk üretir.
Ahlâk; hukuk üretir.
Hukuk da devleti şekillendirir.
Sahici bir fikir devletsiz olmaz.
Sahici bir devlet de fikirsiz olmaz.
Sebep ve netice hâlinde birbirini üreten, birbirinden beslenen, birbirini sevk ve idare eden devlet ve fikir; tıpkı hayat gibi dinamik olmak ve tıpkı ‘değer’ gibi her ân gerçekleştirilmek ister.
Değer, ahlâk ve hukuk üretip, toplam hâlde ‘ideal devlet’i şahsında temsil eden ve her dem dinamik olan SOM FİKİR; yozlaşmaya engel olduğu için Leviathan’ın ve unsurlarının düşman olarak gördüğü fikirdir!
SOM FİKİR; âsi ve hain ilân edilip, idam kararı verilen fikirdir!
SOM FİKİR; 16 yıldır esir tutulan fikirdir!
SOM FİKİR; işkence altında tutulan fikirdir!
SOM FİKİR; Leviathan’la mücadele hâlindedir!
SOM FİKİR; Tanrı, insan, hayvan ve makine karışımı bir varlık olan Leviathan’a karşı hükmünü yürüten fikirdir!
***
Câri devlet ve sistem anlayışının daha bir sorgulanmasına vesile SOMA’daki göçüğün altında kalan; sadece maden işçileri değildir!
SOMA’daki göçüğün altında kalan; SOM FİKİR’e düşman olup, Leviathan’da cisimleşen yozlaşmış devlet anlayışıdır!
SOMA’daki göçüğün altında kalan; SOM FİKİR’e düşman olup, ‘değer’den, ‘ahlâk’tan, ‘insanlık’tan, ‘vicdan’dan, ‘devlet terbiyesi’nden nasiplenmeyen, her şey bir tarafa, ölülerin sayısını BİLE iğrenç bir şekilde psiko-politik süreçlerin mezesi yapan ‘devlet adamı’ prototipidir!
SOMA’daki göçüğün altında kalan; SOM FİKİR’e düşman olup, hakikatin ırzına geçilmesi süreci de demek olan psiko-politik süreçleri yöneten medya anlayışıdır!
***
SOMA’daki göçüğün altından çıkan; o şartlarda BİLE nezâket gösterip, “çizmemi çıkartayım mı, sedye kirlenmesin?” diyen Murat Yalçın’dır.
SOMA’daki göçüğün altından çıkan; o şartlarda BİLE fedakârlık ahlâkı sergileyip, “beni bırakın Mahmud’u alın, onun karısı hamile” diyen madencidir.
SOMA’daki göçüğün altından çıkan; onlara bu nezâket ve ahlâkı veren Anadolu irfanı’dır.
SOMA’daki göçüğün altından çıkan; Anadolu irfanının sistematize edilmiş şekli olup, ANADOLUCULUK’u davalaştıran SOM FİKİR’e tâbi devlet ihtiyacıdır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>