Özgüven Patlamasına Değil Özeleştiriye Muhtacız

8 Eylül 2014 admin
2012 güzünde, Boğaziçi’nde İslamcılık ve özeleştiri pratiklerini merkeze alan bir atölye çalışmasıgerçekleştirmiş, Mehmet Efe’nin Mızraksız İlmihal‘i merkezinde eleştiri ve özeleştiri literatürü üzerine konuşmuştuk. İsmail Kılıçarslan’ın geçen ay sonu yazdığı Çok Sıkıldım başlıklı metin, gadre uğramış bir (öz)eleştiri denemesi olarak bu tartışmanın devamıyla okunabilir mahiyette bir aks-i seda yarattı. AKP İzmir Gençlik Kolları Siyasi ve Hukuki İşler Başkanı Uğur Geyik Biz Daha Çok Sıkıldıkbaşlıklı bir cevapla, Kılıçarslan’ın eleştirdiği hemen tüm meseleleri savundu ve “titreyin ve kendinize gelin” diyerek fuatavni raconu çekti. Cemile Bayraktar, topuk pasını kaçırmayarak, kendi kişisel kırgınlıklarını masaya döküp tartışmayı başka bir köşeye şutladı.
Aslında Kılıçarslan’ın bu mahiyetteki yazıları yeni değil, seçimlerin hemen akabinde Küs Değil Kırgınızbaşlıklı yazısında da AKP’nin dikotomik politikalarını ve kalkınma siyasetini eleştirmiş ve başka bir politik tahayyül talep etmişti. Kılıçarslan’ın yazıları taranırsa, irili ufaklı, Hilal’in Taraf‘taki sözde muhalif çıraklık devrini andıran eleştirel parçalar bulunabilir. İsmail’in içeride ve mahallede konumlanarak üretmeye çalıştığı bu bir tür eleştirinin karşılaştığı cevap ise oldukça sert. Bu şiddete karşı İsmail, eleştirel pratiğini “sorun-eksik-hata olarak gördüğüm her neyse onu dümdüz ve sonuçlarını hesaba katmadan söyleyebilmek” olarak açıkladığı bir tür özürlü cevap dahi kaleme aldı ve Uğur Geyik’e de sert yanıtlar geliştirdi. Görünen o ki tartışma devam edecek, epey su götürecek. Pek muhtemeldir ki bu hatta ısrar ederse, İsmail gazeteden şutlanacak, belki de bir serbest fırkada yerini alacak.
Mehmet Efe’nin metni ve kişisel biyografisi, eleştiri ve özeleştiri pratiklerinin yeri ve ehemmiyeti, benim için kişisel bir referans noktasıdır. Efe, henüz 80’lerin sonunda Türkiye İslamî hareketinin içinden, durmakta ısrar ettiği mahallesinden, “buradayız” diye haykırdığı yerden bir özeleştiri üretmeye çalışmış, mahallesinde, mücadelesindeki sorun ve tıkanıklıkları cesurca tartışmaya açmış, epey de hedef olmuş, sosyal şiddete maruz kalmıştı. Efe’nin açtığı hat bizi itirafçılığa değil, ıslaha ve inşaya götüren sahih bir hattır. Bakiyesine mirasyedi olduğumuz tüm öncüler gibi. Efe’nin farkı, bunu şahsî ve muhterem bir pencereden yapabilmesi, tekil ferdlere düşen mesuliyetin altını çizebilmesindeydi. En mühimi de, sözünü hesap gütmeden söylemesi, kimseden sakınmayıp icazet almayışıydı. Öyle ki zamanın MGV’sinde kurum eleştirisi yapıp abilere, hocalara sektirebiliyor, üstüne üstlük zamanın MGV’si de Efe’nin bu sözlerine kulak verebiliyordu.
Geçen yirmi yılda çok şey değişti. Hesaplaşılmayan yaralar, hesabı sorulmayan yaralarımız kangren oldu, çürümeye yüz tuttu. AKP hegemonyası, 28 Şubat’ın tasfiye ettiklerinden artakalanlar üzerinde yükselirken, bu cerahate de mahfuzdur. Kılıçarslan’ın etmeye yeltendiği kelam, tam da bu cerahatin artık pansuman tutamayıp baş vermesindendir. Meksika Sınırı‘ndaki kültürel İslamcılık performansıyla epey prestij yapan, bugüne kadar iktidar içi bir muhalefet yürüten ve çıtayı AKP’nin amiral gemisi Yenişafak‘ta yazmaya kadar yükselten Kılıçarslan’ın ne olup da bu yazıyı kaleme aldığına kafa yormak, yazının ne dediğinden çok daha mühim bana kalırsa. Zira insanların ne diyebildiği, esasen ne hissedebildikleri, neyden müteessir olduklarıyla alakalı biraz da.
AKP’nin tam da 15 yıl önce olduğu gibi yeniler ve eskiler ayrımı yaşadığı, Davutoğlu üzerinden partinin yetişmiş değil, kendi yetiştirdiği bürokrat ve teknokrat taifesinin pozisyonlar için salya akıttığı bir ortamda, Kılıçarslan’ın lacivert takımları paspas eden çıkışı, tabii ki fincancı katırlarını ürküttü. Aktrollerin boş durmayıp Kılıçarslan’ı hedefe oturtması, Hilal Kaplan’ın onları korumaya alan kendi tabiriyle “pedagojik” (sözde) eleştirisiyle ateşi körüklemesi, Cemile Bayraktar’ın elinde tuzluğuyla koşturması, bunun gündelik bir tartışma olarak kalmayacağına delalet kanımca.
İtikadımca, özeleştiri pratiği, itikadımız olan “La” şiarının vacibi olan karşı olmak, karşı durmak, karşı çıkmak amellerinin kuvve-i asliyyesini oluşturuyor. Diğer bir deyişle, hayır diyemeyen, muhalefet edemeyen kulun, nefsine “La” demesi, dünya nimetlerinden yüz çevirip ahiret inancıyla bu dünyada cehd ve cedel etmesi pek de mümkün değil. Tam da bunun için özeleştiri, cihad-ı ekber olarak asgerini kuracak bir pratik, muvahhid bir tavır olarak ciddiyet arz ediyor. Dolayısıyla eleştirmekten bahsederken, meselenin bir tür ego yarıştırmak, nefsini okşamak, birilerinin sırtına çıkıp kendi şampiyonluğunu ilan etmek değil de hakikat arayışında bir adım atmayı murad ettiğimizi ne kadar vurgulasak az.
Peki Kılıçarslan’ın çabası burada neye karşılık geliyor? Hilal’in hakikati söylemekten uzak, devlet gibi konuşup söyleyen, iktidarı tahkimden öteye geçemeyen söylemine karşın, Kılıçarslan’ın tavrı, hakikati cesaretle telaffuz etmeye dair bir çaba. Üstelik bunun hükümetin amiral gemisinde, itirafçılığa soyunmadan, mahalle içinde kalmaya çalışarak üretilmesi ayrıca kıymetli. Geçtiğimiz yıl bu tartışmanın öncülü sayılabilecek Eski İslamcılar / Yeni Gençlerbaşlıklı bir yazı kaleme almış Ayşe Böhürler’in benzer eleştirilerini AKP MKYK’sında sarfıyla tasfiye edilmesine bakarsak, bu hattı tutanların akıbetlerinin çok hayr olduğu da söylenemez. Kılıçarslan’ın en az on yıl geç kalmış yazısının benim için kıymeti de biraz buradan galiba. Mahallede bir hak söz yükselme kapasitesi tarumar olmuş, her tür karşı söz bastırılmış, kurumlar cayır cayır beyin öğütür, kuşakdaşlarımız, gencecik kardeşlerimiz mızraklarının ucuna geçirdikleriyle bizi hedefe koyarken, insan bir söz görünce böyle kıymete biniyor galiba biraz.
Uğur Geyik ve Hilal Kaplan’ın Kılıçarslan’a karşı Ak Gençlik müdafaasında başat imge, özgüven. Reis’in Kızılcahamam’da “Biz millete özgüvenin iade ettik” derken kastettiğiyle aynı yere karşılık geliyor. Her tarafı ofsaytla dolu, yamalı bohça bir tarih okumasından müteallik bu özgüven, ne yazık ki hayırlı amel değil, kibirli zulüm üretiyor. Bunun en rahat izini sürebileceğimiz kültürel ve sosyal alanlarda, kermesçilikle trollük dışında üretilmiş pek bir değer olmayışı, bence vaziyetin en kestirme göstergeleri. Onlarca farklı gençlik kurumunu, AKP şemsiyesi altındaki yayınları, vakıf ve dernek faaliyetlerini takip etmeye çalışıyorum. Buralara gidip gelen insanlarla temasım, hukukum var. Hepsinde ortak mesele aynı, son derece niteliksiz ama tonla iş yapılıyor, ama sadece “iş”, profesyonel, ticarî işler. O kadar. Ruh filan hak getire. Niyet okuyuculuğuna hiç girmeye gerek yok. Basit siyasal iktisat eleştirisini devreye soktuğumuzda, mal meydana çıkıyor zaten.
Ortaya çıkan tablo şaşırtıcı değil. Zira ihtiyaç duyduğumuz özeleştirinin zerresi yokken, neoliberalizmin sınırtanımaz politikalarına şişirilmiş özgüvenler değil, cesur özeleştirel özneler mukavemet edebilir, ilahi kelamın kavgasını sürebilirler. Kendinden emin, kendi hakikatinden şaşmaz, kendine tapan ferdin ameli, kendinden olmayan için hayırlı akıbet üretebilemez. “İman edenler, iman ediniz” buyuruluyorsa, şüphe ve soru müminin heybesinin yitik malı olmalı. Kendinden mutlak emniyet, geri dönülemez hatalar, zulümler, felaketler demek. Kendine sormak, daha fazla sormak yapacaklarımızdan değil, ancak hatalarımızdan, kendimize ve başkalarına zulümden eksiltir. Sormak, sorgulamak, tartışmak, eleştirmek, diyalektik, Marksist bir fantezi değil, iman ve amelimizin bir imkânı olarak, tam da bundan ötürü mühim ve elzem bizim için.
Özgüven patlaması, iktidarlara mahsus bir zalimlikten başka bir şey üretmiyor. Bizi mazlum, mağdur, madun edenler de tam da bu özgüvenle malul, kibirli, mutlak hakikatlere bağlı, kendinden başkasına itibar etmeyen egemenler idiler. Dermanımız, onları taklitte değil, kendimizle hesaplaşmakta, bir hesap verme ve hesap sorma itikadını yeniden inşadadır. Sömürge sonrası eleştirisinin dağarcığımıza eklediği ne var ki Kemalizm’in tasfiyesiyle artık tedavülden kalkan, kalkması gereken bu kırılmış özgüveni tamir söylemini acilen terk etmek şart. Kırılganlıklarımızın tamiri, yaralarımızın tedavisinin yolu daha fazla özgüven pompalamaktan değil, hata ve günahlarımıza doğru dürüst gözlerle bakmaktan ve bunları hep beraber telafiye kafa yormaktan geçiyor.
Falsolarını, defolarını, hafıza yoksunu liberal iyimserliğini bir yana bırakarak, kimin dediğine bakmaksızın, fakat ne dediğini önemseyerek, Kılıçarslan’ın dedikleri odağında birkaç kelam etmeye çalıştım burada. Bağcı dövmek değil, üzüm yemek niyetiyle, taş üstüne taş koymak, bir hat oluşturmak gayesiyle. Sürç-i lisan ettiysek affola…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>