Ömer Kamil Kartal ile Sendikal Hareket ve Bedaş Direnişi

9 Şubat 2013 admin

İştirakî: Aslında BEDAŞ Mücadelesi’ni konuşmak istiyorduk ama şimdi daha çok sendikal harekete ilişkin bazı şeyler konuşmak daha doğru. İşçi arkadaşlarla mücadele deneyimlerini ve süreci anlatmalarını isteyeceğiz ama önce sizin gözlemlerinizi, hangi aşamalardan geçti vs. sürecini anlatırsanız…
Ömer Kamil Kartal(*): Aslında görünmeyen ama Türkiye’nin neredeyse her tarafında BEDAŞ’a benzer bir süreç yaşanıyor. Bugün enerji sektörüne baktığımızda, diğer sektörlerde olduğu gibi; sağlıkta olduğu gibi mesela… Enerji sektöründe de bugün istihdam edilen personelin önemli bir kısmı kendi içlerinde statü farklılığına uğratılmış ve bir tarafta 657’ye tabi unsurlar, bir tarafta 399’a tabi unsurlar, bir tarafta sözleşmeli çalışanlar, bir tarafta taşeron şirketler üzerinden çalışan farklı statülerde unsurlar… Aslında bir zincirleme işbölümü içerisinde birbirini tamamlayan işleri birlikte yapmalarına rağmen, sermayenin bu neoliberalizm diye tabir ettiğimiz sürecin ortaya çıkarttığı yeni yönetim teknikleri, yeni üretim ilişkileri düzeyinde bir parçalanma süreci, üretim ilişkilerinin parçalanarak bir güvencesizleştirme yaklaşımlarını bu memlekette yirmi yıldan fazladır uygulamaya başladılar. Ama esas son on yılda, özellikle AKP iktidarı ile birlikte başta kamu olmak üzere ve diğer özel sektörlerde de bir güvencesizleştirme furyası, bir taşeronlaştırma furyası gündeme geldi. Enerji iş kolunda da bu farklı statülerdeki çalışma biçimi öyle noktaya geldi ki bugün %80’ine yakını artık taşeron şirketlerde… Yani asıl işin kendisi mevcut yasalara rağmen, yani bu devletin kendisinin koyduğu yasalara rağmen; kendisi tarafından kendi koyduğu yasaları ihlal ederek, yasadışı biçimde asıl işi de taşeronlara paylaştırarak, aslında ciddi anlamda yukarıdan aşağıya bir rant bölüşüm sistemi oluşturdu. Enerji sektörü fazlasıyla bu sistemin içinde kendisini buldu. Bu sistem, aslında birkaç yaklaşımla kendini çok daha net göstermeye başladı. Bunlardan bir tanesi örgütsüzleştirmeyi getirdi, ikincisi özelleştirmenin önünü açtı; özelleştirmeleri kolaylaştırdı. Üçüncüsü iş kazalarını son derece arttırdı. Dördüncüsü ücretli üzerinde ciddi bir baskı oluşturdu ve bütün kazanılmış hakları budadı. Ciddi anlamda bir sabit ücretle tabi kılındı. Sabit ücret de asgari ücretle belirlenen bir biçime dönüştü. Yani asgari ücret üzerinden (asgari ücret %20, %30, %50 gibi) yapılan işe de bakılarak, örneğin; enerji iş kolunda bugün taşeron şirketlerde çalışan arkadaşlarımızın tamamı teknisyen-tekniker arkadaşlarımız… Yani nitelikli bir iş kolu… Doğal olarak aynı işi yapan kadrolu diye tabir ettiğimiz arkadaşlarımız ortalama, totalde; aylık sosyal haklarıyla, ikramiyeleriyle birtakım şeylerle ortalama 2500-3000 lira civarında ücret alırken; bu arkadaşlarımız 1100-1200 liraya mahkûm edilen, hiçbir sosyal hakkı olmayan ama onun da ötesinde örgütsüzleştirilen, güvencesizleştirilen bir süreç olarak kendini ifade etti ve ifade etmeye devam ediyor. Doğal olarak böyle bir süreç aynı zamanda da enerji sektörünün; sermayenin yeni ihtiyaçlarına göre yeniden kendini yapılandırırken çalışanların da ciddi anlamda örgütsüzlüğün getirdiği bir yaklaşım içerisinde ücretlerini geriye çeken-baskı altına alan, o sermayenin ihtiyaçlarına göre yeniden şekillenen bir yaklaşımı son derecede net bir biçimde oturttular bu iş kolunda… Şimdi enerji iş kolunun diğer iş kollarından şöyle bir farkı var: Uluslararası sermaye açısından Türkiye bir enerji koridoru olarak gündeme getirildi. Ama elektrik enerjisi açısından da yani doğalgaz-petrol açısından bakıldığında; bir geçiş ülkesi olarak tasarlanan bir ülkeden, bir köprü ülke olmaktan elektrik enerjisi açısından bakıldığında çıkartıldı. Elektrik enerjisi üretim üssü hâline dönüştürülen bir programın hayata geçirilmesi süreci uluslararası sermaye tarafından gündeme getirildi.
Son on yıldır Balkanlardan Kafkaslara, Ortadoğu’dan Avrupa’ya kadar 154 ve 380 bin KW üzerinden interkonekt sistemleri gerçekleştirildi ve bir toplam bölge ülkeleri arasında elektrik enerjisi üretim üssü hâline dönüştürüldü. Bunların planlamaları yaklaşık bir 15-20 yıllık bir takım planlamalar yapıldı. Bu planlamalar içerisinde nükleer santrallerin organizasyonundan, bu Kyoto Protokolü çerçevesinde 2014’ten itibaren dünyaca yasaklanmış olan artık dünyada yapımı yasaklanmış olan termik santrallerin gündeme getirilmesine varana kadar mevcut üretilen anlık enerjinin de iki katına çıkmasını; yani şu anda ortalama diyelim 50.000 MW gibi bir enerji üretiliyorsa bunun nerdeyse 96.000 MW’a çıkartılan bir programlama gündeme getirildi. Doğal olarak da Avrupa’nın, dünyanın terk ettiği ve yenilenebilir enerji diye yeni enerji üretim yaklaşımlarını gündeme getirirken örneğin; terk ettiği teknolojiyi bize dayatan, yani termik ve hidroelektrik santrallere dayalı enerji üretimini bize dayatan bir yaklaşımı gündeme getirdi. Bu bizim ülkemizde maalesef vücut buldu ve bir taraftan doğanın tahrip edilmesi, öbür taraftan da doğanın kirletilmesi dâhil olmak üzere bu kirli enerji üretim inşa süreci son hızıyla devam etmeye başladı. Şu anda yaklaşık 100 civarında termik santral inşa ediliyor. Bunların önemli bir kısmı 30 küsuru inşaat hâlinde. Geri kalan 60-70’i plan dâhilinde. Öbür taraftan hidroelektrik santralleri hem büyük hem de suların denetim altına alınmasına yönelik, elektrik açısından ekonomik bir değeri olmayan ama suların denetim altına alınmasını da sağlayan irili ufaklı binlerce (2000’in üzerinde) HES, yani doğa katliamları diyebileceğimiz zararı gündeme getiriliyor. O arada biliyorsunuz 2 tane de nükleer santral projesi var. Bir tanesi zaten devam ediyor Akkuyu’da… İnşaat süreci başlamış vaziyette. Öbür taraftan da Sinop’ta zannediyorum önümüzdeki yıl başlayacak ikinci bir nükleer santral inşaatıyla karşı karşıya kalacağız. Örneğin; geçen hafta Birleşik Arap Emirlikleri ile imzalanan bir sözleşme var ve bu dikkatlerden kaçmış gibi görünüyor aslında. Sadece Afşin Elbistan Havzası’nda 12 milyar dolarlık bir yatırım antlaşması imzalandı. Türkiye’deki linyit üretimlerinin nerdeyse rezerv olarak %40’ına sahip olduğu söylenen bir bölgede, 5 ayrı santralin; Tufanbeyli’deki santralleri de koyduğumuzda 7 tane 1000 MW’ın üzerinde santrallerden bahsediyoruz. Bunların hepsi termik santral… Kömüre dayalı termik santral… Bunun ne kadar salınım gündeme getireceğini hepimiz birlikte hesaplayalım. Ne kadar filtre koysalar da, bacalara arıtma sistemleri kursalar da; bugün aşağı yukarı bütün termiklerde baca arıtma sistemleri olmasına rağmen hiçbir tanesi çalıştırılmıyor ve hiçbir tanesi gündeme getirilmiyor. Bir taraftan uluslararası sermayenin bu yeni yaklaşım tarzına binaen yapılmakta olan bu yatırımın, bu ülkeyi aynı zamanda enerji üretim merkezi hâline getirilmesinin bir stratejik pozisyonu var. Bu stratejik pozisyonu gördüğümüzde, Türkiye’deki toplumsal muhalefet güçlerinin de bu tür kirli enerjinin inşasını engelleyebilecek bir pozisyonu söz konusu olmadığından siyasal iktidar uluslararası sermayenin ihtiyaçlarına göre bunları istediği planlar içinde adım adım yürütüyor. Bu süreci dikkate aldığımızda, o zaman nasıl bir örgütlenme yapılmak zorundadır ki bu kadar devasa alt üst oluşum içerisinde ve ülkenin bir uluslararası enerji üretim merkezi hâline getirildiği bir dönemde Türkiye emekçileri (bu iş kolunda çalışan başta olmak üzere), önümüzdeki dönem açısından nasıl kendilerini var edecekler bu sürecin içerisinde?
İştirakî: Bu noktada “Toplumsal Hareket Sendikacılığı Anlayışı” diye bir sendikacılık anlayışı var; sizin temel aldığınız sendikacılık bunun üzerine oturuyor. Yani bir enerji üretim merkezi olup olmamasından bağımsız bir coğrafya… Her hâlükârda olması gereken ve sendikal mücadelenin toplumsallaşması ve siyasallaşması temeline oturuyor; şimdi mesela HES Direnişi’ndeki direnen köylü ile büyük kentlerde sayaç okuyan işçinin karşısında duracağı; yani sizin az önce sermaye tarafından yapılmak istenen diye bahsettiğiniz; biz öbür cephede madalyonun diğer tarafında yani işçi sınıfının, emekçilerin bu halkın bu coğrafyanın insanları sermayeye karşı mücadelesinde (bu sendikal anlayış üzerinden hareket ettiğimizde) kent hareketi, köylüler, bunları biraya getirme noktasında diğer sendikaların söylediklerinden farkı nedir? Yani mesela Toplumsal Hareket Sendikacılığı dediğimizde bu sınıf sendikacılığından başka bir anlam mı ifade ediyor?
Ömer Kamil Kartal: Aslında kendi içinde sağlam bir anlamı var. Şöyle; aslında bir taraftan sınıf sendikacılığını ifade ediyor bir taraftan da dünya ölçeğinde yaşanmakta olan bu neoliberal politikaların ortaya çıkarttığı sonuçlara karşı da sınıf hareketinin yeniden kendini dizayn etmesi, yeniden kendini organize etmesi doğrultusunda artık sadece geçmiş sanayi proletaryasını baz alarak; sanayi proletaryası yaklaşımı içerisinde mücadele etme şansının ortadan kalktığını söyleyen bir anlayış.
İ: Kapitalizmin başka araçlar oluşturduğu yani işçi profilinin bizim geçmişte algıladığımız anlamın dışına çıkmaya başladığı, fabrikadaki üretimden gelen güçten çok; örgütlülükten gelmeye başlayan bir anlam ifade etmeye başladığı, bin kişinin çalıştığı yerde artık onar kişinin çalıştığı, yüzlerce taşeronlaşmış- parçalara bölünmüş, bütün kazanılmış hakları gasp edilmiş küçük gruplar hâlinde asalakların oluşturduğu küçük küçük paylaşılmış bir sistem oluşuyor. Yani sizin az önce bahsettiğiniz, Enerji-Sen içerisinde o farklı statülerde işçilere ayrıştırılmış ve birbirine rakip hâline getirilmiş biçimiyle; biz on sene öncesinde bile biz sadece “işçi memur ayrımına hayır” diyorduk. Şimdi o ayrım on katına çıkmış durumda. Yani aşama aşama o kadar parçalara bölünmüş ki bunların bütünselliği içerisinde, yani bu Toplumsal Hareket Sendikacılığı demek sınıfsallıktan azade bir şey değil…
ÖKK: Şimdi burada temel aldığımız bakış açısı emek ve sermaye çelişkisi ise bu çelişkinin ne tarafında durulduğu önemli. Eğer biz bu çelişkide emeği temsil ediyorsak ya da emeğin mücadelesinin örgütlenmesi zorunlu ise bu zorunluluktan hareketle Türkiye’deki sınıf hareketi ile Türkiye’deki sendikal hareketi birbirinden kopartan bir yaklaşımla hareket etme şansımız yok bizim. Oysa pratik uygulamalara baktığımızda sınıf hareketi daha siyasallaşmış bir süreç olarak hep önümüze getirildi, sendikal harekette işçilerin ekonomik-demokratik haklarını koruyan daha legal örgütler hâlinde hep lanse edildi. Sonuç itibariyle “sistemin araçlarıdır” şeklinde hep gündeme getirildi ve doğal olarak da “sınırlısın” dendi. Yani “sen işte siyasetle uğraşma, iktidarla uğraşma senin derdin işçilerin ekonomik, demokratik haklarını büyütmek, geliştirmek ve korumaktır”. “Belli kesim” tarafından görüldü ki artık birincisi; mevcudu korumak güdüsü ile hareket ederek böyle bir sürecin inşa edilmesi mümkün değil. İkincisi eğer işçiler, emekçiler, üretim ilişkileri içerisinde yer alanlar, iktidar perspektifiyle hareket edecek bir sınıf hareketi içerisinde kendilerini bulacak kanalları, araçları ve gereçleri, mücadele algılama yöntemleri ile buna müdahale etmedikleri takdirde zaten var olanı koruma şansına da sahip değiller. Doğal olarak bu bir sınıf mücadelesi ise -ki emek ve sermaye çelişkisinden bahsediyoruz- o zaman bu sınıflar mücadelesi kendi meşrebi içerisinde kıran kırana yürüyecek bir mücadeledir. Bunun aksini söylemek bugün sayısı 27 milyonu bulan çalışan kitlenin 600.000’inin sendikalaştığı, o da kamu iş yerlerinde ağırlıklı olarak kaldıkları bir sonuçla bizi karşı karşıya bırakmaktadır. Doğal olarak biz Toplumsal Hareket Sendikacılığı anlayışı derken, bunu bir sınıf mücadelesinden kopartarak, bunu sendika alanına (yani sendika dediğimiz şey sonuç itibari ile bu mücadelenin bir aracı) bu aracı bir farklı yaklaşım tarzından ziyade bu sınıflar mücadelesine müdahale edebilen gerçek araç hâline dönüştürmek gibi bir tarihsel sorumluluk taşıyor.
İ: İşçilerin bir iktidar sorunu olduğu gerçeğini görmesini sağlayacak araçların yaratılması gerekiyor. Mesela mevcut örgütlü sendikalı işçi sayısı belli. Bu işçilerin dışında kalan örgütsüz bir potansiyel var. İşçi sınıfının örgütlü kesimi örgütsüzler tarafından tehdit edilen bir kolla belli potaya sıkıştırılmış durumda özellikle 80’den sonra; bugüne kadar elde ettikleri kazanımlar bir bir ellerinden alınıyor. Şimdi burada bir sendika siyaseti ilişkisi ile ilgili bir sıkıntı var. Sendikaların siyasetle kurdukları ilişkilerde, sınıfın bütün sahipliğini onun ortak taleplerinden öte siyaseti kendi araçlarıyla yapmayan, siyasal yaklaşımları sendikaya ikame ettikleri noktada, KESK örneği malum, nasıl tırpanlandığını ve yok olduğunu görüyoruz. Bu durumu nasıl değerlendirirsiniz?
ÖKK: Bu konuda biz çok rahat bir sendikayız, anlayış olarak da öyleyiz. Biz bu direnişi 208 gün sürdürdük, 7 ay süren bir direniş yürüttük. Bu direnişi Türkiye’de ortaya çıkmış bütün toplumsal sorunlara ilişkin her zaman istikrarlı bir biçimde yürüttüğümüz eylem ve etkinliklerde Türkiye gündemine ilişkin söylenmesi gereken her lafı söylemekten imtina etmedik. Kürt sorunu, cezaevlerindeki açlık grevleri, iş cinayetleri başta olmak üzere… Siyasal iktidarın emekçi unsurlara ya da Türkiye halklarına karşı uyguladığı bütün olumsuz yaklaşımlara karşı söylenmesi gereken her lafı basının önünde de, işçinin içinde de söylemekten asla imtina etmedik. Sadece şöyle bir güdüyle hareket etmedik: “İşçiler işten atılmış, bizim derdimiz bu, işçilerin işe geri dönmesidir, gerisi bizi ilgilendirmez”. Böyle bir şey yok, bu hayatın gerçeği de artık. Türkiye gibi bir ülkede asla buharlaşan bir şey de değil. Esas sorunun cevabı şu: Eğer bugün sendikal hareket, siyasal mücadele ile sınıflar mücadelesi dediğimiz şeyi içselleştirmezse ama orada bir ince çizgi var bu ince çizgiye de dikkat ederek, sonuç itibarı ile bu sınıf hareketi ve onun bir aracı olan sendikalar politik bir örgütlenme değildir. Ancak bugünün nesnel koşullarında politik görevleri üstlenebilen, yeri geldiğinde de onu mücadelesini vermekten imtina etmeyen bir yaklaşım tarzını da asla ve asla gündeme getirmekten kaçınmayacaklardır. Kaçındıkları andan itibaren o zaten sistem içi bir araç hâline dönüşür. Bu ince çizgiyi neden söylemek zorundayız: Bir; sonuçta sendikalar en geniş anlamda ne kadar sivil bir örgüt olduklarını söylersek de söyleyelim -ki böyledirler- ama aynı zamanda da kitle örgütüdürler. Yani kendisi için sınıf olma bilincine ulaşmamış, kendiliğinden sınıf olan unsurları çok farklı siyasal yönelimlere, kültürel yönelimlere farklı bir takım pozisyonları içinde barındıran bir toplumu da sevk ve idare etmekle mükellef olan araçlardır aynı zamanda… Bunu yaparken, o topluluğun kendi nesnelliğini gören ama o topluluğun kendi görmediği çıkarlarını da, onu göstermekten imtina etmeyen bir yaklaşım tarzı sergilemek zorundadır. Yani örneğin MHP’lisi, AKP’lisi var diye -biz bir kitle örgütüyüz sonuç itibarı ile- işte o sendikanın üyeleri arasında bu düşüncelerde adamlar vardır diye sendika erklerini gündemde tutan arkadaşlarımızın ya da kadroların, onların pozisyonlarına göre mi davranacaktır, bakış açılarına göre mi, yoksa sınıfın toplam çıkarlarının gündeme getirilmesinde söylemesi gereken lafları aynı zamanda pratiği organize etmekten imtina mı edecektir yoksa üzerine mi gidecektir? Çünkü kendisi için sınıf olma özelliğini kavramamış kitlelere karşı sınıf bilinci taşıdığını iddia edenler; o kendisi için sınıf olma özelliğini kazanmamış arkadaşları ya da kitleler adına sınıflar mücadelesini yürütmekle mükelleftir. Zaten öncülük ve önderlik dediğimiz şey buradan kaynaklanır.
İ: Yani burada görevi tek başına sendikalara yükleyeceğimiz bir durumdan bahsetmiyoruz.
ÖKK: Değil tabii, bir başka şey daha var: Bir de Türkiye gibi kapitalizmin bugünkü uygulama şekillerine baktığımızda, özellikle bizim gibi ülkelerde, üretim ilişkilerinin ciddi anlamda parçalandığı bir sürecin gündemde olduğu bir dönemde, konjonktür diyebilirsin buna, başka bir şey diyebilirsin ama böyle bir dönemde sınıf hareketi kendini sermayenin söyledikleri ile sınırlayan ya da siyasal iktidarın söyledikleri ile sınırlayan bir yaklaşım tarzı ya da onun çizdiği alanda oynayan bir yaklaşım tarzı sergileyemez. Sergilediğinde zaten vermekte olduğu mücadelenin başarı şansı söz konusu değil.
İ: Bugüne kadar elde ettiği kazanımları kimse durduk yere bahşetmemiştir dolayısıyla buna bir bedel ödenmiştir ve kazanılmıştır ama ardından gelen bilinç şunu da görmek durumunda: O kazanılmış hakları korumanın yolu dondurmak, olduğu yerde bırakmak değil, daha fazlası için mücadele etmek; yani bu olmayınca zaten iş durağanlaşıyor. Yani mesela işte hakem kurullarında, şurada burada bir dünya ayak oyunuyla o kaldığın yerde duruyorsun. Mesele “yetki” meselesine gelip dayanmış… Yüzlerce binlerce belki daha fazla yüz binlerce üyesi olan sendikalar, şu anda küçük bir farkla o mevcut hükümet yanlısı sendikaların yanında yetki kaybettiler…
ÖKK: Zaten bizim handikabımız şu: Yani bu bizde bir biçimde bilinçaltında içselleştiriliyor da… Sözleşme sürecine fazla müdahale edersen, siyasal iktidara zaten %3, %4 verecek falan… Hakikaten de öyle yani pratik sonuçlar itibarı ile baktığında. Ama bugün gelinen noktada başka bir gerçeğimiz var bizim. Bugün 26-27 milyon kitlenin yaklaşık 12 milyonu asgari ücret ve altında çalışıyor. Bunların yaklaşık 14 milyonun dışındakiler kayıt dışı çalışıyor. Burada bir toplu sözleşme pazarlığından ziyade, günlük ihtiyaçlarını temin edecek ücreti alma mücadelesi ile bir toplum sözleşme mücadelesinden çok daha fazla önem kazanmış hâle geliyor. Bir tarafta 400-500 bin kişi toplu sözleşmeli süreçten öyle ya da böyle -o da kamuda ağırlıklı- yaşarken, yani oradan faydalanırken, öbür taraftan milyonlarca insan milyonlarca emekçi ertesi günü “karnımı nasıl doyururum” telâşı içinde yaşıyor. Aslında milyonlarca insanı ilgilendiren asgari ücret meselesinde biz asgari ücretin daha ne olduğunu, nasıl olması gerektiği konusunda bile sendikalar olarak adım atamıyoruz. Bakın biz bu asgari ücretle ilgili Dev Sağlık-İş’in bakanlıkta bir mücadelesi oldu, pankart asıldı, işgal edildi, kamp oldu, gazlandık, bombalandık. Açın bakın, programa bakın 3.3’tü 4 nokta bilmem kaça çıktı. Yani 1 puan arttırabilmek için bile sokağa çıkmak, kavga etmek; oysa oradan gelen para 28 lira veriyorlardı, 38 liraya çıktı. Şimdi o 10 lirayı almak için bile dişe diş bir mücadeleyi sermayeye ve devlete karşı vermek zorundasın bu ülkede artık…
İ: Bünyesi çok daha müsait mevcut bunu (sayısal anlamda da) sağlayabilecek hâldeyken, bunun için kıl kıpırdamıyor. Siz yapmışsınız ya bu bahsettiğiniz şeyi onların yapmaması başka bir şeyi oluşturuyor burada. Türk-İş için şu anki uygulamasına bakın mesela, tamamen uzlaşmacı bir çizgiden yürüyüp gidiyor.
ÖKK: Uzlaşmacı da değiller aslında; yani tabi orada da özür dilerim, belli konularda uzlaşabilirler itirazım yok. Yani geleneksel sendikal hareketin ortaya çıkarttığı temel sorunlar vardır ve bu sorunlar da belki ötelemek için uzlaşabilirler fakat burada uzlaşma falan yok. Burada resmen sınıf hareketinin toplamını peşkeş çeken, siyasal iktidarın toplam istemlerine peşkeş çeken bir yaklaşım tarzı var. Kürt’sün, PKK’lisin ya da başka bir şeysin… Yani asgari ücrete yürüdüğünde muhalifsin, muhalifsen suçlusun, kıdem tazminatı için yürürsen muhalifsin, muhalifsen suçlusun. Şimdi onların bize suçlu olarak bakmaları bizi enterese mi edecek yoksa asıl suçluların onlar olduklarını ve aslında bu hayatı üretenlerin hak ettiklerini ve kendi mücadeleleri ile alabilecek bilinci ile ve onun meşruluğuyla hareket etme cesaretini ve bilincini biz açığa çıkartabilecek miyiz? Bütün mesele bu. Yoksa öbür türlü Türkiye’de milyonlarca insanın güvencesizleştirildiği ve giderek var olanın da güvencesizleştirilme sürecine; doktorundan, profesörüne avukatından bilmem nesine kadar herkesin, bugün inanın öyle bürolar kuruldu ki 50-60 tane avukatın çalıştığı, 1000-1500 liraya avukatlar çalışıyor. Enerji iş kolunda 1100 liraya elektrik mühendisi çalışıyor, sözleşmeli öğretmenler çalışıyor. Bütün toplumu üretim ilişkileri içerisinde ister reel, ister bilgi, ister hizmet anlamında hangi üretim ilişkisi içerisinde olursan ol seni güvencesizleştiriyor. Güvencesizleştirmek ne demek: Bir kere hepsinden seni kendi üretim ilişkisi içinde bulunduğun alandan kopartıyor. Yani seni o alana yabancılaştırıyor. Çünkü sen güvencesiz çalışmaya başladığın andan itibaren yarın başka bir yerde bir lira daha fazlaya bir iş bulursan nasıl kaçarım hesapları yapıyorsun ve doğal olarak kendi iş yerine yabancılaşıyorsun. Orada “o işi en iyi şekilde yapayım, o iş benim işim” diye; aynı zamanda bu işi yaparken de bunun karşılığını almak için mücadele vereyim diyen bir bilinçten ziyade, bu ücretlerle de “Allah kahretsin başka iş bulamadım, mecburum çalışayım da daha iyi bir iş bulursam kaçayım” diye bakıyorsun birincisi bu. Bu ciddi bir sorundur, çok önemli bir sorun.
İkincisi, bir başka ciddi tehlike var: Aslında bir dinamizm bu ama siyasal iktidar açısından bir tehlike var. Nedir: Bu 26 milyon civarında (devletin resmî kayıtlarında) üretim ilişkilerinde çalışan insanların yaklaşık %70’inin yaş ortalaması 30 yaşın altında. Müthiş bir genç nüfus var. Bu genç nüfus örgütlü bir hâle geldiğinde siyasal iktidar, bu kadar bu kitleleri zapturapt altına alabilir mi? O zaman o kitlelerin örgütlenmesinin önünde siyasal iktidarlar açısından ya da sermaye açısından en büyük yapmaları gereken şey ne? Bunları güvencesizleştirmek. Güvencesizleştirmek örgütsüzleştirmektir. Hakkını hukukunu aramayan insan haline dönüştürmektir. İş yerine ve yaptığı işe yabancılaştırmaktır. Aynı zamanda iş kazaları artıyor, maliyet unsuru çünkü… Maliyet unsuru olarak görülüyor, işte en son örnek Kozlu. Yani doğal olarak buradan soruna baktığımız andan itibaren o zaman biz bu geleneksel yaklaşım tarzı ile bu işin altından kalkmak mümkün değil. Ben açıkça söylüyorum bunu bağıra bağıra: mevcut sendikal yapılar parçalanmalıdır ve ortadan kaldırılmalıdır.
İ: Şöyle devam edelim: Bu toplumsal hareket ya da bizim sınıf sendikacılığı diyeceğimiz, rahatlığıyla yapılması gerektiğini söylediğiniz şeyin tek ayağı da sendikal mücadeleyi yürütmüyor tabii…
ÖKK: Ayrıca Türkiye deki bu sorunların altından tek başına sendikal mücadele ile kalkmak malum değil.
İ: Tarihsel süreçlerde sadece bu topraklarda değil başka coğrafyalarda, başka ülkelerde de benzer örgütlenme yöntemleri, yolları, metotları deneniyor. Yani işçi sınıfının “öz örgütleri”; mesela Konsey, Komite, Sovyet biçiminde çeşitli örnekler var. Ama bunlar daha çok mevcut toplumsal koşullar oluştuğunda, o coğrafyanın işçi sınıfı tarafından birilerinin organize ettiği, örgütlediği bir hareket olmaktan sonra, sınıfın kendi kendine, kendi iradesinin öne çıktığı, birdenbire toparlandığı koşullar altında gerçekleşiyor. Bizde sendikalizmin ötesinde, sendikal mücadelenin dışında bir araç olarak bu tür yol, yöntemler, bu toprakların kimyasına uygun, insan profiline denk gelecek yöntemler mümkün olabilir mi?
ÖKK: Mümkün. Zaten bu ülkede çok ekstrem gibi görülse de aslında uygulanıyor. Yani çeşitli çevreler kendi meşreplerince kendi bulundukları yerlerde, alanlarda gücü yettiğince çeşitli biriktirme süreçleri, çeşitli deneme süreçleri falan yaşıyor. Örneğin biz çok uzun bir zamandır, bizim Toplumsal Hareket Sendikacılığı Broşürünü(**) çıkarttığımız an (ondan da önce); o broşür bir çalışmanın üzerine bir pratik faaliyetin üzerine hatta 80 öncesi bizim sendikal mücadele geleneğimiz İşyeri Konsey Örgütlenmeleri üzerine oturmuş bir gelenektir. Bunun başlangıcı da Çeltek’tir. Yeraltı maden işçileri çalışmalarıdır… Şimdi o çalışmaların bize bıraktığı çok ciddi miraslar var, çok ciddi deneyimler, birikimler var. Örneğin; 1980 sonrası Türkiye’de yine enerji iş kolunda bakın bu özelleştirme karşıtı mücadelelere, bu AKTAŞ özelleştirmesinde bizim verdiğimiz bütün mücadeleler İşyeri Komite Konseyi Örgütlenmeleri ile yürütülmüştür. Biz Tes-İş tarafından defaten görevden alınmalarımızın en önemli nedenlerinden bir tanesi de işyerlerinde Komite Konseyleri kurduğumuzdandır. Komiteler vasıtasıyla sendikal faaliyet yürüttük gerekçesi ile resmi olarak görevden alınmıştık Disiplin Kurulu Kararı’yla… “Tüzükte ve yönetmenlikte yer almayan İşyeri Komite Konseyi Örgütlenmeleri ile sendikal faaliyetleri yürütüyorlar” diye… Hiç bir seçim kaybetmedik biz; bu konseyler sayesinde, İşyeri Komite Konseyi sayesinde… Görevden aldılar, yeniden seçildik, yeniden aldılar, yine seçildik. Bu defa biz kaçırınca kendimiz terk ettik. Doğal olarak bu bir gelenek ama tabi ki dünün ihtiyaçları ile (sınıf hareketlerinin ihtiyaçları arasından bakıldığında da) dünün araç gereçleri ile bugünü anlamak, kavramak pek de mümkün değil. Dünün -demin de ifade ettim- sınıf kavramıyla, bugünün sınıf kavramı; dünün kapitalizminin fiilî sınıf hareketi üzerinde uyguladığı yöntemlerle, bugün kapitalizmin sınıf hareketi üzerinde ya da emekçiler üzerinde topyekûn uyguladığı yöntemler aynı şeyler değil. Dünün üretim teknikleri ile bugünün üretim teknikleri, dünün yönetim teknikleri ile bugünün yönetim teknikleri, dünün sınıf kavramı ile bugünün sınıf kavramı arasında çok ciddi anlamda (özünde değişiklik olmamakla birlikte), ama genel hatlarıyla baktığımızda ciddi bir değişim süreci ile karşı karşıya olduğumuzu görmemiz gerekiyor. Dün uzun yıllar sınıflar mücadelesinin ortaya çıkarttığı deneyim, birikim ve kazanımlarla iki kutuplu dünyanın getirmiş olduğu (sosyal devlet vs.) çeşitli şeyler sıralanabilir. Bunun ortaya çıkarttığı bir kısmi refah pozisyonu ile ya da işçilerin yaşam standartlarıyla, bugün emekçilerin yaşam standartları sermayenin yeni uygulamaları karşısında yaşam standartlarına baktığımızda dağlar kadar fark var. Dünün sosyal haklarıyla bugünün sosyal haklarından bahsetmek mümkün değil. Dün kazanılmış bütün değerler bugün bir bir elinden alınmış ve bugün o değerleri korumaktan ve kollamaktan ziyade günlük yaşamını idame ettirebilecek koşulların yaratılması mücadelesi daha ön plana çıkmış. Dün mesela iş kazaları dediğimiz şey, yani 5 milyon işçi kitlesinin olduğu bir pozisyonla ya da üretim ilişkilerinin 2.000-3.000-5.000 kişinin çalıştığı fabrikalarda kendini bir biçimde entegre etmiş bir çalışma ilişkisi ile bugün tüm bu ilişkilerin parçalandığı darmadağın edildiği çekirdek ana kadroların bir yerde toplandığı; ama onun dışında binlerce çevresinde irili ufaklı atölyelerde nerdeyse artık işçi kitlelerinin yoğunlaştırıldığı bir süreçte aynı mücadele araçları ile aynı yaklaşım tarzıyla sermayeye karşı kafa tutmak mümkün değil. Bugün 1 ile 50 işçi arasında çalıştıran, çalışan işçi sayısının toplamı Türkiye’deki toplam çalışan işçi sayısının %90’ından fazla. Yani 26 milyon insandan bahsediyorsak bugün nerdeyse 25 milyona yakın insan 1 ile 50 işçinin çalıştığı iş yerlerinde çalışıyor.
İ: Sıkıntının herhalde başladığı yer orası. Yani sermaye, kapitalizm geçmiş mücadelelerden kendi açısından dersler çıkarmış: “Bunu atomize etmek, küçük parçalara ayırmak, kazanılmış hakları mümkün olduğunca törpülemek lâzım” bir ders mesela… “Bunları kazanılmış olmaktan çıkarıp bir bağış gibi göstermek lâzım” diyor çoğu zaman… “Ulusal istihdam stratejisi” denilen; bunları parçalayıp işçi büroları biçiminde kiralık işçiler profilleri uygun, orada böyle bir şey var. Bizim az önce bahsettiğimiz yöntemsel olarak kendimizi yenilemek, başka araçları üretmek vs…
ÖKK: Burada yöntem meselesi üzerinden BEDAŞ’a da girebiliriz. Böyle bir devasa saldırı sürecinde sınıf hareketi kendini nasıl var edecek? Bütün sorun bu. Şimdi bu soruya karşı irili ufaklı her yerde; kendiliğinden gibi biçimde, kısmî iradî müdahaleler olmakla birlikte daha ziyade günlük temel sıkıntıların açığa çıkmasıyla böyle spontane gelişen bir takım mücadele süreçleri ortaya çıkıyor. HEY Tekstil vs… Bunlar da kendi içinde ciddi sıkıntılar yaratıyor. Örneğin; bazı direnişler (en son ŞİŞECAM direnişi) işine sahip çıkma mücadelesi biçiminde gerçekleşiyor ve orada kitleselliği yakaladığında ve ortaklaştırdığı andan itibaren bölünüp parçalanmazsa, orada işçinin iradesi (sendikanın iradesinden bahsetmiyorum), bir biçimde çözücü hâle gelebiliyor. Ama işten atılmış işçinin tazminat mücadelesine dönüştürdüğünde, bunu başka bir şeye dönüşüyor. Bugün HEY Tekstil’de geldiğimiz nokta… Yani parasını alma mücadelesi… Bunu haksız bir mücadele anlamında falan söylemiyorum, kalıcılaşması ve uzun vadeye bir gelenek bırakması, kalıcı örneklemeler bırakması, biriktirme süreçleri diye tabir ettiğimiz süreçlere katkı sağlama açısından bakıldığında farkında olalım ya da olmayalım bir BEDAŞ direnişinin bir ŞİŞECAM direnişinin sonuçları geniş kitlelerin üzerinde farklı bir etki yaratıyor. Şimdi öbür taraftan çok net görülüyor ki artık: hak verilmez alınır. Bu şiarı bugüne tercüme ettiğimizde sokağı hedeflemeyen, mevcut yasal sınırlar içerisinde sendikal faaliyeti hapseden, “şunu yaparsak ceza mı alırız, şunu yaparsak bilmem ne mi yaparız,” fikriyatından kendimizi terk etmeden sendikal mücadele verme şansı yok. Orada yapılması gereken şu: Meşru musun, değil misin kardeşim. Attığın adım meşru ise ve sen tamamen kendinin haklılığına inanıyorsan; haklarının gasp edildiğine, yapılanın sermaye tarafında yanlış olduğuna ve kendi haklılığın temelinde de bunu meşru olarak görüyorsan senin yasan da her şeyin de budur artık. O zaman ben ne iş yasasına bakarım, ne toplantı, gösteri, yürüyüş yasasına bakarım. Orada bana bir eleştiri geldiği noktada tek söyleyeceğim şey şudur: Bu devlet kendi yasasına kendi uymuyor ki ben bu devletin yasalarına uyacağım. Sermayenin yaptığı şeyler zaten insan haklarına aykırı, çalışma ilişkilerine aykırı, insan onuruna aykırı. Şimdi yasadan bahsedeceksek bunlar yasa dışı değil mi? O zaman devlet kendi yasalarına uymuyorsa sermaye kendilerine hizmet eden yasalara dahi uymuyorsa, ben onların yasasına neden uyacağım? O zaman riski göze alacağız. O meşruluğun gösterecektir ki sana, pratik olarak sonuçlarına baktığımda kendi meşruluğuna dayandığında aslında yaptığı şeyin aynı zamanda da yasal olduğu ortaya çıkmaktadır. ŞİŞECAM işçileri biraz taviz vermiş olsalardı, bir hafta önce dağıtmaya girmişti polis; orada onların hepsini gözaltına alacaktı, yargılayacaktı ve onlar yasa dışı bir iş yapmış olacaktı. Peki, şimdi yasa dışı iş mi yaptılar? Yok, aslında yasal olanı yaptılar. Kendi yasalarını kendileri korudular aslında. Bu da gösteriyor ki toplumsal hareket sendikacılığı dediğimiz şey aynı zamanda kendi meşruluğuna inanan o meşruluğun gerçekleştirilmesi doğrultusunda da sokağı, gerekiyorsa devleti, gerekiyorsa sermayeyi karşısına almaktan asla ve asla çekinmeyecek bir mücadele sürecini kendi araçları ve gereçleri ile inşa etme sürecidir. BEDAŞ’a gelirsek, BEDAŞ tam bu noktada iki tane temel şey göstermiştir. Türkiye’de önemli direnişlerden biridir. Türkiye’de son yıllarda yapılan 24 saat direniş alanını terk etmeyen ender direnişlerden bir tanesidir, istisnalar hariç olmak üzere; bir iki tane direniş vardır Dev Sağlık-İş’in yürüttüğü… Yedi ay boyunca direniş alanını terk etmeyen önemli direnişlerden bir tanesidir. İkincisi; 7 ay boyunca istikrarlı olarak her hafta düzenli; hem kendi istemlerini gündeme getirirken diğer taraftan da diğer sınıf kardeşlerinin yaşadığı sorunları, aynı zamanda da ülke gündemini kesintisiz olarak gündeme getiren önemli direnişlerden biridir. Söyleviyle ve eylemi ile… Kamuoyuna, hem sermayeye, hem devlete hem de kendi arkadaşlarına… Ve hepsinden de önemlisi 7 ay boyunca ilk defa direnişe katılan işçilerin içerisinden çok önemli sayıda direngen işçiler çıkartmıştır, ilk defa sendikalaşan bir kitleyi direnişe çıkartmıştır. Bir buçuk aylık bir örgütlenme sürecinde, yani bir buçuk aylık üye olmuş işçiler 7 aylık bir direniş yürütmüştür. Bir buçuk ay önce üye olan işçiler bir buçuk ay sonra işten çıkartılmıştır ve o işçilerle yürütülen, sendikasını tanıyan ve sendikayı bilenle mücadele geleneği olan şey tamamen direnişin kendi içinde yeniden organize olmasını sağlamış ve bunun içersinden de çok önemli kadrolar çıkartmıştır. Mart ayında yapılacak Genel Kurulda da bu direnişten çıkan kadrolar bu sendikayı yönetecektir.
İ: Çok değil ama 1 yıl oldu herhalde, ilk başlangıç aşamasında maaşlarının gecikmesi ile ilgili onunla başlayan bir süreçti. Daha sonra içerideki işçiler görüşüldüğü kadarıyla, genç potansiyel… İlk dönem “bir sendika mı kuralım, dernek mi kuralım” tartışmaları yürüyordu. Farklı çevreler de burada “biz de bu işe ön ayak olalım, destek olalım” diye bir araya gelip gidiyorlardı ama bir türlü ne yapmak gerektiğine dair sendika konusunda netleşilemiyordu.
ÖKK: Asıl Enerji-Sen süreci 2005’te başlayan bir süreçtir. 2005’te Enerji Yapı Yol-Sen sendikasının bu güvencesizliğin örgütlenmesi konusunda yürüttüğü bir mücadele ile birlikte, bu iş kolunda Tes-İş tek bir sendikaydı ve tekel pozisyonunda bir sendikaydı. 2005’te 21 ildeki enerji işçileri bir taraftan bu Enerji Yapı Yol-Sen çalışması ile birlikte yeni bir sendika kurma ihtiyacını tartışmaya başladılar ve 2005’in Aralık ayında bu sendika 21 ilden gelen kurucular ile kuruldu. Bu sendikanın şöyle bir özelliği var; bir taraftan devlet memurları bir taraftan 396’ya tabi memurlar, bir taraftan taşeronlar, bir taraftan da 1475’e tabi işçiler, yani dört ayrı statüde çalışan arkadaşlarımız tarafından kuruldu. Bir özelliği de şu; sendikanın uluslararası sözleşmelere göre kurulmuş olması. Yani iç hukuka göre kurulmadı. İşin ilginç tarafı devlet bu durumu ve devlet memurlarının da kuruculuğunu kabul etti. Bu sendikanın kuruculuğunda 657’ye tabi devlet memurları var.
İ: Normalde iş kolu ya da bir iş koluna bağlı işçilerle kurulması gerekiyor.
ÖKK: Tabi bir iş koluna bağlı işçilerle kurulması gerekiyor. Ama o zaman yine biz statü farkı ayrımı yapmayacağız. Doğal olarak memur, işçi ayrımı olmadan toplam çalışan statüdeki işçilerle ve çalışanlarla kuracağız. Mesela bu sendikanın adı “elektrik işçileri sendikası” değildir. Elektrik-Gaz-Su-Enerji Çalışanları Sendikası’dır. Daha sonra ne oldu, bu kurucuların toplamı işten çıkartıldı. Genel başkanlar da dâhil olmak üzere işten atıldı. Sonra yargı süreciyle sendika atıllığa düştü. Devlet memuru olanlar memur olduğu için atılamadı. İdarî soruşturmalara maruz bırakıldılar…
İ: BEDAŞ işçilerinin içerisinde daha öncesinde bir dernek ya da sendika gibi oluşum vardı değil mi?
ÖKK: O da 2005’ten itibaren başladı.
İ: Daha öncesi yani…
ÖKK: Tabi, o yine Enerji Yapı Yol-Sen’den gelen kadrolardır çoğu ve hatta bunların içerisinde sendikanın kurucusu arkadaşlar var. Şimdi Ali Şen de buradadır mesela sendikanın kurucularıdır 2005’te. Daha sonra devlet memuru olanlar üyelikleri geçmedi, iş kanuna tabi olanların üyelikleri geçtiği için bunların üyelikleri geçmedi. Ama kurucu oldukları için üyelikleri devam ediyor hâlâ, sendikada kurucu olduklarından kaynaklı. Daha sonra 2010’da kongre yaptık, sendika yeniden atağa geçti. Ondan sonra da temel olarak güvencesizlerin örgütlenmesi yine kadrolu-taşeron ayrımı yapmadık. Bizim hem kadrolu üyelerimiz hem de taşeron üyelerimiz var. Doğal olarak bugün gelinen nokta açısından bakıldığında bunların içinde bir grup arkadaş dediğiniz gibi; dernek mi kuralım (hatta bir kısmı da taşeron işçileri dernekleri kurdular, Çapa’da mesela), ama bu dernek tartışması yapan arkadaşların önemli bir kısmı Tes-İş’e gitti. Onlar Tes-İş’e gittiler, biz Enerji Sen’le bağımsız sendika olarak yürüdük ve daha sonra DİSK’e katıldık.
İ: Bağımsız kalmanın dezavantajları neydi? DİSK’e katılmak sizin açınızdan baraj vs. gibi sorunlarla karşılaştığınızda mı konfederasyon içinde olmak önem arz ediyor? Çünkü şöyle bir durum var; önce kurulup herhangi konfederasyona dâhil olmayan sendika çok dinamik oluyor.
ÖKK: Yasal olarak zaten bağımsız kurulmak zorundasın. Konfederasyonlar sendika kuramazlar.
İ: Dâhil olduktan sonra bu konfederasyonun iç işleyişi, mekanizması vs. bu sendikayı başladığı noktanın çok ötesinde bir yere; daha pasifist bir noktaya getiriyor.
ÖKK: Tabii bizim DİSK’e geçmemizin en önemli nedenlerinden biri; bizim DİSK’in kuruluş ilkelerinin bugünün nesnel koşullarında hâlâ geçerli olduğuna inanan, siyasî bir gelenekten geliyor olmamız. Doğal olarak bugün, DİSK’in yaklaşım tarzlarını çok ciddi bir biçimde eleştiren de bir yapıyız. Ben uzun zaman DİSK’in Basın-İş Sendikası’nın da genel başkanlığını yaptım. Biz DİSK’in içinde de muhalif sendikayız, geçmişten bugüne kadar da, bugün de öyle… Zaten DİSK’e alınmamızın geciktirilmesinin en önemli nedenlerinden bir tanesi de buydu. Anlayışınız belli, mücadele geleneğimiz belli, bir tarafta Dev Sağlık-İş var, bir de Enerji-Sen gelirse… Bunlar açıklanan nedenler değil tabi ama geciktirilmesinin nedeni bizim DİSK içinde muhalif pozisyonumuzun bilinmesinden kaynaklı bir şey. Bir başka şey, aslında şöyle bir şansımız vardı: yeni bir konfederasyon kurmak diğer bağımsız sendikalarla… Ama bunun çok gerçekçi olduğunu görmedik. Çünkü demin de ifade ettiğim gibi, biriktirme süreci yaşanıyor. DİSK’in gerek kuruluş ilkeleri, gerekse eleştirdiğimiz yanları bir tarafa koyduğumuzda hâlâ mevcut konfederasyonlar içerisinde ya da kurulma olasılığı olan konfederasyonun pozisyonuna baktığımızda DİSK’in geçmiş mücadele yöntemlerinin ve geleneğinin bugün yeniden gündeme getirileceğine olan inancımızdan da kaynaklanıyor. Yoksa mevcut uyguladığı politikaları benimsediğimizden falan değil. Geleneksel mirası sahipleniyoruz. Çünkü gene de DİSK’in kuruluş bildirgesinin 1. maddesi “DİSK sosyalizm için mücadele eder” diye başlıyor.
 İ: Evet öyle ama bazen de bu mirası sürdürmek için kopmak gerekir.
ÖKK: Ama onun nesnel koşullarının oluşmadığını gördük, biz aslında bugün şöyle bir şey olabilirdi bunu reddetmiyorum. Bugün Enerji-Sen pratik örgütlenmeye geçeli bir buçuk yıl gibi bir zaman oldu. Bu bir buçuk yılda biz Türkiye’nin 14 ilinde örgütlü bir sendika haline geldik. Yaklaşık 4.500 üyemiz var, Türkiye’de böyle bir örnek yok. Bir örgüt kurulmuş, bu kadar üye yapmış… Bizim bir takım kadro ve ekonomik sorunlarımız çözülmüş olsa 6 ay sonra 10-15 bin kişilik bir sendikayız. Ciddi bir potansiyelimiz var. İkincisi DİSK’e üye olduktan sonra özellikle Ege Bölgesi’ndeki arkadaşlarımız pratik bir örgütlenme içerisinde değiller ama bir hazırlık görülüyor. Bu hazırlığın hızlanmasına zemin hazırlattı. DİSK’i kim eleştiriyor? DİSK’i devrimciler ve sosyalistler eleştiriyor. Ama gidin Anadolu’ya, MHP’lisinden AKP’lisine normal bir işçi, “sendikacılığı solcular yapar, onu temsil eden DİSK’tir” diyor. Bugün Afşin’in tarihinde ilk defa 1 Mayıs afişleri asıldı (80 öncesi de dâhil); biz Afşin’e gittik, şube açtık, örgütlenme yürütüyoruz. Bugün 300’ün üzerinde üyemiz var Afşin’de. Kimsenin giremez dedikleri, sol lafının edilemediği Afşin’e biz gittik, orada kendimizin devrimci, sosyalist olduğunu ve DİSK ilkeleriyle örgütlendiğimizi açıktan söyleyen; televizyonlarda, basında bunu deklare eden, çatışmalı bir süreç dâhilinde örgütlendik biz. Yollarımız kesildi, pusular kuruldu, silâhlı saldırıda bulunuldu. DİSK’in bir biçimde de buna katkısı olduğunu görüyoruz.
İ: DİSK’ten bağımsız Dev Sağlık-İş ve Enerji-Sen’in kurucu kadrolarında geçmişten gelen hem siyasal hem sendikal anlayış bakımından bir çekirdek var mıydı?
ÖKK: Bunların kuruluş süreçleri, bu tür sendikal yapılanmalar kaçınılmaz olarak; mesela benim kişisel siyasal kültürümde kendi algılayış tarzımda (ben 40 yıldır sınıf mücadelesi içinde yer alan bir arkadaşınızım), sınıflar mücadelesinde işçilerin gerçekten söz ve karar sahibi olduğu doğrudan demokrasi dediğimiz… İşçi meclisi yönetiyor bu sendikayı. Burada da kurduk biz bunu. İşyeri komitelerinden gelen işçi meclisimiz var, bu sendikanın aslında tüm kararlarının alındığı meclis… Biz de mesela genel başkan dâhil istediği anda işçiler alabilir görevden; genel kurulu beklemek zorunda değil. Biz de profesyonel kavramı farklıdır, bölge ve iş yeri meclisimiz var, iş yeri komitelerimiz var. Birinci derecede yetkili organlardır bunlar aynı zamanda…
İ: Konfederasyona dâhil olmak sizin işinizi herhangi bir şekilde etkilemiyor.
ÖKK: Kesinlikle etkilemiyor. Doğal olarak Enerji-Sen’i diğer sendikalardan ayıran özel bir tüzüğü, özel bir yönetim ilişkisi var. Biz şimdi gençleştireceğiz bu sendikayı, kurul süreçlerinde kaçınılmaz olarak belli bir iradenin bu süreçlere müdahale etme zorunluluğu var. Yoksa kendiliğindenci falan olmuyor bu işler. Ama bir noktaya geldikten sonra, mesela ben genel başkan olurken bu sendikaya; genel kurul divan tutanaklarına mutlaka geçirttim bunları yazdırttım: “Bu sendika kendi ayakları üzerinde oturan bir noktaya geldiği andan itibaren, tamamen kendi gerçek dinamikleri tarafından şekillenecek bir genel kurul yapacağız” diye… Bu sendikanın daha 2 yılı var genel kurul yapmasına ama biz Mart ayında genel kurula gidiyoruz.
İ: BEDAŞ içerisindeki pratik örgütlenmenin, mesela benim kafamda idealize ettiğim bir şey var: Sayaçlar. Yani bu canımızı okuyan sayaçlar… Bunu hem okuyucusu, hem de fatura bedellerini ödeyen insanlar açısından bir buluşma noktasıdır ya o sayaçlar… BEDAŞ çalışanı arkadaşlar o faturayı okurken faturanın ödeyicisi olan işçileri, emekçileri pratikte böyle bir alışverişi, derdini anlatma, kapıdan içeri girdiğinde uygulamada BEDAŞ’ta böyle bir şey yapma aklından geçiyor mu?
ÖKK: Biz aşağı yukarı 3,5 milyon aboneye temas ediyoruz İstanbul’da. 3,5 milyon aboneye temas etmek başka bir korkunç olanak. Biz BEDAŞ’ta 3. direnişimizi yaptık. Bu biraz uzun sürdü. 3 direniş yaptık, 3’ünü de kazandık. Biz bir ara okuma yaptırtmadık, halk yaptırmadı, halkı örgütledik biz Bayrampaşa’da, Gazi’de bir takım yerlerde… Yani %100 değil tabi mutlaka. 2 ay boyunca belli bölgelerde okuma yapılamadı ve açma-kesme servislerinde çalışan arkadaşlarımızla binlerce bildiriyi abonelere ulaştırdık. Şimdi biz bunları yeniden yapıyoruz, bunların hazırlıkları var. Örneğin; biz 4+4+4 çalışmasında Eğitim-Sen’li arkadaşlarımıza bütün iş yerlerinde işçilerle toplantı yaptırdık. 4+4+4 mitingine buradan enerji işçilerini götürdük Ankara’ya. Parasız sağlık, Parasız Eğitim mücadelesinde bölgelerde yapılan bütün eylemlere Enerji-Sen olarak katılmaya çalışıyoruz. Şimdi eğitim kurultayı var, Halkevleri yapacak, ona da dâhil olacağız. Nisan ayında Çalışanlar Kurultayı yapıyoruz; Devrimci Sağlık-İş, Enerji-Sen katabildiğimiz diğer şeylerle beraber bunları bu arkadaşlarla örgütlüyoruz. Bunun ötesinde çeşitli sorunlara ilişkin bildiri, broşür bunların bütün abonelere dağıtılmasını grup arkadaşları vasıtasıyla yapma şansına sahibiz. Bunları biz geçmişte yaptık, geçen dönem de yaptık. Dediğim gibi üçüncü direnişimiz bu… Bizi neden işten attılar; direniyoruz diye. Binlerce bildiri dağıttık.
(*) Enerji-Sen Genel Başkanı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>