Neşe Özgen Mülâkatı

5 Mayıs 2014 admin
İştirakî: İştirakî’nin Haziran Direnişi’nin sürdüğü günlerde şöyle bir değerlendirmesi oldu: “Direniş süreci üç pratiği kendiliğinden öne çıkarmıştır: Redhack, Çarşı ve Antikapitalist Müslümanlar. Bu, direnişin ilk temel dersini özetler aslında. Halk teslim alınamayan, çözülemeyen, meşru bir illegalite talep etmektedir. Redhack bunun imgesidir. Halk, ‘bize 100 gaz maskesi verin, Taksim’i alalım’ diyebilen ve asla diz çökmeyen bir vurucu güç istemektedir. Çarşı’nın çağrıştırdığı budur. Halk, yüreği kendisinden yana atan bir yürek, onun derdiyle yanan bir vicdanı çağırmaktadır. Antikapitalist Müslümanlar tam da bu yüreğin ve vicdanın yansımasıdır. Bu üç pratiğe göre kendisini yıkıp kurmayan bir solun ağzındaki yaşam edebiyatı düşmanın öldürme pratiğine aittir.” Bu değerlendirmeden yola çıkarak soruyoruz: Sözü edilen üç pratiğin öne çıkmasının sosyolojik okuması nedir?
Neşe Özgen: Öncelikle İştirakî’yi selâmlamak lâzım. Hem de şenlikle selâmlamak lâzım; çünkü yeni, şenlikli ve adına “illegal” demeyeceğimiz ama açıkça meşru da olmayan bir tür meşrulukları yeniden kendisinden kurmayı, kendini meşru kılmayı ve diğer bütün meşruiyet zeminlerini de yıkmayı talep eden bir noktadan çıkıştır, bir noktadan hareket etmedir İştirakî. O yüzden ben büyük bir mutlulukla, büyük bir sevinçle baktım.
Gezi üzerine yaptığınız “sıfır” sayısında ki sıfır olmasının da çok anlamlı olduğunu düşünüyorum, Gezi, sizin deyişinizle “Haziran Direnişi” açısından sosyalist sola yöneltilen eleştirinin tam da söylediğiniz noktadan olması gerektiğini düşünüyorum. Özellikle ortodoksi, hem Amerika’daki hareketlere karşı geliştirilen ortodoksi, hem kıta Avrupa’sında sosyal demokrasiye karşı koyamayan sosyalist solun giderek ortodokslaşması, hem Türkiye’deki ortodoksist sosyalizm, ne yazık ki Gezi Direnişi’ni okumakta yetersiz kaldı. Ama bazı yerlerde, yani hâlâ sınıf mekanizmasının işlediği yerlerde, sosyalist solun yapabileceği çok şey olduğunu da görüyoruz.
Örneğin mahallelerde, Gazi’de, Armutlu’da, Reyhanlı’da, yani sosyalist solun kendi ideolojik tespitlerinin aslında her ne kadar praksise geçiremese de bunu, kendi ideolojik tespitlerinin geçerliliğini ve varlığını da inkâr etmemek lâzım. Nedir o geçerlilik ve varlık? Reyhanlı’da şu ânda olan ve bütün Orta Doğu halklarının Türkiye’de beraber olmak üzere son derece derinden sarsan büyük bir yıpranmanın ve şiddetin adresini göstermektir o ideoloji. Yani bu nereden çıkıyor, nereden kaynaklanıyor?
Burada sadece Türkiye’nin, sadece İsrail’in, sadece Rusya’nın ya da Amerika’nın değil, bu şirketleşme süreçlerinin birbiri üzerine etkilerini, yeni emperyalizmin biçimlerini gösteren bu ideoloji hâlâ kayda değer ve iyi bir açıklayıcıdır bu anlamda. Benzer bir biçimde, güvencesizleştirme üzerinden yürütülen bir insan dünyasını, insanı güvencesiz hâle getiren ve bunun üzerinden terbiyelendiren bir dünyaya karşı, sınıf bakış açısını tutmak hâlâ uygun bir ideolojidir. Ama bunun üzerine bir anlam dünyasını eklemeksizin, yani benim dışımda kimin ve onun bana dönen bütün biçimlerinin bende yarattığı anlamı eklemeksizin, insan olamayacağımızı aslında Gezi Direnişi’nde idrak ettik. Yaşam, kalben, ruhen, aklen ve bedenen parçalanmış olan insanın kendi bütünlüğünü talep etmesidir.
Bu candır aslında, bizim eski deyişimizle, daha kadîm söyleyişlerde nefestir, varlık durumumuzdur. Ayrılmamış olanı, yani beden, ruh, akıl ve yürek olarak parçalanmamış olmayı talep etmek, Gezi’nin bize kazandırdığı en önemli şeydir. Bunun meşru illegalitesini yerinde ve zorunlu kılan Redhack’tir diyorsunuz. Evet, öyledir; çünkü varlık sevincimiz, dirimsel sevincimiz içimizde mevcut olan o dirim sevincini bizden hakikaten hem herkesin yüreğine değen ama bir yandan da üstelik bunu sözünü olabilecek en iyi biçimlerde ve belgelendirerek de söyleyebilen ve sadece gizli saklının açığa dökülmesinin sevincini değil, aksine herkesin bilip de bilmezden geldiği o büyük suskunluk çemberini cesurca yırtıp çıkabilen bir söz talep etmektedir. Dolayısıyla Redhack bu sürecin sözüdür, söz dünyasıdır. Biz buna taassuptan hareketle, “orta malı sır” diyoruz, öyle çeviriyoruz. Public Secrecy, orta malı sır diyoruz. Yani, herkesin bildiği ama ortak bir sırra susmanın bütün toplumu korku, çıkar, çeşitli mekanizmalar yoluyla bütün toplumun ortak, bir arada durma çimentosu hâline geldiği bu büyük duvarı yıkabilmek, hakikaten Redhack’vari bir sözle mümkün olmuştur. Redhack, sözdür.
Çarşı, insanın bedeninin çırılçıplak, hatta neredeyse pornoya indirgenmiş ve yükseltilmiş bir biçimidir. İnsanın çırılçıplak bedenini sergilemesidir Çarşıaslında. Beden bedene olmaktır Çarşı, bir bütün olarak bedeni ama bir yandan da onun içindeki delikanlılığı da gösterir o. Hiç maskülen bir biçimde söylemiyorum bunu. Bu delikanlılık hâli, insanın kanının aktığı ve kanının vücudu beslediği bir bedene dönüş hâli ve bu bedenin hakikaten olduğu gibi, kefensiz, kendisini diğerlerine göstermekten utanmayarak ve düştüğünde yanındakinin kendisini kaldıracağını umarak, bedenle görünmesi. Çarşı harekettir, bedenin hareketidir, büyük beden hareketidir. Amorf bir kitle gibi çıkan ve kendi içinde düşene yardım eden ama hiçbir biçimde kişisel liderlik amacı gütmeyen, herkesin birbiriyle eşit gidebildiği bir bedendir o. Çarşı bedenlidir.
Antikapitalist Müslümanlar’ın açıkça bize gösterdiği, yürekli bir anlam dünyasının mümkün olabildiği, insanın inancının ve kutsalının hakikaten içinde onun yüreğine değen bir şey olduğudur. Antikapitalist Müslümanlar bize inanmanın, inancın ya da imanın dilimizde değil, içimizde nerelerde var olması gerektiğini gösterdi. Nereden kendimizi hayata karşı savunuruz, kutsalımızı nerede kurarız? İman dediğimiz, inanç dediğimiz yapı, doku, bizim sadece dışarıdan öğretilen ve sözlerini ezberleyerek tekrarladığımız, hiç aklımıza danışmadan, aklımızı bir yana bırakarak, yüreğimize danışmadan, yüreğimizi bir yana bırakarak var olabileceğimiz bir şey midir? Bunun olamayacağını bize gösterdi Antikapitalist Müslümanlar ve sadece onlar da değil, aslında sisteme karşı çıkan diğer bütün iman eden gruplar; onları da tanıma şansı bulduk böylece. Onlar çeşitli ritüellerin, duaların, kabullerin, niyazların ve başvuruların aslında insanlar için ne kadar ortak bir anlam dünyasına seslendiğini, ortak bir yürek dünyasından geçtiğini gösterdiler.
Bu anlamda nasıl ki Redhack direnişin sözü, Çarşı bedeni ise, Antikapitalist Müslümanlar da Gezi’nin phronesis’idir. Phronesisbizim en eski bilgilerimizden bir tanesidir ve bize hayatta öğrendiğimiz meşru çarelerden artık öğrenebileceğimiz bir şey kalmadığında, kendi aklımız, bildiklerimiz ve yüreğimizle kendi yolumuzu bulmamız gerektiğini gösterir. “Vicdan” diye çevrilebilir; “basiret” diye çevirmek daha doğru olur. Basiret bu anlamda vicdandan daha iyi bir sözcüktür. Phronesisbizim için yeni dünyanın aklı ve görmeyen gözlerin gözü olabilir.
Buradan belki şunu görebiliriz: Yani ne Redhack, ne Çarşı ne de AKM Gezi ile var olmuştur. Redhack16 yıllık bir hareket, Çarşı Beşiktaş içinden gelişen ve Sol Açık olsun Tek Yumruk olsun, Ankaragücü olsun çeşitli futbol kulüpleri ile birlikte sol bir ruhu yakalamaya çalışan çok eski geleneği olan bir grup. AKM, hem sözünü çok daha eski; Hz. Muhammed’in çıkış noktasından alıp getiren ve aradaki bütün o laf kirliliklerini de temizleyerek getirmeye çalışan bir akla sahip ve varoluş biçimleri de son derece kadîm. Bu üçü bize aslında eylem temelli kontratın değil, ideolojik temelli kontratın belki de daha iyi yürüyebileceğini ama bu ideolojiyi sorgulamamız gerektiğini gösterdi. O yüzden sizin bu sosyalist solun yok etme ve tekrar kurma üzerine geliştirdiği yabancılaştırıcı ve sert pratiğini de aslında ilerletebilir. Eğer istiyorsa sosyalist sol buradan ilerleyebilir, buna katılabilir. İstiyorsa, kendini yok edip yeni bir varoluş biçimi açabilir. Sizin yaptığınız bu nedenle kıymetli… Yeni bir şans, yeni bir temas alanı da açıyorsunuz bir yandan. Dergide gördüğüm en önemli şeylerden birisi bu. İtmiyorsunuz, çağırıyorsunuz ve aslında kurcalıyorsunuz, zorluyorsunuz. Neydi Gezi’nin bize bıraktığı bir başka şey? Ya da Gezi’de gördüğümüz ya da mahallelerde gördüğümüz?
İştirakî: Bu noktada, Alain Badiou ve Slavoj Zizek’in birlikte katıldığı “Küreselleşme ve Yeni Sol” konferansında Zizek: “Direniş, barikatlar kurmak veya mücadele etmek bir hatıra olarak anlatmakla kalmamalı. 68’liler böyle yapıyordu. Süreç sonunda örgütsel bir birlikteliğin bize kalması gerekiyor.” türünden bir değerlendirme yaptı, Zizek’in değerlendirmesinden hareketle, sizin Haziran Direnişi’ne yönelik değerlendirmeniz nedir? Zizek’in Bu değerlendirmesinin bir yandan önemli olduğunu düşünüyoruz. Çünkü daha evvelki pratiklerin bıraktığı, esasında Zizek’in ifade ettiği biçimde; direnişten sonra her şeyin berhava olduğu yönündeydi. 2000’li yılların başındaki küreselleşme karşıtı eylemlerin sonucu esasında budur.
Neşe Özgen: Şimdi tabiî gerek Badiou gerek Zizek Amerikan eylemlerini biliyorlar. Londra’yı biliyorlar mesela. Orada eylemler “güvencesizler” temelli bir hareketti. Orta sınıfın, beyaz yakalının hareketiydi. Dolayısıyla onun üzerinden bir değerlendirme olduğunu düşünüyorum ben. Hepimiz hayatın bir yol olduğunu biliyoruz. Bu yolun içinde her an yeni başlangıçlar ve bitişler mümkün. Zizek’in burada önerdiği üzere, her eylemden bir mutlak örgütlenme ile çıkma meselesini ben biraz daha Türkiye’deki bütün Haziran-Temmuz-Ağustos, hatta Eylül Kadıköy dâhil, Reyhanlı dâhil; 1 Mayıs’tan dünkü Gever’e kadar pek çok anlamda bir süreklilik içinde bakmamız gerektiğini düşünüyorum.
Henüz Haziran ruhunun sonlanmamış olduğunu, aksine bu yapılar içerisinde çeşitli komünalitelerin birbirleri ile temas etmeye daha istekli hâle geldiğini, birbirlerini dinlemeye, birbirlerine yaklaşmaya Gezi’den itibaren daha meyyal olduklarını, eski fiziksel koşullardan kaynaklanan öğretilerin hâlâ insanları birbirinden ayrı tutmaya devam etse de safların daha da netleştiğini ve her olayda birbirleri ile konuşabilenlerin, temas edebilenlerin durumu aleyhlerine değil, lehlerine ilerletebildiğini görmekteyim. Aksi takdirde ne Cemaat’le iktidar arasındaki bu sıkışma, kırılma ortaya çıkardı, ne de uluslararası sistem içerisinde şu ânki AKP Hükümeti’nin totaliteryan bir baskıyla; aslında bütün hukuk sistemini, bütün adalet anlayışını bir tür ahlâkçılığa indirgemesi açığa çıkabilirdi.
Dolayısıyla aslında söylenilmesi gereken şu: Gezi’nin Haziran’da söz verdiği “Bu Daha Başlangıç” sözü devam ediyor diye düşünmeliyiz. Gezi, kendi eylemi içerisinde kaybolup gitmiş bir varlık değil. Burada mahalle forumlarından bahsetmiyorum (her mahalle formuna, nereden nereye geldiklerine vs. iyi bakmamız gerekir.). Mahalle forumlarını miras olarak kabul etmiyorum. Bir tane elimizde “Yeldeğirmeni” var. Bir de, “Bir Umut”çuların -Halkevcilerin- zaten geçmişten beri getirdikleri, AKM’nin, “İsyan ve İslam” grubunun geçmişten miras aldıkları komünalite denemeleri var. Yani mahalle forumları öyle zihin açan yerler değiller.
Eski hastalıklar oralarda devam ediyor. Ama ne kaldı bize: bize kalan, ideoloji ve yeni örgütlenme anlayışı… Yani eğer Lice’de Medeni Yıldırım vurulduğunda Kadıköy’de on bin kişi yürüdüyse o bir ideolojidir, yeni bir ideolojidir. Eğer Lice’de vurulan bu çocuk için Diyarbakır’da sadece bin kişi yürüdüyse, bu da yeni bir ideolojidir. Eğer Gever’de evvelki gün öldürülen iki kişi için Türkiye’nin her yeri ayağa kalkıyorsa ama buna rağmen Kürt Halk Hareketi ile birlikte sosyalist sol eski alışkanlıklarını geri çekmek ihtiyacını da hissediyorlarsa, bu da yeni bir ideolojidir. Buradan kalan bu, diye düşünüyorum. Yani ideolojinin anlamını biraz değiştirmemiz lâzım. Bu yeni ideoloji kontrat örgütlenmesine gitmiyor. Buna da bakmak lâzım. Eylem temelli örgütlenmiyor. Yani Hegelci bir biçimde bize son 15 yıldır öğretilen, ortak çıkar için bir araya gelen ve kendini muhafaza eden birlikler gibi bir anlayış (iş bittikten sonra herkes yine hızlı, geçici gibi bir kontrat sistemi) yerine, şimdi insanlar birbirlerini itip kakıyorlar, birbirleriyle temas etmekten daha az korkuyorlar ve birbirlerine yaklaşmayı daha çok seviyorlar, benimsiyorlar. Bence kalan budur.
Buradan bildiğimiz tarzda bir Leninist örgütlenmenin çıkmasını beklememek lâzım. Yatay örgütlenmeye övgü getirecek de değilim. Ben insan olarak Kadıköy’de Medeni Yıldırım’ı, oradaki bütün uyuşturucu tarlalarına rağmen savunduysam ve Kürt Halkı’nın varoluş mücadelesinin yanında yer aldıysam… Bence kalıcı olan ideoloji budur. Yani acısını anladığım, sadece ölüm acısını değil; kendi yaşattıklarımın insanda yarattığı acıları anladığım bir zaman dilimine doğru giriyoruz. İnsanların daha çok temas edeceklerini umduğumuz; birbirlerini daha çok anlamaya değil, birbirleriyle daha çok konuşmaya ve kavga etmeye; daha çok birbirlerini değiştirmeye ve değişmeye hazır olabilecekleri bir zamana doğru gideceğimizi umuyorum Haziran’la birlikte.
İştirakî: Tam da buradan hareketle, yeni örgütlenme biçimleri üzerine kafa yorduğunuzu yazılarınızdan görüyoruz. Yazılarınızda eylem temelli birlikleşme ve ideoloji temelli birlikleşmeden bahsediyorsunuz. Bunu bize açıklayabilir misiniz? Bunlardan ne anlamalıyız?
Neşe Özgen: Biraz önce söylenenlerden hareketle, Hegelci kontratlar mekanizması ya da Medine Vesikası gibi bir kontratlar mekanizması; yani eylem temelinde geçici birlikleşme ve sonra herkesin kendi paralel evrenine çekildiği bir kontratlar mekanizmasının artık geçerli olmadığı bir zaman dilimine girdik. 1 Haziran günü Harbiye’de AKM barikata yüklendiğinde, orada istediği, orada yaptığı; kendisi için, kendi paralel evrenindeki haklılığı için orada bulunmak değildi. 16 Haziran günü direniş kırıldığında ve korkunç bir şiddet başladığında, Sıraselviler’deki çocuklar çekilmeye başladıklarında, Okmeydanı arkadan 10 bin kişiden 3 bin kişi kalarak geldi ve büyük süpürmeyi gerçekleştirdi. Bunlar insanların zihinlerinde oldukça, eski bildiğimiz usul ama birbirimizi çok sarsmadan kardeş olalım, sevgi temelinde birbirimizle yardımlaşalım ya da çıkar temelinde geçici birlikleşmeler oluşturalım gibi teorilerin artık olmayacağı açık.
Ama bu yeni ideoloji, yani bu yeni düşünce ne olacak? Buraya doğru bakmamız gerekiyor. Görünen o ki; bütün büyük masif kitlesel hareketlerin içindeki (bunlara PKK-KCK ve çeşitli Müslüman hareketler ve hatta Hizbullah da dâhildir. Ve hatta sosyalist sol da bunun içindedir.) bazı nüveler yeni ideoloji üzerine kafa yormaya başladılar. Yeni sözün nasıl gerçekleşeceği üzerine… Bu yeni sözün hiç de pasifist, geleneksel, pastoral ya da bir aşiret literatüründen bir söz olması gerekmiyor. Birbirimizle dayanışmanın, birbirimize yürek olarak güvenmenin yeni dünyasını kurabilecek yeni söz dizileri yaratmak zorundayız. Ben bunun ancak eylemle gerçekleşebileceğini düşünüyorum. Yani ancak yaparak bunu öğrenebiliriz. Bunun nasıl olabileceğini ancak yaparak anlayabiliriz. Ancak komünleri kurarak, bunun içerisinde çıkardığımız dersleri birbirimizle paylaşabiliriz. Aksi takdirde bir köşeye çekildiğinizde, bu sadece söz düzeyinde kalacaktır. Eylem düzeyine geçilmek zorunda… İster “praksis” deyin buna, ister “amelle birlikte eylemek” ya da “düşünceyle ameli bir kılmak” deyin, bu bir tür, eylemin içinde pişmek, eylemin içinde yeniden insan olmak anlamına gelir.
Bu anlamda sizin derginiz de bir eylemdir aslında. Yolda öğrenmek, yolun kendisi olmak; bizim çok eski öğretilerimiz ve şimdi onları gömdüğümüz, unuttuğumuz yerden çıkarmakta fayda var. Yeniden, mesela, mülksüzlük üzerine konuşabilmeliyiz. Mülkten sıyrılmak; yüksüzlük üzerine konuşabilmeliyiz. Gerçekten sözü mülksüzlük üzerine çevirmeliyiz. Mülkiyeti reddetmek üzerinden değil, gerçekten mülklenmemek üzerinden konuşabilmeliyiz. “Herkesin olanı herkesin”, “benim olanı herkesin” kabul etmek meselelerini biraz düşünmeliyiz. Kenti biraz böyle düşünmeliyiz.
Marx’ın çok güzel mülk tarifleri vardır: Herhangi bir biçimde ev taksitine bağlanmış olan bir insanın, hiçbir biçimde düzene dair bir sorunu kalamayacağını; onu göbeğinden bağlayan şeyin iş ya da çalışma değil, aç kalma değil, aksine mülke ortak olma, mülkün içine girme, mülk sisteminin içine girme olduğunu çok güzel anlatır. Marx’a göre, çalışıp çalışmamakta özgürüz. Ama mülk sisteminin içine bir kez girdiğinizde, bir kez bağlandığınızda, sisteme göbeğinizden bağlanmış olursunuz. Sadece satın alıp almama üzerinden değil, bir yeri sahiplenip sahiplenmeme üzerinden değil, kendilerini hâlâ toprakla beraberce yaşatan; örneğin Ezidiler’in toprak ve dünya algısına dönüp bakmalıyız. Beni en çok etkileyen şeylerden biri de budur.
Örneğin topraklarına el koyan bir Sünni Kürt korucunun onlarla ilişkisine bakmıştım. Köyden bir mülklendirme süreci sonunda sürülmüşler, sürgün 1980’lerde tamamlanmış. Süreç mezhep kavgası biçiminde ilerlemiş, daha yukarıda ise namus kavgası biçimini almış. (Ama biz her namus kavgasının altında aslında mülkü de biraz ararız.) Ve topraklarından atılmışlar. Ezidiler, Mezopotamya’nın en iyi çiftçileridir. Süryani çiftçiler de öyledir. Köylü değildirler, çiftçidirler, hayret verici bir biçimde.
Ben çalışmayı yaparken, 15-17 yıl yurtdışında sürgün yaşamakta olan Ezidi grubundan bir çiftin 2 yaşındaki bir bebeği vefat etti. Çocuğu mutlaka köylerinde toprağa vermeleri gerektiğini söylediler, oysa Almanya’da doğmuştu çocuk. Hatta diğer çocukları da Almanya’da doğmuştu. Yani Alman’dılar artık, Alman Ezidi’siydiler. Çocuğu getirip köye gömmelerine imkân yoktu, çünkü bir katliam yaşanmış köyde. Korucular sokmuyorlar. Ama o korucular, çocuğun cenazesini gidip aldılar havaalanından. Yanında kimse gelemedi, çocuğun cenazesini tek aldılar. Bebeği köye götürdüler ve onu köyde Ezidi âdetlerine göre defnettiler. Hepsi biliyordu nasıl defnedilmesi gerektiğini… Bir ânda o Sünni grup, Ezidi oldu aslında… Hepsi beraber defnettiler. Bütün o işlemi videoya çektiler, bir kasetle Almanya’ya yolladılar, her şeyin kuralına uygun yapıldığını görsünler diye ve bu iş için de 10.000 Avro para aldılar.
Bu hikâye bütünüyle öyle tuhaf, tedirgin edici ve tekinsiz bir hikâyedir ki; ben bu hikâyedeki durumlardan bir tanesine daha baktım. Neden bir grup kendisini, toprağından ayrı bile olsa o toprakta bulmaya çalışıyor? Bizim yeni anlayışımıza göre, geri gidip toprağınıza gömülmek için. Bu, orayı bırakmadığınız anlamına gelir. Yani mülk olarak oranın üzerinde hâlâ bir iddianız olduğunu, oraya dönmeyi düşündüğünüzü ifade eder. Mesele öyle değildi Ezidiler için. Her şeyden önce toprağın bir mülk olmasını kabullenemiyorlardı. Toprağa dair duyguları; toprak olduğu için, mülk olduğu için değil; ya da cismanîleşmiş uhrevî bir varlık falan diye de bakmıyorlardı toprağa. Kendilerinin bir parçası, kendilerinden bir parça; kıymet verdikleri, hürmet ettikleri, beraber oldukları ve mutlaka kendilerinden bir parça olan bir parça olarak bakıyorlardı ona. Yani Mayacı bir tarz da değildi yaklaşımları. Maya Efsanesi gibi bir şey de değildi söz konusu olan. “Benim” duygusu yoktu onlarda, toprak ayrı bir değer taşıyordu. O zaman nasıl çiftçileşmiş olduklarını, neden köylü kalmadıklarını gerçekten anladım. Çünkü köylü, toprağı daha fırsatçı bir biçimde değerlendirir. Oysa çiftçi, bizim yeni anladığımız anlamda, ticarî çiftçi değil, bugün çiftçi toprağı kârlılık anlamında değerlendiriyor. Oysa bunlar eski çiftçiler. Onunla birlikte nasıl yaşayacaklarını ve o toprakla birlikte nasıl hemhal olacaklarını biliyorlardı. Bu beni çok etkiledi. Böyle örneklere bakabiliriz. İnsanların kendilerini hayatta var kılma biçimleri yok edilmiş de olsa, hâlâ yaşıyor da olsa, bu biçimlere dair öykülere bakabiliriz. Bu yeni ideoloji olacaktır, diye düşünüyorum.
İştirakî: Gezi – Haziran Direnişi’nde olup biten her şey neredeyse kent merkezli bir çerçevede yaşandı. Bu durum yeniden kent mefhumuna ve kent tartışmalarına ilgiyi arttırdı, yeniden kent hakkında yazılıp çizilmeye başlandı. David Harvey’nin, Henri Lefebvre’in kent analizleri önem kazandı. Kent, bu olan bitenin merkezinde olmakla birlikte, sözünü ettiğiniz mülk sisteminin içerisine göbekten bağlı insanların da itiraz ettiği bir gerçekliği ortaya çıkardı. Meseleye buradan bakacak olursak, sonraki zamanlar için ne söyleyebiliriz? Biliyoruz ki kentler aynı zamanda kapitalizmin realize olduğu birer gerçekliktir.
Neşe Özgen: Tabiî Harvey meselenin iyi bir noktasında duruyor ama şöyle de bakmak lâzım belki sisteme: Türkiye’nin şu ânda yaşadığı bu mülksüzleştirme ve yeniden mülkleştirme, yani arazinin tekrar arsalaştırılması ve arsanın da yeniden rantlaştırılması sistemine Arjantin 1980’lerden hemen sonra girdi. Mesela artık Arjantin’de hiç kamu üniversitesi yok, hepsi özel üniversite ve devlet Amerika’da olduğundan daha geri durumda. Devlet, çekebildiği öğrenci karşılığı, üniversiteye para veriyor. Amerika’da hiç değilse bursu kendine veriyor, öğrenciyi kişi olarak borçlandırıyor. O da üniversiteye veriyor. Yani devlete bile değil, artık üniversiteye borçlanıyorsunuz öğrenci olarak. Tamamen şirketin elindesiniz.
Bu sistem, 1980’lerde Thatcher eliyle İngiltere’de, daha sonra Almanya’da ve tüm kıta Avrupa’sında büyük oranda yerleşikleşti. Söz konusu sistem, Reagan döneminde Amerika’da, hatta 60’lardan sonra başlayan bir biçimde Amerika’da giderek artan bir şiddetle, yıkıcılıkla tamamlandı. Türkiye’nin bu şansı, -gerçi 2000’lerde tapu-kadastroyu tamamladılar ama- henüz mülk sisteminin neoliberalizmin çok fazla etkisine girmemiş olmasındadır. Şu ân kentlerde gördüğünüz bu korkunç yıkıcılık, aslında seksenlerden itibaren sürekli yapılmaya çalışılan şey. Ama ara sınıflar, ara kademeler, kimi zaman adına Kemalist dediğimiz tutucu güçler, eski mülkü tutmakta direndiler. Bu anlamda söz konusu tutuculuk açısından iyi bir şey de yaptılar, yani bu bir çıkar kaygısıyla olmuş olsa da yukarıyı böyle okumak lâzım.
Kentlerin artık büyük bir hızla soylulaştırılmasının tamamlanması beklentisi içerisinde egemen güçler. Erdoğan ve hükümetine biçilen en önemli rollerden birisi bu. Artık hakikaten uluslararası para piyasasının, mevcut sermaye piyasasının dönüştüğü koşullarda, bu konut sermayesinin yeni merhaleleri sömürmek, emmek için daha fazla tahammülü kalmadı. Mesela o sermaye piyasası bugün Sudan’da, Somali’de ve Uzak Doğu’da, Latin Amerika’da ve Afrika’da inanılmaz miktarlarda tarım arazisi sömürüyor. İkinci mesele de budur. Yani birincisi, Türkiye’nin henüz bu neoliberal konut sisteminin rantlaştırılması piyasası içerisinde kendi aktörlerini yeterince belirleyememesi ve aktör olarak da yer alamamış olmasıdır. Yani sömürüye bütün ülkeyi henüz açamadılar. Bu açma sistemlerinden bir diğeri de kırsal alanların bölgeselleştirilmesidir. Mesele bu anlamda, kırsal alanların eskiden olduğu gibi geçişsiz, birbirine kapalı, kendi içerisinde ruhanî ve cemaat biçimindeki bütünlüklerinin parçalanması ve kırsal alanın düzleştirilmesidir. Yani kırsal alanın bölge hâline getirilmesi ve bu bölgelerin mümkün olduğunca kapitalizmin hizmetine geçirilmesi ve kırsal alanın verimlilik işinden çıkarılıp kârlılık işine dönüştürülmesidir.
Biyoenerjinin geniş alanlara yerleştirilmesi, olabilecek bütün su ve enerji kaynaklarının mevcut enerji sistemine bağlanması, oradan kârlılık temelinde kullanılması, kırsal mülkiyetin birbirine eklenerek bir bölge hâline dönüştürülmesi, bu bölgelerin arasında geçişlerin çeşitli biçimlerde; boru hatlarıyla, birinin kaynağını diğerine aktarmada bir şekilde geçiş olarak birbirine bağlandığı bölgesellik anlayışının yerleştirilmesi. İkinci merhale budur.
Şimdi buradan kente düşen nedir? Kent insanına bakalım; buradan kent insanına düşen, konut hakkının değil, Harvey’nin dediği ve benim iddiam üzere, barınma hakkının elinden alınmasıdır. Çünkü bu insan, bundan 20 yıl önce kentte kalma şansını tükettiğinde kırsal alana doğru kaçabileceğine dair romantik de olsa ama kimi zaman da yarı gerçekçi şanslara sahipti. Şimdi kırdaki yeni bölgeselleşme ile birlikte insanların geçmişte yücelttikleri mülk duygusuna da çok ciddi bir saldırının başladığını görüyoruz. Yani orta sınıf bu saldırı altında. Orada alta gösterebilecek bir vaat de yok dolayısıyla. Kentin yeniden mekânlaştırılmasını kentin bir geçiş yeri olarak tekrar örgütlenmesini bu iki durum üzerinden okumak lâzım diye düşünüyorum.
Birincisi; kentte barınma hakkı büyük oranda elden gidiyor, mülk hakkından geçtim, barınma hakkı gidiyor ve bu barınma hakkı elinden giden insanların dönüp kendi doğdukları yere ya da atalarının mezarlarının olduğu yere gidebilme şansları da kalmıyor. Çünkü orası artık düzlenmiş, bir örnekleşmiş, hiçbir hatırası ve hafızası kalmamış olan bir arazidir.
Belki Türkiye’deki son dönemlerde yaşanan “Burası kimin mülkü?” tartışmaları, yani bura “Ermeni mülkü mü? Yahudilerin mülkleri ne oldu?” tartışmalarını bu mülksüzleştirme üzerinden tekrar okumak lâzım. Aslında bunu bir şans olarak nasıl kullanabiliriz? Bu yeni mülksüzleştirme hâlini, insanların barınma hakkını yeniden talep ederken, mülk talep etmelerini nasıl engelleyebiliriz?
Bundan onları nasıl geri çekip, onları böyle bir geri noktaya düşmekten nasıl alıkoyabiliriz, dahası onları akıl ve silâh yönünden nasıl teçhizatlandırabiliriz? Şehrin ve kırın yeniden barınılabilir bir yer hâline gelmesini nasıl sağlayabiliriz? Buna bakmak gerekiyor. Mekâna dair benim yeni okuma önerilerim de bunlar.
İştirakî: HDP Ali Mendillioğlu’yu Beyoğlu’ndan aday gösterirse, profesörlük cübbesiyle çöp toplayacağınızı söylemişsiniz. Çok mu imkânsız bir şeyden bahsediyoruz? Ali Mendillioğlu kimdir?
Neşe Özgen: Bir sembol olmasının ötesinde, kişilik özellikleri açısından da insanlara bakmak gerektiğini düşünüyorum. Ali’yi ben ilk tanıdığımda 96-97’lerdi galiba, katı atık toplayıcıları henüz bu kadar makbul bir isim değildi. “Sokak toplayıcıları” diyorduk o zaman. Kendi kooperatif örgütlenmelerini gerçekleştiriyorlardı. Ali, o mücadele içerisinde altı bine yakın sokak toplayıcısını örgütlerken, hem diliyle hem yüreğiyle hem birlikte yürüdüğü insanlarla son derece güzel işler yaptı. Yani Türkiye’de dernek değil, bir kooperatifin, bir dayanışmanın nasıl örgütlenebileceğini gösterdi. Patronlaşmamakta direndiler. Rahatlıkla bir şirket kurup, bu şirket üzerinden insanlara iş verip, bunun ekmeğini yiyebilirlerdi. Asla yaptıkları işi küçümseyecek bir şey söylemek istemiyorum, onların bunu yapmayacakları elbette ki çok açık ama benim de Ali Mendillioğlu ile tanışıklığım, daha doğrusu dostluğum, o zamanlardandı. Ali’nin dostu olmak benim için bir onur ve diğer toplayıcıların da.
Ali’nin aday gösterilmesi neden zor? Çünkü fazlasıyla sistemin içerisinde parça olarak varlık göstermeye çalışan ve kendi siyaseti, angajmanları ya da tartışmaları çok fazla geliştiremeyen siyasî partiler olarak bazı partilerin seçim zamanları içine düştüğü bir hercümerç vardır, bu da öyle bir şey. Hem AKP, hem HDP, hem de BDP kontrat partileridir. İdeoloji partileri değillerdir. Üçü de farklı kesimlerin birbirleriyle eylem kontratı temelinde bir arada durmak üzerinden yaklaştığı ve bir arada durduğu bir partiler sistemidir.
Bunlar dağılırlar. Partiler sistemi dağılır. Çünkü hayata dair tahayyülleri dahi birbirine çok fazla uymayan yapılardır. AKP çıkar, HDP hayatta kalma, BDP de Kürt hareketinin göstergelerini sahiplenme temelinde bir araya gelmiş kontratlar birliğidir. Bu ülkede sadece CHP ve MHP ideoloji partisidirler. Kontrat temelinde bir araya gelmiş değillerdir ve kendi içlerinden bir muhalefet çıkarabilmektedirler.
Ne AKP ne BDP ne de HDP kendi içinden bir muhalefet çıkarabilir. Dolayısıyla ideolojiyi de ilerletemezler. CHP de MHP de kendi içinden muhalefet çıkarabilir. Çünkü temelde bir ideoloji vardır. O ideoloji kendi muhalefetini çıkarabilir. İç sistemleri buna ne kadar izin verir vermez, bunlar ayrı tartışmalar ama bu şekilde bir ayrım yapmakta yarar var. Dolayısıyla hakikaten HDP’nin bundan sonra savunacağı değerler, eğer Ali’nin ya da çöp toplayıcılarının hayatta savunduğu değerler olabilecekse, Ali’yi aday gösterebilirler.
Nedir o değerler? Ali hem Antikapitalist Müslümanlar’la birliktedir, hem Kürtlerle birlikte, ölüm orucuna yatar, hem Okmeydanı ile birlikte Berkin için savaşır, hem Gazi’de ve hem de Ankara’da Tuzluçayır’la birlikte yürür. Hem Altındağ’dan, hem Tuzluçayır’dan, hem Reyhanlı’dan temel ve basamak alır. Hem güvencesiz kadınların, işçilerin örgütlenmesinde vardır, hem de ev işçisi kadınların sendikal hareketinde vardır. Bunu üstelik de bir söz olarak yapmaz. İçeriden, yüreğinde duyarak ve birlikte hareket ederek, mümkün olan bütün kesimleri bir araya getirmek için yapar. Ali, hem göçmen işçilerle, hem de Suriyeli mültecilerle çalışır. Dolayısıyla eğer gerçekten HDP böyle bir ideolojiyi benimsemişse ve bunu temel alabilecekse, Ali Mendillioğlu’yu aday gösterir. Veya eğer aday gösterebilirse, kendi çöpü toplanır zaten. Ali’yi aday göstersinler diye çöp toplarım ayrıca.
Geçenlerde bir arkadaşla konuşuyorduk: bu cüppe meselesi önemli diye düşünüyorum, çünkü statü inkârının toplumda yarattığı tuhaf bir harabiyet var. Eğer statüm gerçekten böyle bir iş için işe yarayacaksa, orada giymeyi tercih ederim. İnkâr etmeyi değil.
İştirakî: Teşekkür ederiz.
Neşe Özgen: Ben Teşekkür ederim.
08.12.2013

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>