Nato’nun Libya Ajandası

30 Ekim 2011 admin

Sirte’nin hemen dışındaki tozlu yollarda savaş alanından kaçan bir konvoy. Bir Nato uçağı araçları vurur. Yaralılar kaçmaya uğraşır. Zırhlı kamyonlar, üzerlerinde silahlı adamlar olduğu halde, olay yerine yetişir. Yaralıları bulurlar; aralarında büyük ödül ayarında biri de vardır: Kanlar içindeki Muammer Kaddafi. Yakalanmış ve savaşçıların içine atılmış. Heyecanlarını tahmin etmek zor değil. Bir cep telefonu bu anı takip eden birkaç dakikayı kaydeder. Yaraları ağır Kaddafi itilip kakılır, bir arabanın arkasına fırlatılır, derken görüntü bulanır. Bir sonraki görüntüler Kaddafi‘nin naaşına aittir. Başının bir yanında bir kurşun deliği.
Bu görüntüler anında internete düştü. Televizyonlarda yayınlandı, gazetelere basıldı. İzlememek, görmemek neredeyse imkânsız hale geldi.
Üçüncü Cenevre Sözleşmesi, madde 13: “Savaş tutsakları özellikle şiddet veya aşağılama ve hakaretlere ve kamunun sorgulamasına karşı olmak üzere her zaman korunmalıdır.”
Dördüncü Cenevre Sözleşmesi, madde 27: “Koruma altındaki kişilerin her koşul dahilinde kişiliklerine, onurlarına, ailevi haklarına, dini ritüel ve akidelerine, örf ve adetlerine saygı gösterilmesine hakları vardır. Her zaman insanca muamele görmeli ve özellikle şiddet eylemlerine ve tehditlerine ve bu cümleden olarak hakaretlere ve kamunun sorgulamasına karşı olmak üzere korunmalıdırlar.”
Libya’daki savaşın ilk günlerinin önemli ideolojik unsurlarından biri Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) pek bir şevkli başsavcısı Luis Moreno Ocampo tarafından Kaddafive kliğine yönelik tutuklama emrinin dile getiriliş biçimi olmuştu. “Soykırım” söylemini kullanmaları için basının ölçüsüz şiddete dair haberleri Moreno Ocampo ve Ban Ki-Moon’a yetti, kanıtların bağımsız hukuki değerlendirmesine hacet yoktu (Aslına bakılırsa Ocampo’nun suçlamalarını kesin olarak çürüten bağımsız değerlendirmeler kısa zaman sonra Uluslararası Af Örgütü’nden ve İnsan Hakları İzleme Örgütü’nden geldi).
Nato sütten çıkmış ak kaşıklık taslayarak UCM’ye emri uygulama noktasında yardımcı olacağını belirtti (Nato’nun dinamosu ABD’nin UCM’ye üye olmamasına rağmen). Bu demeç Nato’nun Bingazi’deki politik enstrümanı Geçici Ulusal Konsey’ce de tekrarlandı.
İnsanî müdahale Cenevre sözleşmelerinin sözde yahut potansiyel olarak ihlal edilmesi üzerinden haklılaştırıldı. Müdahalenin bizatihi kendisi bu sözleşmelerin ihlali olarak neticelendi oysa.
Kaddafi’yi açık bir mahkemede görmek sakıncalı olurdu elbette. Kaddafi kendi devrimci mirasını (1969-1988) terk edeli çok olmuştu ve ABD’nin yönetiminde yürütülen “Teröre Karşı Savaş”a en azından 2003’ten (aslına bakılırsa 1990’ların sonlarından) beri teslim olmuş haldeydi. Kaddafi’nin zindanları CIA, Avrupa istihbarat servisleri ve Mısır güvenlik güçleri tarafından kullanılan gizli üsler içindeki önemli işkence merkezlerinden biri haline gelmişti. Kaddafi açık bir mahkemede konuşsaydı neler anlatırdı? Saddam Hüseyin eğer açık bir mahkemede konuşmasına izin verilseydi, neler söylerdi? Gerçi, Saddam Hüseyin’in en azından mahkemeye çıkma şansı oldu, hukuki olmaktan ziyade düzmece bir mahkeme olmakla beraber.
Kaddafi’ye bu bile nasip olmadı. Khujeci Tomai’nin söylediği gibi: “Ölülerin anlatacak hikayeleri yoktur. Yargılanamazlar. İktidarda kalmalarına yardımcı olanların isimlerini veremezler. Bütün sırları onlarla birlikte ölür.”
Kaddafi öldü. Ölümünün doğurduğu çoşku yavaştan yatışırken en azından iki ayrı Kaddafi’den söz edebileceğimizi hatırlamak mühim olabilir. İlki yolsuz bir monarşiyi 1969 yılında devirip Libya’yı dosdoğru bir milli kalkınma yoluna sokan Kaddafi. Kaddafi’nin demokrasinin hiçbir değerli kurum üretmediği türünden nevi şahsına münhasır düşünceleri de vardı. Merkezsizleşme uğrunda iktidarını merkezileştirmeye yönelik eşsiz bir kabiliyeti olduğunu da eklemek gerek. Her şeye rağmen milli kurtuluş sürecinde Kaddafi kesin olarak milli üretimin büyük bir bölümünü Libya halkının durumunu iyileştirmeye vakfetti. İki on yıla yayılmış olan bu politikasının yüzü suyu hürmetine Libya halkı 21. yüzyıla insani gelişmişlik göstergeleri bakımından yüksek değerlerle girdi. Petrolün de yardımı oldu elbette ama dünyada petrole sahip olduğu halde (Nijerya gibi) toplumsal gelişmişlik noktasında sürünen uluslar da mevcut.
1988 itibariyle birinci Kaddafiikinciye dönüştü ve bu ikincisi anti-emperyalizmini emperyalizmle işbirliğine girerek bir yana koydu. Milli kalkınma yolundan neo-liberal özelleştirme yoluna kaydı. Yeni Kaddafi, toplumu iyileştirme uğraşını bırakarak idaresinin halkının desteğini kazanmış bir yönünü lağvetmiş oldu. 1990’dan başlayarak Kaddafirejimi kitlelere toplumsal refah ve demokrasiye dair bir ilüzyondan başka şey vermedi. Kitlelerse daha fazlasını istediler ve bu durum (Cezayir İç Savaşı ile birlikte) 1990’larda başlayan huzursuzlukların nedenini teşkil etti. 1995-96 yıllarında ve tekraren 2006 yılında toplumsal kaynama zirveye ulaştı. İsyancı unsurların kendilerini bulmaları bir hayli zahmetli bir süreç işi oldu.
Trablus’un yeni liderliği Kaddafirejiminin içinde rüşeym halinde bulunuyordu. Oğlu Seyfülislam baş neo-liberal reformcuydu. Etrafını Libya’yı daha büyük bir Dubai’ye çevirmek isteyenler kuşatmıştı. Yaklaşık 2006’da bu iş üzerinde çalışmaya başladılar ve gelişme oranından hayal kırıklığına uğradılar, derken (şimdiki Başbakan Mahmut Cibril dahil olmak üzere) bir çoğu sayısız istifa tehdidi savurdu. Bingazi’de isyan ateşi yandığında bu klik derhal isyancılara katıldı ve Mart itibariyle isyanın liderliğini ele geçirdi. Hâlihazırda da durum bu.
Bingazi, Trablus ve diğer şehirlerin sokaklarında kutlanan nedir? Kesinlikle Kaddafi’nin 1988-2011 yılları arası iktidarının düşmesi kutlanıyor. Nato’nun ve Cibril kliğinin çıkarları bu dönemdeki iktidarın ölüm ilanının 1969-88 arası anti-emperyalist milli kurtuluşçu dönemin likidasyonunu da içermesinde. Böylelikle Kaddafi’nin neo-liberal dönemi de unutulsun ve sanki daha önce denenmemiş gibi yaptıkları yeni bir dönem ilan edilsin derdindeler. Tezgâh şu: nüfusun büyük bir bölümü ile (Kaddafi’nin gerçekleştirmeye çalıştığı ancak kimi adamlarının itirazı yüzünden yoluna koymaya vakıf olamadığı) neo-liberal ajandayı sürdürmek isteyen küçük bir grubun arasını bulmak. Yeni Libya bir dönemin kapanışına dair (halk kitleleri ile küçük çıkar gruplarına ait) bu ayrı bakış açıları arasındaki farka doğacak.
Kaddafi’nin ölüm şekli bütün savaşın bir temsili gibi aslında. Nato bombaları konvoyu durdurdu. Onlar olmasaydı Kaddafi muhtemelen bir sonraki mevziye varacaktı. İsyancılar Nato’nun yardımı olmadan da Kaddafi’yi yakalayabilirlerdi belki ama Nato’nun varlığıyla belli politik seçenekler menedilmiş oldu. Nato üyesi devletler artık ödüllerini talep etmek için sıradalar. Ancak “her şeyin bir bedeli var” diye ortaya çıkıp gerçek yüzlerini göstermeyecek kadar da “kibar”lar. Bundan ötürü de “Bu Libya’nın savaşı, yapılması gerekene bizzat Libyalılar karar verecek” gibi laflar ediyorlar. Yeni Libya iktidar yapısında bağımsızlığa hala değer veren unsurlar varsa varlıklarını onaylatacakları zemin de burası. Bu zemin kısa zaman sonra ortadan kalkacak, zira Libya’nın kaynaklarının ve özerkliğinin Nato ülkelerinin ajandalarına bağlanacağı anlaşmalar yolda.
Vijay Prashad

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>