Mücadelen Kadarsın

10 Nisan 2013 admin
“Ben sadece kendi irademi tanırım, başkasınınkini tanımam, sadece kendi bulduğum insanı arkadaş bilirim, başkasıyla ilişki kurmam, ben sadece kendi kalemimden çıkan yazıyı okurum, başkasını okumam, ben sadece kendi öznelliğimden türeyen söz ve eylemi bilirim, başkasının söz ve eylemiyle ilişkiye girmem…”
Çeşitli biçimlerde çoğaltılabilecek olan bu cümleler, İslamî kesimde de sol-sosyalist kesimde de karşımıza çıkıyor. Kanaatimizce her ikisi de burjuva öznelliğinin ve iradesinin ürünü. İki yaklaşımın da mazlumların ve sömürülenlerin kurtuluşuna dair bir derdi yok. Tek derdi, mevcut pazarda öznelliğinin kale alınması, söz edilmeye değer bulunması. Bunun için söz eylemin yerini alıyor, eylem egemenlerin zihin dünyalarına uyduruluyor.
Burjuva öznelliğinin kendine kapalı, kendinden menkul, havada asılı yapısı başkasına asla yer açmıyor. “Sosyalizm” ya da “İslam”, öznenin bu yapısını yansıtacak şekilde, bitmiş-tamamlanmış bir gerçeklik olarak kurgulanıyor. Özne mutlaklığını ve dolayısıyla sahte gücünü buradan kuruyor. Söz konusu ideolojik kurgu bir sıfır noktası olarak alınıyor. Burjuva öznelliği, en fazla, geçmişte burjuvaların bir miktar hareketli olduğu belirli bir momenti öne çıkartıyor. Burjuva “devrimciliği”nden başka bir devrimcilik tanımıyor, burjuvanın pazara, mülkiyete ve rekabete dair iradesinden başka bir iradeye geçit vermiyor. Hasılı, sosyalizm de İslam da burjuva öznelliği ve iradesiyle tanımlanarak geleceğe dönük bir şeyler yapmayı gene burjuvaziye teslim etmiş oluyor. Bu teslimiyet öncelikle küçük burjuva eliyle gerçekleşiyor.
“Anti-kapitalist gibi takılara ihtiyacı yok İslam’ın. İslam zaten anti-kapitalistliği doğalında içeriyor” diyen bir Müslüman, tam da böylesi bir burjuva öznelliğe tapıyor, Allah’a değil. Ayrıca onun anti-kapitalistliği içerdiğini söylediği “İslam”ının kapitalizme karşı tek bir taş attığına tanık olunmuyor. Taşıyıcısı, hamili olduğu İslam, o saf, pak ve arı niteliği ile tam da burjuva bireyciliğinin giydiği başka bir gömlek oluyor. Sosyalizm failleri ile bu türden İslam failleri hep kavga ediyorlar.
Burjuva öznelliğinin bu kadar hâkim olmasının temel nedeni, burjuvazinin başka bir devrim istememesi. Burjuvazi devrimciliğe, kolektif iradeye, mücadeleye ve düşünceye ipotek koyuyor. En fazla, kendi devriminin müdafaasına veya onun biraz “geliştirilmesine” izin verebiliyor. Kemalizm ve Fransız Devrimciliği ile kurulan ilişki bu gerçeğin ifadesi oluyor. İslamcılar Kemalistleştikçe solcular daha fazla Fransız Devrimcisi oluyorlar. Dine dışarıdan baktığı iddiasında olanlarsa, esasında kemalizmin özü olan Fransız Devrimi konusundaki mülk sahipliğine o dindarları tabi kılmak istiyorlar. “İşin sihri, özü, mayası bizde” diyerek, Müslümanları kandırabileceklerini zannediyorlar. Kemalizm bir ağ, Fransız Devrimi örümcek yani!
Solcu laik, bu öznellik yarışında İslamcıya kızıyor. Oysa canı ve malını dava uğruna feda etmenin öteki adı olan İslam olma, başka bir iradeyi ve öznelliği çağrıştırıyor. Bireyin canı ve malı üzerinden kurulmuş öznellikle, can ve maldan geçmiş kütlelerin kolektif öznelliğinin farklı bir düzlemde değerlendirilmesi gerekiyor.
Solcu ve İslamcı kesimler arasındaki negatif ve pozitif yakınlaşmalar doğal olarak liberalizmin düzleminde gerçekleşiyor. Misal, Hüda-Par, Dicle Üniversitesi’ndeki çatışmalar sonrası yaptığı açıklamada “özgür düşünce” müdafiliğine soyunuveriyor. Demek ki lafzen liberal, aslen burjuva olan iradesine göre kendi İslamcılığını kurmuş bir örgüt zahirde en fazla yalan söyleyebiliyor. Devletin faşizan doğasına ait İslamî örgütlerin bugünkü liberalizmi gizliden bir Ak Parti müdafaasını içeriyor. Liberalizm başka bir faşizmi örten bir kılıf olarak iş görüyor. Tersi de doğru: faşizm başka bir liberalizmi sırda saklıyor.
Aslında enisonu her özne mücadelesi kadardır. Kürd hareketine karşı tağutun yanında yetiştirilmiş bir öznenin bugün liberal laflar sıralaması bir anlam ifade etmiyor. Liberalizm dipteki faşizmi gizliyor.
Ülke genelinde üniversitelerde devrimcilere ve solculara karşı gerek İşçi Partili gerekse MHP’li faşistlerin gerçekleştirdiği saldırılar, Kürdistan coğrafyasında ancak Hizbullah eliyle gerçekleştirilebiliyor. Bölgedeki üniversitelerde söz konusu iki partinin taraftarlarının yetersiz olması sebebiyle Hizbullah bu boşluğu doldurmaya aday olduğunu bir kez daha gösteriyor. Laf ebeliğinde usta Ümit Özdağ “takva açısından en üstün ırk Türk milletidir” diyerek Kur’an’a küfrediyor, Hizbullahçılar da bu Özdağ’a omuz vermiş oluyorlar.
Hüda-Par basın açıklamasında Kürd’ün mücadele içinde tarihsel-toplumsal planda kolektif bir içerikle oluşmuş iradesini tanımadığını, sadece rektörün iradesini tanıdığını ikrar ediyor. Rektör başbakan, başbakansa Kemalist tağut rejimi demek oysa. Allah’ın partisi, canından malından geçmiş insanların değil, ağaların paşaların canına malına kul olmuş bir kesimin toplandığı yer oluyor doğalında.
Hüda-Par, pratik içinde verdiği mücadelesiyle kendisini var ediyor ama bu varlık tağuta rağmen ya da tağuta karşıt bir mücadeleyle tanımlanmış değil. Bu nedenle onun “hüda”sı, egemenlerin canları ve malları. Genel olarak esnaf ve zanaatkâr tabana yaslanarak, egemenlerden bu sınıfsal kesime akmış burjuva ideolojisi ile İslamcılıklarını harmanlıyorlar ve fukara köylü/mazlum millet hareketine karşı sürekli diş biliyorlar.
Hüda-Par, yazdığı basın bildirisinde Kürd gençleri Peygamber’e düşman olarak takdim etme imkânı buluyor. Oysa onların iradesi, Peygamber düşmanı bir devletin ve bir iktidarın kışlalarında yeşeriyor. İsmen öykündüğü Hizbullah Lübnan’da mazlumlar hareketi olarak tohumlandığı günlerden bugüne İsrail’e karşı mücadelesi içinde yeşerirken, buradaki Hizbullah, ellilerden bu yana her fırsatta geliştirilen kontrgerilla tamimnamelerinin gölgesinde büyüyor. Onların elindeki Kur’an, Peygamber öncesinde hâkim olan kabile ağalarının düzenini devam ettirmek için mızrakların ucuna takılan birkaç yapraktan ibaret. Dün o mızraklar paşaların elinde iken bugün emniyet müdürlerinin elinde.
Bu paşalar ve emniyet müdürlerinin görevi, burjuva iradesini ve öznelliğini muhafaza ve müdafaa etmek. Bu irade ve öznellik, “İslam’ı koruma” adı altında onun küffara yönelik saldırısını ezen bir tavır. Koruma görevini yapanlar, Müslüman ahaliyi “biz olmazsak İslam ölür” diye korkutuyor ve pazarlarını muhafaza ediyorlar. Bunu yaparak kendi burjuva öznelliklerini ve iradelerini Allah’a şirk koşuyorlar. Dolayısıyla Peygamber’e kılıç çeken müşriklerin dinî, ideolojik ve politik yönelimlerine bağlanıyorlar. Bu yönelimlere karşı çıkanlarsa Müslüman ahalinin önüne “din düşmanı” olarak atılıyorlar. Burjuva öznelliği ve iradesi, kendisine karşı olan her şeyin kellesini kesecek bir kılıç dövüp duruyor. Bu kılıcın adı “sosyalizm” de olabiliyor “İslam” da. Burjuvazinin kılıcına karşı sömürülenlerin ve mazlumların kılıcını dövmek gerekiyor.
Cidal Haksoy

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>