Memleket Komedyası ve Aydınlar

31 Ocak 2014 admin
Cumhuriyet ile Osmanlı’yı birbirinden kopuş olarak tasavvur etme yönünde genel bir eğilim mevcut. Kemalist düşünce bu süreci olumlu yönde bir kopuş olarak, muhafazakâr düşünce ise olumsuz yönde bir kopuş olarak tasavvur etmekte. Oysa iki yüzyıllık bu modernleşme/kapitalistleşme süreci, kopuş olarak değil bir süreklilik olarak ele alınmalıdır.
Siyasî tarihimiz iki ana damarın nüfuzu ile şekillenmiştir. Birincisi II. Mahmut-Mustafa Kemal-CHP çizgisi olan Batı’ya dair her şeyi form ve norm olarak alma; ikincisi ise Abdülhamit-Menderes-Özal-Erdoğan çizgisi, yani “Batının sadece ilmini alalım ahlakımız bize kalsın” mottosu ile şekillenen muhafazakâr damar. Bu iki damar birbiriyle sürekli çatışma hâlinde olmuş, karşıt görüş olarak kabul edilmiş, fakat modernleşme/kapitalistleşme sürecini olumlamaları, Batı uygarlığını yegâne kurtuluş yolu olarak görmeleri ile aslında birbirleriyle tamamen mutabık oldukları gerçeği sürekli göz ardı edilmiştir.
On dokuzuncu yüzyıla girerken asırlardır kurumsallaştırdığı imparatorluk sistemini yeniden üretme kabiliyetini kaybeden Osmanlı saray ve bürokrasisi 1793’deki Nizam-ı Cedid ile başlattığı reform sürecini Tanzimat adı verilen “yeniden düzenlemeler” ile zirveye çıkardı. Aynı zaman dilimi içinde Avrupa’da cereyan eden sanayi devrimi ve dolayısıyla kapitalizmin yayılımı, aydınlarımız tarafından düşünceye konu edilmemiş, Batı’nın teknik ilerlemesi ve buna bağlı olarak ulaştıkları refah düzeyi hayranlıkla izlenmekle yetinilmiştir. Bu dönemde “İslâm’ın terakkiye mâni olmadığı” ateşli bir şekilde savunulmuş fakat bu terakkinin ne olduğu üzerine kayda değer bir sorgulama sürecine girilmemiştir.
On dokuzuncu ve yirminci yüzyıllarda Batı’daki birçok sosyolog ve düşünür modernite sürecine karşı şiddetli eleştiriler yöneltirken bu eleştirilerin o dönemdeki Osmanlı aydınlarınca pek de dikkate alınmadığı gözükmektedir. Fransız şair Bauddelaire’in Paris’i merkeze alarak modernliğin sıkıntılarını ve yozlaşmalarını anlattığı dönemde bizde, Namık Kemal’ler, Şinasi’ler Paris’in geniş caddelerine, ışıltılı sokaklarına, cafelerine methiyeler düzmekle meşguldüler. Örneğin Ziya Paşa o dönemde şunları yazabilmekteydi:
Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm
Dolaştım mülk-i İslâmı bütün viraneler gördüm
Mehmet Akif de benzer bir dünya algısı içinde şöyle diyordu: “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı, Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı.” Yani “asrın idraki” olan teknik gelişme, ilerleme, modernleşme, çağdaşlaşma gibi olgular sorgulanmadan kabul ediliyor, ne yardan geçerim ne serden misali, İslâm da bu idrake kabul ettirilmesi gereken bir araca indirgeniyordu. Toplumda muhafazakâr kesimin “büyük üstad” olarak nitelediği Necip Fazıl da ideal Türkiye tanımını fabrika bacaları ile cami minarelerinin yan yana olması gerektiği şeklinde yapmaktaydı. Yani Batı’nın olmazsa olmazı olan sanayileşme, kalkınma kavramları kendisi için de vazgeçilmez görünmekteydi. Yirminci yüzyılın ortalarında zirveye ulaşan refah devleti ideolojisinin ve ağır sanayi hamlesinin en şiddetli savunucularının İslâmî kimlikli bir partinin olması, hatta partinin adının dahi bu ideal ile “refah” olması mânidardır. Ayrıca bu partinin içinden çıkan ve günümüzde iktidarı elinde tutan ve kendini “muhafazakâr demokrat” olarak niteleyen partinin adında da “Kalkınma” kelimesinin olması, hâlen aynı zihniyetin, yani “Batı’nın ilmini alalım” yaklaşımının hız kesmeden devam ettiğini göstermektedir. Batı’ya dair bütün iktisadî zihniyetin ve kurumların aynen transfer edilmesiyle nasıl bir medeniyet tasavvurunun gelişeceği de merak konusudur. Cumhuriyet dönemi boyunca sadece tek bir düşünür bu ilerleme, kalkınma, teknoloji meselelerini kendisine dert edinmiş ve eleştirel tarzda ele almıştır. Hallac-ı Mansur’dan aldığı ilhamla köy sosyalizmini ve bu doğrultuda geliştirilecek bir ahlâk nizamını savunan Nurettin Topçu, ne savunduğu sosyalizm fikrinden dolayı Amerikancı Mccarthy zihniyetinin esiri olan muhafazakâr camiaya ne de merkeze İslâm’ı aldığı için İslâmofobik laikçi camiaya yaranabilmiştir. Fikirleri yaşamı boyunca kayda değer hiçbir incelemeye konu edilmemiş, yaşamını adeta bir sukut suikastı içinde tamamlamıştır.
Ekonomik büyümenin, ilerlemenin, kalkınmanın putlaştırıldığı, kapitalizmin İslâm’ın yitiği olduğunun savunulduğu bu dönemde İslâm, kapitalizm ile yapması gereken hesaplaşma sürecine girmedikçe, toplumda belli kesimlerin refahı artacak, bütün ülke şu anda olduğu gibi bir şantiyeye dönüşmeye devam edecek, kapitalizme dair her şey muhafazakâr zihniyetin el çabukluğuyla başına “İslâmî” eki getirilmek suretiyle İslâm sosuna batırılacak, bizler de bir medeniyet olduğumuz illüzyonuyla yaşamaya devam edeceğiz. İsmet Özel yıllar önce şöyle demişti; “Felaketin ortasındayız, kapitalizmin bizi götürdüğü yerdeyiz. Laikiz, demokratız neşeliyiz.” Bu sözü günümüz koşullarına güncellersek , “Felaketin ortasındayız, kapitalizmin bizi götürdüğü yerdeyiz. Muhafazakârız, demokratız neşeliyiz.
Günümüzdeki vaziyet geçmişe nazaran daha da iç karartıcı bir hâl almıştır. Hâlen aydınlar arasındaki göstermelik karşıtlık ile kapitalizm meselesindeki örtük mutabakat devam etmekle beraber, bugünkü entelektüel sefalet geçmişteki aydınları mumla aratacak düzeye ulaşmıştır. Geçmiştekiler her ne kadar eleştirilecek tarafları mevcut olsa da savundukları düşüncelerle hemhal olan, fikirlerinin çilesini çeken ve bedel ödemekten çekinmeyen şahsiyetlerdi. Günümüzde bu şahsiyetlerin yerini beyinlerini, edinecekleri sosyal ve ekonomik sermaye uğruna muktedirlerin emrine âmâde kılan, kalibresi düşük fikirlerini allayıp pullayıp kendi maddî çıkarları için birer metaa dönüştüren soytarılar güruhu almış vaziyettedir. TV programlarını, gazete köşelerini, akademinin büyük bir kısmını işgal eden bu zevat, ürettikleri sentetik karşıtlıklarla toplum içinde çeşitli algıların şekillenmesinde önemli bir pay sahibidir.
Sürekli kapitalizmin erdemlerini savunan, herkesi dogmatik olmakla itham edip kendileri dogmatizmin çukuruna gömülen, serbest piyasa gibi son derece açıklanmaya muhtaç ve muğlâk bir kavramı sosyal ve ekonomik tüm hadiseleri açıklamakta kullanan ve bunu her kilidi açan bir maymuncuk anahtarına dönüştürerek fetişleştiren ateşli liberallerin haricindeki kesimler de -bunlara Kemalist ve İslâmcıları dâhil edebiliriz- göstermelik ve yarım ağız bir kapitalizm karşıtlığıyla günü kurtarmaya ve patronlarına/sahiplerine yaranmak için her an kırk takla atmaya devam etmektedirler. Genelde de bu yapay kapitalizm karşıtlıklarını vahşi kapitalizm şeklindeki sıfat tamlamasıyla başlatmaktadırlar. Bu tamlamanın kendisi totolojik olmasının ötesinde ideolojiktir; çünkü vahşetin zaten kapitalizme içkin olduğu gerçeğini örtmenin ötesinde vahşinin haricinde iyi, güzel, güler yüzlü kapitalizmlerin de olduğunu imlemektedir. Yani vahşilik bertaraf edildiği takdirde erdemli ve sünnet edilmiş bir kapitalizmle gül gibi geçinip gideceğiz! Bu söylemde, laf cambazlığı, kurnazlık gibi faktörleri göz ardı ettiğimiz takdirde ciddi bir idrak yoksunluğu ve zekâ özrü aramak işten değildir.
Georg Simmel’in terminolojisini kullanırsak, laikçi-Kemalist cepheye ait bir toplumsal tipten bahsetmek gereklidir. Çünkü bu toplumsal tipin “organik aydın cemaati” de mevcut olup, iktidarın kukla aydınları ile beraber her gün ne kadar karşılaşmak istemesek de basın ve sosyal medya aracılığıyla kendilerine sürekli maruz kalmak durumundayız. Bu tipler de neoliberalizmin inşa etmiş olduğu özneler olup her gün kapitalist düzene hizmet etmeye devam etmektedirler. Algılama biçimlerini piyasa müzikleri, piyasa filmleri, TV dizilerinin şekillendirdiği, okurumsu olanların da okuma alışkanlıkları beşinci sınıf bestseller romanlar olan, kitle kültürüne meftun olan bu kesim, kâh sosyal medyada kâh gündelik yaşamda sıklıkla karşılaşılan bir kütledir. Beyinlerinin boşluklarını ve acınası idrak düzeylerini edindikleri politik kimlikle örtmeye çalışan bu kesimin kendilerini ifade ettikleri bu kimlikte doğal olarak fanatik Atatürkçülük ve laikçilik şeklinde tezahür etmektedir. Çünkü bundan başka alternatifleri yoktur. Ülkemizde, hiçbir düşünsel efor sarf etmeden bir politik kimliğe sahip olmanın en emin ve garantili yolu kendilerine ilkokul sıralarında resmî ideolojinin ezberlettiği sloganları papağan misali tekrar etmek olduğu için bunu doğal karşılamak gerekir. Resmi ideoloji, cumhuriyetin kuruluşundan bu yana kapitalizm ile şekillendiği için hâliyle bu kesimin de kapitalizmden yana bir derdi yoktur. Voltaire, Rousseou, Comte, Durkheim gibi Kemalizm’in epistemolojik temelleri konusunda en ufak bir fikir sahibi olmayıp savundukları tüm fikirlerin M. Kemal’in kendi üretimi olduğunu sanmak gibi trajikomik bir zihinsel hâl içinde yaşayıp gitmektedirler. Hem Batı’ya karşı savaşıp hem de iflah olmaz Batıcılıktan mustarip olan Kemalizm’in şizofrenik ruh hâlini içselleştirmektedirler. Bunlar için kapitalizm, solunan hava, içilen su gibi doğaldır, çünkü aklî melekeleri daha farklı bir düzeni tasavvur etmeye müsait değildir. Kapitalizmin kanunlarını hem iş hayatlarına hem de özel hayatlarına başarıyla tatbik eden bu kesimin politik söylemlerini mevcut hükümete karşıtlık üzerinden kurmaları da ayrı bir komedyadır. Hâlihazırda kendileri de neoliberal özne oldukları için hükümetin neoliberal politikalarının bunlar için herhangi bir anlamı yoktur. Bu nedenle her on laflarından dokuzu laiklik ve şeriat üzerinedir. Kapitalizmin bir virüs gibi hayatın her alanını işgal etmesinin, kendi sefil yaşam tarzlarının sürekliliğinin yanında herhangi anlam ve ehemmiyeti yoktur. Modernlik, bunlar için rahatça içki içebilmek ve serbest cinsel münasebetlerle sınırlı bir olgudur. Tabii ki kendilerinden Walter Benjamin’leri, Adorno’ları, Heidegger’leri algılayabilmelerini bekleyemeyiz. Sosyal medya ortamlarında birer hümanizm kumkuması kesilirlerken, yönetici pozisyonunda olanlar iş hayatlarında kapitalizmin en acımasız yüzünü sergilemeye devam ederler. Çünkü yukarıda da bahsedildiği gibi Kemalist ideoloji doğduğu ilk günden bu yana kapitalizme teslimiyet içinde olmuştur. M. Kemal’in kendisinin kapitalizme karşı bir duruşu yok iken, onu takip eden çapsız kopyalarının bir duruşlarının olmalarını beklemenin safdillik olacağının bilincindeyiz.
Ülkemizdeki neoliberal öznelliği içselleştiren ve mevcut düşünsel sefaleti devam ettiren diğer kesimi de İslâmcılar oluşturmaktadır. Mevcut iktidarın on iki yıllık hükümranlığı altında daha net olarak anlaşılmıştır ki bu zevatın derdi, düzeni değiştirmek gibi idealist saikler olmayıp pastadan kendilerine de pay kapmak meselesiymiş. Gerçi en başında itibaren bu akımda da birkaç istisna dışında çapsızlık mevcut idi. İslâm’ı sağcılığa ve muhafazakârlığa indirgeyen bu zümre yirminci yüzyılın ikinci yarısından beri kapitalizmin ve Amerika politikalarının yaderkliğini yapmışlardır. Sosyalizmi kendilerinden beklendiği ölçüde zekâ seviyesinden yoksun bir şekilde eleştiren bu taife, meseleyi materyalizm-pozitivizm karşıtlığına indirgemiştir. Materyalizmi de maddesevicilik şeklinde algılamaları çapsızlıklarını ifşa etmeleri bakımından pek de şaşırtıcı değildir. Karl Marx’ın ciltlerce analizini yaptığı sermayeye dair metinlerinin derinlikli eleştirisini yapacak düzeyde olmadıkları için meseleyi, ellili yıllarda Mccarthy’ci kapitalist Amerikan muhafazakârlığı paralelinde ve seksenlerden sonra atağa geçen neoliberalizmin güdümlemesiyle salt din karşıtlığı düzleminde ele almışlardır. Sosyalizmi andavalca aforizmik cümlelerle tenkit edebilmişlerdir sadece. İslâm ve kapitalizmin arasındaki uyuşmazlık üzerine düşünmek bile işlerine gelmemiştir. Aktivist İslâmcı modunda takılan soytarıların yegâne iki söylemi olmuştur. Birincisi Filistin meselesi diğeri de Ayasofya’nın cami olması… Bunun haricinde kapitalizme dair tek bir kelamlarını işitmişliğimiz olmamıştır bugüne dek. Yurtdışı meselelerinde Suriye, Mısır, Filistin… vs birer Che Guevera’ya dönüşüp yurt içinde mevcut hükümetin amigoluğunu yapmak ve neoliberal politikaların şakşakçısı olmak tam da bu tayfaya yakışacak düzeyde olan eylemlerdir. Zamanında entelektüel düzey bakımından etkileyici bir şekilde zuhur eden yayın organları günümüzde kelimenin tam anlamıyla devletin ideolojik aygıtlarına dönüşmüş vaziyettedir. Antonio Gramsci’den mülhem organik aydın kavramını, düşünürü mezarında ters döndürecek şekilde kendisi gibi hükümet dalkavuklarını milletin organik aydını şeklinde tasvir eden millî “düşünürlerimiz” türemiştir. Gezi hareketi sürecinde bunun da ötesine geçilmiştir. Hareketin zuhur ettiği tarih ile başbakanın havalimanında konuşma yaptığı tarih arasında mevcut yayın organları televizyonlarında hayvan belgeselleri gösterirken, gazeteleri de alâkasız üfürükten meselelerle ilgili yayınlar yaparken popülist havalimanı konuşması ile başbakan tüm sorumluyu faiz lobisi ilan ettikten sonra bu yayın organları birdenbire bu mesele üzerine TV yayınlarında ve gazetelerinde bu konu üzerine “bilimsel” makaleler döşenmeye başlamaları, artık milletin organik aydınlığınında ötesine geçilerek tek bir şahsın organik aydınlığına soyunulduğunun göstergesi olmuştur. Kapitalizmi memlekette tahkim eden Menderes-Özal-Erdoğan üçlüsünü neoliberalizme karşı mücadele veren kahraman olarak tanımlayan yazarlara da şahit olduk bu süreçte. Tamamen Amerikan kapitalizminin kodlarını kullanan AKP hükümetini sırf laikçi TÜSİAD’a karşı duruyor diye anti-kapitalist ilan eden dalkavukluğun son noktasına ulaşan yazarlara maruz kaldık. “Bu son nokta” diyemeyeceğim, çünkü dalkavukluğun ve soytarılığın sınırı yok maalesef…
Süleyman Seyfi Öğün bir yazısında önemli bir konuya parmak basarak şöyle söyler: “İleri giden adam Martin Luther King idi. O, eğer sadece ırk ayırımı ile ilgilenmekle kalsaydı, sûikaste uğramaz, tabiî ölümüne kadar yaşardı. Ama Martin Luther King’in ‘rüyâsı’, nüfûsunun neredeyse % 10’u çöpleri karıştırarak yaşayan Amerika’nın derindeki maddî eşitsizliklerini sorgulamaya başladığı anda bileti kesildi. Bu rüyânın bedelini hayâtıyla ödedi. Yine benzer olarak Gandhi küresel kapitalizmin çıkarlarını kesintiye uğratacak bir yaşama modeli geliştirmeye başladığı noktada ‘hayâtının hatasını’ yaptı. Öyle yapmayıp, Britanya’yı savdıktan sonra halkına ‘çağdaşlaşma’, ‘kalkınma’, ‘uygarlaşma’ masalları anlatsaydı; ne Hindistan-Pakistan ayrılığı olur, ne de sûikaste uğrardı. Mandela ise son derecede pragmatik olarak haddini aşmadı. Sevenleri kusura bakmasın ama, O’nun çıtası, çok benzetildiği King ve Gandhi’nin çok, ama çoook altında kaldı…” Bu sözler Alain Badiou’nün demokratik materyalizm kavramsallaştırması ile örtüşmektedir.
Ellili yıllarda toplumlarda büyük çatışmalara yol açan kimlik farklılıkları neoliberalizm ile sıfırlanmıştır. O zamanlarda kimsenin tasavvur edemeyeceği farklı kimlikleri bugün Britney Spears kliplerinde bir arada gayet mutlu bir şekilde görmek mümkündür. Fakat bunun tek bir şartı vardır: kapitalist piyasa koşullarına kayıtsız şartsız intibak etmek. Bu koşullarda ülkemizde de alevîlik, sünnîlik, laikçilik, muhafazakârlık ve diğer bütün toplumsal kimlikler neoliberalizm tarafından kucaklanmaktadır. Hümanizm kumkuması popülist aydınlar da bu kesimlerin diyalogları doğrultusunda çağrılar yapmaktadırlar. Fakat mevcut sistemi tehdit edecek tarzda en ufak hareketlerinde bu kitleler aynı neoliberizm tarafında canavar ilan edileceklerdir. Velhâsıl-ı kelâm, hem dünyanın hem de memleketimizin şu an olduğu gibi savundukları fikirlerin sefasını süren aydınlara değil, Cemil Meriç’in tabiriyle, fikirlerinin cefasını, çilesini çeken ve her türlü bedeli ödemeye razı olan aydınlara ihtiyacı vardır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>