Marksizmin Latin Amerikalılaştırılması

15 Kasım 2009 admin
Geçtiğimiz on yıl boyunca Latin Amerika’da hüküm süren yeni kitlesel mücadele dalgası, bu kıtanın devrimcileriyle emperyalist ülkelerdekiler arasında cereyan edenbir yüzleşmeye ön ayak olmuştur. Bu mücadelelerin birçoğunda, Evo Morales başkanlığındaki Bolivya’da tanık olunduğu üzere, yerli halklar başı çekiyorlar. Latin Amerikalı devrimciler, marksizmi eylemin yanı sıra teori alanında da zenginleştiriyorlar. Bu makale, düşüncelerinin bağlandığı yolları işaret eden ve marksist felsefenin önemli, ancak az bilinen yönlerine dikkat çeken giriş niteliğinde kimi yorumlar sunuyor.
Latin Amerikalı devrimcilerden sıklıkla duyulan, marksist teorinin büyük kısmının “Avrupamerkezci” bir eğilim tarafından damgalandığına ilişkin eleştiri iyi bir başlangıç noktası olabilir. Sözkonusu arkadaşlar Avrupamerkezciliği, Latin Amerikalı milletlerin sosyalist bir devrimin mümkün hâle gelmesinden önce, Batı Avrupa toplumlarının gelişimini taklit etmek zorunda olduğuna dönük bir inanç olarak anlıyorlar. Avrupamerkezcilik, toplumsal ilerleme için ve fiziksel üretimi arttırma ihtiyacı dolayısıyla, köylü ve yerli gerçekliklerini dışlamak ve yerli kültürünün çözülmesi doğrultusunda hareket edecek bir sanayileşmenin önceliğine vurgu yapmak olarak da anlaşılıyor.(1)
Marx’ın “hiçbir toplumsal düzen, içinde bütün üretici güçlerin gelişmiş hâle gelebileceği bir alan olmadan önce yok olmamıştır” şeklindeki meşhur izahatı(2) bazı zamanlarda marksizm içindeki Avrupamerkezci eğilimin bir kanıtı olarak sunulmuştur. 1914 öncesi dönemin marksist teorisyenleri Karl Kautski ve Georgi Plehanof, bu bakış açısının klasik temsilcileri olarak görülmüşlerdir. Latin Amerikalı yazar Pérez Hinojosa, “işçiler ancak kapitalist sistemin yüksek bir kalkınma seviyesine ulaştığı yerde yönetebilirler” diyerek, Kautski’nin bakış açısını tekrarlamış(3), işçilerin henüz Latin Amerika’da bu işi başaramayacağını ikrar etmiştir.
Latin Amerika’daki öncü marksistler 1917 öncesinde bu bakış açısını paylaşırlar. Ancak Rus Devrimi’nden sonra, şu ânda “Latin Amerika marksizmi” olarak adlandırılan yeni bir eğilim ortaya çıkar. Arjantinli teorisyenNéstor Kohan, bu eğilimin kurucusunun Perulu öncü komünist José Carlos Mariátegui olduğunu söyler: “Mariátegui, Avrupamerkezci şemalara ve işçileri burjuvazinin çeşitli kesimlerinin peşine takmaya çalışan popülist çabalara karşıdır ve sosyalist mücadelelerin öncüsü olacak bir ‘İnka komünizmi’ni yeniden kurmaya canla başla sarılmıştır.”(4)
Millî Teslimiyet
Pérez Hinojosa ve Kohen, bugün Latin Amerika’daki mücadelelerin, Mariátegui’nin zamanındaki gibi, anti-emperyalist ve sosyalist unsurları birleştirmesini doğal karşılar. Bu bakış açısı, emperyalist milletlerle boyun eğdirilmiş halklar arasında bölünmüş bir dünyanın olduğu Lenin’in zamanındaki Komünist Enternasyonal tarafından geliştirilen tahlile bağlanır.(5) Bu çerçeve, yoksul ülkelerin kâğıt üzerinde bağımsızlığa sahip olduğu bir zamanda hâlâ geçerli midir? Anti-emperyalizmin mevcut Latin Amerikalı mücadelelerdeki merkezî rolü, eski Komünist Enternasyonal’in tahlilini doğrulayacak gibi görünmektedir.
Pérez Hinojosa, Mariátegui’nin Peru gibi yarı-sömürge ülkelerde millî kapitalist kalkınmanın imkânsızlığının farkına vardığını söyler. Devrim “başından itibaren sosyalist olabilir”, ancak ilki burjuva demokratik ve sonraki sosyalist devrimin görevlerini gerçekleştirecek “iki aşamadan geçebilir”. Üstelik Perulu teorisyen, “sosyalist devrimin, toplumsallaşmanın tarihî temeliyle birleşmesiyle belirginleşebileceğine” inanmaktadır: [bu tarihî temel] yerli topluluklar, ilkel tarım komünizminin yadigârlarıdır.(6)
Kohen’e göre, sonrasında, içinde Küba’dan Julio Antonio Mella, El Salvador’dan Farabundo Martí ve Nikaragua’dan Ruben Dario’nun bulunduğu “1920’lerin görkemli takımının yerine (…)” mekanik bir “Avrupamerkezci” bakış açısına dönüş anlamına gelen “Stalin’in SSCB’deki vasat şemaları geçirilmiştir”(7)
Bolivya’nın yerli isyan geleneğinin sağladığı avantajlı konumdan yazan Alvaro García Linera, ülkesindeki marksizme yönelik Avrupamerkezci gözlemleri bir bütün olarak, stalinist ve troçkist akımların her ikisi tarafından da ifade edilmesine dayandırır. Linera, marksizmin “sınaî modernleşme ideolojisi”nin ve “millî devletin sağlamlaştırılması”nın, ülkenin ağırlıklı olarak köylü topluluklarının “aşağılanması” anlamına geldiğini belirtir.(8)
Küba Devrimi
Kohen’in bakış açısına göre, “bürokratizm ve dogmatizm”in hükmü, “Küba Devrimi’nin ve Castro’yla Guevara’nın liderliğinin yükselişi”yle kırılır.(9) Guevara’nın görüşleri, Latin Amerika devriminin doğası bakımından ekseriyetle Mariátegui’ninkilerle bağlantılıdır -Guevara’nın sözleriyle, “ya sosyalist bir devrim ya da devrimin bir karikatürü”.(10) Bu dava, Mariátegui tarafından da desteklenmiş olan devrimci dönüşümlerde bilincin ve liderliğin önceliğine dair inanca dayanmaktadır.
Guevara bu görüşe, Küba devletine ve stalinistleşmiş Sovyet gerçekliğine dair analizlerinde de başvurur. Guevara, zamanındaki Sovyet liderlerinin, maddî üretimin artmasının, çalışan nüfusun siyasî anlamda dışlanmasına, zarar görmesine ve baskı altına alınmasına rağmen sosyalizmi getirebileceği iddialarını şiddetle eleştirir.(11)
Marx’ın Görüşleri
Kohen’e göre, Küba Devrimi’nin öncü rolü, Marx’ın daha az bilinen çalışmalarının yanı sıra “1920’lerin (kendiliğinden anti-emperyalist ve anti-kapitalist) devrimci marksizmine yeniden hayat verdiği” -hepsinden çok, sömürgeciliği ve çevre ve bağımlı toplumları incelediği 1870’li yıllara ait geç dönem çalışmalarına kadar sürer. Bu yazılarda Marx, gençliğinin Avrupamerkezci görüşlerini aşar.(12)
Kohen, geç-dönem Marx’ın anlayışını şu şekilde belirler: tarih, değişmeyen bir gelişim hattını takip etmez.
“Batı Avrupa, tarihsel gelişim aşamalarını dünyanın geri kalanına doğru yayan biricik gelişim odağını temsil etmemektedir.”
“Boyun eğdirilen halklar, emperyalizmin çizmesi altında kaldıkları sürece “ilerleme”yi tecrübe etmezler.”(13) Marx, son on yılının büyük kısmını Rusya ve Kuzey Amerika’daki yerli toplumlarının incelenmesine adar. Onun bu sorunlar üzerine olan sınırlı sayıdaki yazısı, daha sonra o ülkedeki tarımın toplumsal temelini oluşturacak olan Rus köylü komününe, “obschina”ya odaklanmıştır.
Sözkonusu Latin Amerikalı felsefe, olgun Marx’ın, kapitalizmin İrlanda gibi sömürge toplumlarında yarattığı etki üzerine görüşlerine dayanır. Bunlar bizim başlıca Teodor Shanin’in “Geç dönem Marx ve Rus Yolu” eserinden bildiğimiz Marx’ın geç dönem yazıları ve araştırmasıyla da kesişir.(14) Shanin’in kitabını, şu ânda, bugünün Latin Amerikalı mücadeleleri üzerine bir yorum olarak yeniden okumak yararlı olabilir.
Rusya’nın Köylü Komünleri
Başını Plehanof’un çektiği, Bolşevik Partisi’nin atası da olan Rus marksist camiası, “obschina”nın, Rusya kapitalist kalkınmayla birlikte dönüştükçe kaybolmaya yazgılı olduğuna inanırlar. Vera Zasuliç’e 1881’de yazılan, ancak 1924’e kadar yayınlanmamış olan bir mektupta (Plehanof), “komün, Rusya’daki toplumsal yenilenme için dayanak noktasıdır” demektedir. Kapital’de ayrıntılı biçimde çizilen gelişim sürecinin “tarihsel kaçınılmazlığı, açıkça Batı Avrupa ülkeleriyle sınırlıdır.”(15) Marx’ın mektubunun, Shanin’in kitabında yer alan ön taslakları, Rusya’daki, komünün gelişen bir sosyalist ekonomiyle uyum içinde birarada var olabileceğini savunan devrimci popülist akım “Halkın Dostları”nın bakış açısıyla temelde örtüşür.”(16)
Etnolojik Defterler
Bu taslaklar, Marx’ın o dönem süresince yerli toplumları üzerine yaptığı kapsamlı çalışmaları, az bilinen Etnolojik Defterleri’nde mevcut olan bir belgesini temin eder.(17) Çıkardığı sonuçlar Zasuliç’e yazdığı bir mektup taslağında özetlenmiş hâlde bulunmaktadır: “ilkel toplulukların yaşam gücü Semitik, Yunan, Roma vs. toplumlarından ve daha ziyade modern kapitalist toplumlardan kıyaslanamaz biçimde daha fazla.”(18)
Bu defterler üzerine yaptığı çalışmada, Christine Ward Gaily, böylesi arkaik yapıların sürdüğü yerde Marx’ın bunları temelde, özünde baskıcı olarak gördüğü “devletle bütünleşmiş kurumların nüfuz etmesine karşı direnişin bir kanıtı” olarak betimlediğini söyler.(19) Bunun açık anlamı, hayatta kalmayı başaran böylesi arkaik ilişkilerin muhafaza edilmesi ve geliştirilmesi gerektiğidir.
Lenin zamanının marksistleri Marx’ın düşüncesindeki gelişimin farkında değildirler. Nitekim Antonio Gramsci, Rus Ekim isyanından birkaç hafta sonra, “bu Karl Marx’ın Kapital’ine karşı yapılmış bir devrimdir. Rusya’da Marx’ın Kapital’i proletaryanın olduğundan çok burjuvazinin el kitabıydı” sözlerini yazar.(20) Gene de Marx’ın görüşlerine ilişkin sınırlı bilgilerine rağmen Lenin, Luxemburg, Troçki, Buharin, Gramsci ve Lukács’nın devrimci nesli, sosyalist devrimin kapitalizmin tamamen olgunlaşmasını ve çökmesini beklemek zorunda olduğunu savunan Karl Kautski ve savaş öncesi Sosyalist Enternasyonal’le kol kola girmiş “Avrupamerkezci” bakış açısıyla mücadelelerinde Marx’ın devrimci duruşunu yeniden savunurlar.
Shanin, Marx’ın 1881’deki Rusya’ya dönük yaklaşımını, Latin Amerika devriminin ikinci özgünlüğüyle bağlantılandırdığı bir yolla genelleştirir. “Bilimsel sosyalizmin en saf biçimleri (…) sürekli siyasî zayıflık gösterir” iddiasında bulunur. “Olması gereken, toplumun sosyalistler tarafından içten üretilen ve siyasî yönden etkili devrimci dönüşümüne dair tüm bilinen sorunların altında yatan, marksizmin yerli siyasî geleneklerle bütünleşmesidir.”(21)
Elimizde, büyük yerli liderleriyle Bolívar, Martí ve Sandino’nun figürleriyle bağlantılı sömürgecilik karşıtı mücadele geleneğiyle birlikte, sosyalizm için eylemde ortaklaşmaya yaptığı güçlü vurguyla Latin Amerika devrimci deneyimiyle ikinci bir bağlantı yolu daha mevcuttur. Gelenekler arasındaki bu kaynaşma, Latin Amerika marksizminin eşsiz bir gücü olarak ortaya çıkar. Mariátegui bu felsefeyi çok bilinen bir pasajda yakalar: “Amerika’da sosyalizmin taklit ve kopya edilerek uygulanmasını kesinlikle istemiyoruz. O destansı bir yaratım olmalıdır. Yerli Amerikan sosyalizmimize kendi hayatımızı, gerçekliğimizi ve dilimizi adamalıyız. Bu, yeni kuşağın en değerli görevidir.”(22)
Marx’ın obschina’nın potansiyeline ilişkin görüşü, 1917 Ekim Devrimi’nin ertesinde, pratikte gerçekleşir. Obschina, on yıllar boyunca zayıflamıştır; 1917 itibariyle köylülerin yarısının toprakları özel mülkiyetin elindedir. Ancak 1917-18 arası dönemde gerçekleşen muazzam tarım reformu ardından köylüler, obschina’ya tekrar hayat verirler ve onu köylü tarımının temel birimi olarak benimserler. Bir sonraki on yıl boyunca köylü komünleri, sosyalist bir ekonominin kaynaklarıyla yapısal olarak birarada var olur. 1927 itibariyle stalinist zorla kolektifleştirmenin başlamasından önce, köylü topraklarının %95’i çoktan komünal mülkiyete geçmiştir.(23)
Burada mevcut Latin Amerika deneyimiyle çifte bir paralellik sözkonusudur. İlk yön, bolşeviklerin köylülükle ittifakının, işçi sınıfının, emek güçlerini tümüyle işverene satan sömürülen üreticilerin geniş koalisyonundaki yerinin çoğu zaman azınlıkta olduğu Latin Amerika ülkelerine uygun oluşudur. İkinci yön ise, ilkel komünizmin, komünal toprak sahipliğinin de dâhil olduğu yadigârları, kıta çapındaki yerli mücadelelerinin önemli bir etkeni durumunda olmasıdır.
Millî Kurtuluş
Üçüncü bir benzerlik, bolşeviklerin Çar yanlısı Rus iskân sömürgeciliği tarafından kurban edilmiş ve haklarından mahrum bırakılmış Doğu’nun azınlık halklarına yönelik uyguladığı pratikte bulunabilir. Bolşeviklerin millet meselesi ile ilgili siyasetine yönelik oldukça sık bir biçimde yapılan tartışmalar, 1917 Devrimi sırasında ve sonrasında bolşevik siyasetinin gelişimini yadsır ve Stalin ile Lenin’in 1913-1916 arasında yazdıklarıyla sınırlı kalır.
Sonraki bolşevikler kendilerini Stalin tarafından 1913’te ortaya atılan millîleşme ölçütü ile sınırlamazlar.(24) 1917 devrimi zamanında belirgin bir millî ve etnik yapısı bulunmayan mazlum halklar için kendi kaderini tayin hakkını savunurlar ve tatbik ederler. Kendi kaderini tayin hakkının, sadece ayrılma vasıtasıyla ifade edilebileceğine dair görüşün ötesine geçerler. Bunun yerine, kendi kaderini tayin hakkını, çeşitli federasyon yapılarıyla hayata geçirmeyi kabul ederler. Kendi kaderini tayin hakkını her zaman bölgesel olmayan bir tarzda uygularlar. Azınlık halklarının millî kültürlerine yönelik tutumları tarafsız değildir. Bunun yerine, siyasî ve devletlû kaynakların önemli bir kısmını bu kültürlerin gelişimini planlamaya ve teşvik etmeye tahsis ederler.(25) Bütün bu noktalar üzerinde bolşevik deneyim, şu ânda Bolivya’da ve diğer Latin Amerika ülkelerinde uygulanmakta olan yerli halklara yönelik devrimci politikalarla uyum içindedir.
Ekoloji ve Materyalizm
Son olarak ekoloji üzerine birkaç söz edelim. Dünyanın yaşadığı ekolojik kriz üzerine en cesur hükümet açıklamaları Küba, Bolivya ve Latin Amerika’daki diğer anti-emperyalist hükümetler tarafından dillendiriliyor.(26) Yerli mücadelelerinin etkisi burada da hissediliyor. Bolivya devlet başkanı Evo Morales, “tarih tarafından, bizi doğayı ve yaşamı savunmak için verilen mücadelenin öncü kuvvetlerine dönüştürmeye davet etmiş olan” yerli halkların öncü rolüne dikkat çekiyor.(27)
Bu iddia, birçok yerli hareketinin ekolojiye, doğaları gereği devrimci bir yaklaşım sergilemelerine dayanıyor. Birinci Dünya’daki ekoloji tartışmalarının önemli bir bölümü, doğal yaşama karşı kendiliğinden yıkıcı olan kapitalist ekonomik sistemin mümkün olduğunca korunmasını hedeflemek suretiyle, karbon ticareti, vergilendirme ve maliyet gibi teknik aygıtlara ve pazar eğilimlerine odaklanıyor. Yerli hareketi ise, bunun tersine, bazen “Toprak Ana’yı Özgürleştirin” sloganında da ifade edildiği üzere, insanoğlunun doğal çevremizle yeni tür bir ilişki içine girmesi talebiyle işe başlıyor.(28)
Bu hareketler taleplerini sıklıkla, alışık olmadığımız atalara dayanan, ruhanî, bilgece bir terminolojiyi kullanarak ifade ediyorlar, ancak bu sözcüklerin arkasında, materyalizmin bir çeşidi olarak görülebilecek bir dünya görüşü de yatıyor. Perulu yerli lideri Rosalía Paiva göre, “Fetih öncesi And toplumunda herkes bir bütünün parçasıydı ve herkes toprağındı. Toprak asla bize ait olamaz, zira biz onun oğulları, kızlarıyız ve biz toprağa aitiz.”(29)
Bolivyalı yerli yazar Marcelo Saavedra Vargas, “materyalizmi reddeden kapitalist toplumdur. Madde dünyası üzerinde savaşır ve onu imha eder. Biz ise, diğer taraftan, madde dünyasına sarılırız, kendimizi onun parçası olarak görür ve ona göz kulak oluruz.”(30) demektedir.
Bu yaklaşım, John Bellamy Foster tarafından Marx’ın Ekolojisi’nde takdim edilen Marx’ın düşüncesini andırır. “Toprak Ana’yı Özgürleştirin”i “metabolik çatlağı kapatın”a eşdeğer olarak yorumlamak, her yönden uygundur.(31)
Hugo Chávez, Venezüella’da 21. Yüzyıl Sosyalizmi’nin sadece marksizme değil bolivarcılığa, Yerli Sosyalizmi’ne ve Hristiyan devrimci geleneklerine de dayanacağını söylüyor.(32) Latin Amerika marksizminin, Shanin’in yerli devrimci gelenekleri olarak adlandırdığı bu yol üzerinden sahip olduğu kenetlenme kapasitesi, canlılığın ve umudun bir işaretidir.
Perulu marksist ve yerli lideri Hugo Blanco tarafından anlatılan bir hikâyeyle yazıya son verelim.
“Topluluğunun üyelerinden biri, Cuzco yakınındaki bir Quechua köyüne doğru, birkaç İsveçli turiste rehberlik ediyormuş. Yerli topluluğunun kolektivist ruhundan etkilenen bir turist, ‘bu komünizm gibi bir şey’ demiş. ‘Hayır’ diye yanıtlamış rehber, ‘komünizm bunun gibi bir şey.’”(33)
John Riddell
18 Haziran 2008
Bu makale, Riddell’in 26 Nisan 2008 tarihinde, Toronto’da bulunan York Üniversitesi’nde gerçekleşen Tarihsel Materyalizm konferansında yaptığı konuşmaya dayanmaktadır. John Riddell, Socialist Voice dergisi editör yardımcısı ve dokümanlar, demeçler, bildiriler ve açıklamalardan oluşan altı ciltlik “Lenin’in Zamanında Komünist Enternasyonal” eserinin editörüdür.
Dipnotlar
1. Links International Journal of Socialist Renewal’ın içinde “Alvaro García Linera, Indianismo and Marxism” (Richard Fidler tarafından İngilizceye çevrilmiştir). David Bedford, Canadian Journal of Native Studies’in içinde, “Marxism and the Aboriginal Question: The Tragedy of Progress,”, Cilt: 14, sayı. 1 (1994), s. 102-103. Hugo Blanco Galdos, yazara mektup, 17 Aralık 2007.
2. Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Karl Marx, Frederick Engels, Seçme Eserler, Moskova: Progress Publishers, 1969, Cilt: 1, s. 504.
3. Gustavo Pérez Hinojosa, “La heterodoxia marxista de Mariátegui.” Rebelión, 30 Ekim 2007.
4. Néstor Kohan, “El marxismo latinoamericano y la crítica del eurocentrismo,” Con sangre en las venas, Mexico: Ocean Sur içinde, 2007, s. 10, 11.
5. Örneğin bkz.: V. I. Lenin’in Komünist Enternasyonal’in II. Kongresi’ne Ulusal ve Sömürge Sorunları üzerine raporu, Seçme Eserler içinde, Moskova: Progress Publishers, 1969, Cilt: 31, s. 240-41; ve müteakip kongre tartışmaları ve kararları, John Riddell’in editörlüğündeki, Workers of the World and Oppressed Peoples, Unite! içinde, New York: Pathfinder Press, 1991, cilt: 1, s. 216-290.
6. Hinojosa, “Mariátegui.”
7. Kohen, “Eurocentrismo,” s. 10.
8. García Linera, “Indianismo.”
9. Kohen, “Eurocentrismo,” s. 10.
10. Ernesto Che Guevara, Che Guevara Reader içinde, “Message to the Tricontinental”, Melbourne: Ocean Press, 2003, s. 354.
11. Örneğin bkz.: Ernesto Che Guevara, Apuntes críticos a la Economía Política içinde, Melbourne: Ocean Press, 2006, s. 9-20. “Algunas reflexiones sobre la transición socialista”. Aynı zamanda bkz.: Che Guevara’s Final Verdict on the Soviet Economy.
12. Kohan, “Eurocentrismo” s. 10-11.
13. A.g.e., s. 11.
14. Teodor Shanin, ed., Late Marx and the Russian Road: Marx and the “Peripheries of Capitalism”, New York: Monthly Review Press, 1983.
15. Shanin, Late Marx, s. 124.
16. A.g.e., s. 12, 102-103.
17. Lawrence Krader, ed., The Ethnological Notebooks of Karl Marx, Assen, NE: Van Gorcum, 1972.
18. Karl Marx, Frederick Engels, Seçme Eserler, Moskova: Progress Publishers, 1989, cilt. 24, s. 358-59.
19. Christine Ward Gailey, “Community, State and Questions of Social Evolution in Marx’s Ethnological Notebooks,” Anthropologica içinde, cilt. 45 (2003), s. 47-48.
20. Antonio Gramsci, “The Revolution against Das Kapital”.
21. Shanin, Late Marx, s. 255.
22. Marc Becker, “Mariátegui, the Comintern, and the Indigenous Question in Latin America,” Science & Society içinde, cilt. 70 (2006), sayı. 4, s. 469, José Carlos Mariátegui’nin “Anniversario y Balance” (1928) isimli makalesinden alıntı.
23. Moshe Lewin, Russian Peasants and Soviet Power, New York: W.W. Norton, 1968, s. 85.
24. J. V. Stalin, “Marksizm ve Ulusal Sorun”, Moskova: FLPH, 1954, cilt. 2, s. 307.
25. Bkz.: Jeremy Smith, The Bolsheviks and the National Question, 1917-23, New York: St. Martin’s Press, 1999; John Riddell, “The Russian Revolution and National Freedom.” Socialist Voice, 1 Kasım 2006.
26. Örneğin bkz.: Evo Morales, Felipe Perez Roque, “Bolivia and Cuba Address the UN: Radical Action Needed Now to Stop Global Warming.” Socialist Voice, 26 Eylül 2007.
27. A.g.e.
28. York Üniversitesi’nde Kuzey Cauca (Kolombiya) Yerli Konseyleri Derneği’nden Vilma Amendra tarafından yapılan bir sunumdan, 11 Ocak 2008.
29. Toronto’da düzenlenen Bolivya ayaklanması toplantısına hitap, 5 Nisan 2008.
30. Marcelo Saavedra Vargas ile röportaj, 21 Nisan 2008.
31. John Bellamy Foster, Marx’ın Ekolojisi: Materyalizm ve Doğa, New York: Monthly Review Press, 2000.
32. Örneğin bkz.: Chávez’in 15 Aralık 2006 verdiği demeç, “Chávez Calls for United Socialist Party of Venezuela” başlıklı yazısının özeti,Socialist Voice, 11 Ocak 2007.
33. Toronto’da Blanco’nun gayrı resmî bir topluluğa sunduğu yorumlar, 16 Eylül 2008.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>