Marksizm ve Rosinante’nin Çiftesi

20 Aralık 2012 admin
Almanya’da bir şövalye, bizdeki avcı hikâyeleri türünden, kendi başından geçtiğini iddia ettiği kahramanlık hikâyeleri anlatır. Bunlardan birinde ormanda giderken atıyla birlikte bataklığa düşer. Kendisini kurtarır ve atı da yelelerinden kavrayarak bataklıktan çıkartır. Bu hikâye, Marx ve Engels’in kaleme aldığı Alman İdeolojisi’nin girişinde edebî gönderme ile birlikte anlatılır.
İdeoloji, öznelik ile öznellik arasındaki sınırı siler. Öznenin nesnel ayıraçları belirsizleşir. O, havaya fırlatılan taşın bizzat kendisinin uçtuğunu zannetmesidir. İdeologlar, maddî dünya ile zihnî dünya arasındaki ayrımı ikinci lehine tekellerine alırlar. Bu ayrıma ipotek koyarlar. İdeologlara göre, tahtaya vurulduğunda çıkan ses zihnî planda taklit edildiği takdirde, bu taklidi müteakip, vurma eyleminin de gerçekleşeceğini düşünürler. Her şey düşüncede gerçekleşir. İdeologlar kendilerini alınır satılır kılmak için uçmaya ya da atı yelelerinden tutup bataklıktan çıkartmaya dair hikâyeler uydurmak zorundadırlar.
“Ezilen” vurgusu yapan ideologlar, “ezilenler” olarak tarif ettikleri kesimleri devlete göre, devlete içkin ve devlet üzerinden tanımlarlar. Ezilenler salt devlete karşı bir güç olarak teorize edilirler. Metafizik bir kavram olarak devlete karşı gene metafizik bir kavram olarak ezilenler çıkartılır. Bu yaklaşım, Maksim Gorki’nin küçük burjuvaziyi tarif ederken kullandığı cümleyi hatırlatır: Küçük burjuvazi tek düşünceye sahiptir: “bu böyle gelmiş böyle gider.”
Ezilenlerin metafiziğe fırlatılıp atılması, tam da ezilenlerin bugünde böyle gelenin böyle gidemeyeceğine dair müdahalelerine asla izin vermez. Yani ezilene, devasa bir gücün, asla yenemeyeceği bir kudretin ezilmesini telkin etmek, ona hiçbir şey yapmamayı emretmektir.
“Ezilenler” kavramı devlete, “işçi sınıfı” kavramı ise demokrasiye kapatılır. Kavramın belirlenmesi, gerçekteki ezilenlere ancak devletle tanımlı bir eylemlilik hakkı bahşetmeyi ifade eder. Ezilen ancak devlete karşı çıkabildiği noktada özne olabilmektedir. Özetle burjuvazi özne olmaya mani olmak için sadece baskı ve zulüm araçlarını kullanmaz, ayrıca içeriden çürüten, çözen kimi aygıtları da devreye sokar. Teorik, ideolojik ve politik müdahalelerin gerekçesi budur. İşçi sınıfının özneliğe hak kazanması, onun ancak demokratik kurgu içerisinde bir bileşen olarak var olabilmesine bağlıdır. Toplum tasavvuru içinde işçi sınıfı temsiliyet üzerinden demokrasi içine yedirilir. Ezilenlerin de devlete yedirilmesi ve teslimiyeti tam da onun devlete göre ve devlete karşı tanımlanması ile mümkündür.
İşçi sınıfının demokrasi ile rabıtası noktasında Marksizm de eğilip bükülmek zorundadır. Bu eğip bükme gayreti öncesinde Marksizmin, Bernstein gibi, “krizde” olduğunu söylemek elbette ki zorunludur.
Ezilenlerin de devletle rabıtası noktasında Marksizmin burjuvazinin örsü ve çekici ile dövülüp biçimlendirilmesi zorunludur. Bu gayret doğal olarak Marksizmin “krizde” olduğunu sürekli yinelemeyi gerektirir.
Bir dönem yüksek ideoloji olarak formüle edilen, burjuvazinin örsü ve çekici arasında biçimlendirilen Marksizm dini sorun olarak görmek zorundadır. Zira burjuva ideolojisine içkin rekabet fikri üzerinden böylesine bir yüksek ideoloji olan Marksizm ancak dinle rekabet edebilir. Rekabet mülkiyetle ilişkilidir ve başkalarının mülkiyetini gasp etmenin temel yöntemidir. Dolayısıyla Marksizmin dini sorun hâline getirmesi, onun mülkiyetine dönük gasıp edası ile yaklaşmasından başka bir şey değildir.
Bir iki yıl önce “Marksizm dine tenezzül etmez, onun seviyesine inmez, Marksizm yüksek ideolojidir, din ise orta-düzey ideoloji” diyen bir küçük burjuvanın bugün din hakkında konuşması kendi kişisel dinini yüceltmekten başka bir anlama sahip değildir. “Ontolojide Allah yok” diyen bu küçük burjuvanın “Allah” olmak için ontolojiyi kendi epistemolojisine boğduğu açıktır. Marksizm, bu boğdurma işleminin basit bir kılıfından, meşruiyet kazanma aracından başka bir şey değildir.
Postmodernizmin, postmarksizmin, yapısalcılığın tüm kirini pasını üst perdede organize etmek kimseye bir hayır getirmemiştir. İşçi sınıfının temsiliyeti peşinden koşanların bugün “ezilen” demesi, esasında ezilenlerin teslimiyeti ile ilgili bir meseledir. Organize edilen kirin pasın Müslümanlara telkin edilmesi, ya Müslüman’ın burjuva temsiliyet ilişkilerine kul olması ile ya da devletin teslim alma pratiğine köle olması ile sonuçlanacaktır.
“Kur’an Said-i Nursi okumadan anlaşılamaz” diyen bir Müslüman’ın sol cenahtaki karşılığı, “Marx Althusser okumadan anlaşılamaz” cümlesidir. Her ikisi de kendince hakikati tekeline alır, ona ipotek koyar ve hakikate ulaşmak için kendisine teslim olunmasını şart koşar. Zira Said-i Nursi’yi veya Althusser’i hatmetmiş olan, kendisidir. Bu kişi, ilgili gayretin bedelini okurlarına ödetmek niyetindedir. Said-i Nursi ya da Althusser konusunda “allame-i cihan” olmak, Müslüman ya da Marksist olmanın birinci şartı hâline gelir. Bu iki yaklaşımın belirli bir muhabbet içine girmesi, sonuçta Müslüman’ı hakikatten uzaklaştırır ve farklı bir tağuti rejime teslim eder. Burada esasında Kur’an ve/veya Marx ile doğrudan temas kurulmasını istemeyen devlet ve burjuvazinin varolma iradesi devrededir. Yukarıda zikredilen cümleleri dile döktüren, devlet ve burjuvazidir. Bu noktada ikna gayreti için sağdan soldan bazı cümleleri aşırmak, gaspetmek, tek çıkar yoldur.
İslam’ın Aziz Paul’dan ziyade Hz. İsa’nın “İsevîliğine” baktığını söylemek mümkündür. Eğer öyleyse Aziz Paul ile formatlanmış, mazlumların manevi jeneratörü ve karargâhı olan kiliseleri terk etmiş Hristiyanlığı ile İslam’ın kavgası kesindir.
Bu anlamda kilise gibi devletli bir kurumun ideolojik zeminini Marksizme uyarlamak, yeni papalar ve papazlar üretmekten başka bir şey üretmez. Özne olmanın tüm toprağına ipotek ve hüküm koymakla Marksizmi krizden kurtardığını iddia etmek mümkün değildir. Marksizmin bireye kapanmış öznelikle hiçbir işi yoktur, olamaz.
“İnananların Muhammed’in aklına ikna edilmesine gayret edildiğini” söylemek, tam da bu türden bireyci bir refleksin örgütlenmesinden başka bir şey değildir. İsa yerine Muhammed ikame edildiğinde belirli bir güç teşkil edileceğini düşünmek hatadır. Bu doğal olarak cami ile kilise arasındaki farkı da silecektir. Muhammed ile burjuva birey bütünlüğü üzerinden ilişki kurduğunda, “Türk ve Sünni” olanı fethedeceğini zannedenler fena hâlde yanılmaktadırlar. Türk ve Sünni olanın muhayyilesindeki Muhammed öz itibarıyla Muaviye rejimi dâhilinde dönüştürülmüş bir “Muhammed”dir. Bu tasavvurla ancak Marksizmi devlet ideolojisi, kendisini bu ideolojinin taşıyıcısı kılmış olanlar ilişki kurarlar.
Marksizmin sınırlarının dışına çıkmak, birer Marx ya da Lenin karikatürünü içte muhafaza ederek gerçekleşmektedir. Bu da kendi şahsiyetinin yücede konumlandırılmasını zorunlu kılmaktadır. Bu şahsiyetin ayak bastığı yerlere dayanıklı kiliseler inşa edilmekte, Müslümanlara buraları doldurmaları söylenmektedir. Öz olarak küçük burjuva, İslam’a baktığında ancak kendisi gibi birey olan ya da olabilen bir Muhammed görebilmektedir. Geriye bu bireyin ilahiliğini bugünde satmak kalmaktadır. Bu teorik ve pratik faaliyet ise aydınlanmacı ve modernist sınırları asla aşamamaktadır. Aydınlanmacılık ve modernizm burjuvazi eliyle her yerin kilise kılınmasını ifade eder. Bizans’tan devlet olmayı öğrenmiş Muaviye’nin İslam’ını bir devlet ideolojisi formu olarak Marksizmle ilişkilendirmek, sonuçsuzdur.
Dolayısıyla ezilenlerin marksizmin bir devletlû ideolojiye dönüştürülmesi için istismar edilmesi anlamsızdır. Bu açıdan “ezik” ile “ezilen” arasında bir ayrım yapmak, Avrupa Yakası türü burjuva salonlarını eğlendiren dizilerin senaristlerinin işi olmalıdır. Mazlumun iniltisi de anlamlıdır, ona ancak devlete karşı bileylendiği ve ayağa kalktığı noktada kıymet vermek, marksizmin proleter doğasına aykırıdır. Mazluma mazlumun bihaber olduğu üst ve yüce teorik anlamlar yüklemek, esasında mazlumu egemenlerin ideolojisine eklemlemek istemeye dönük bir gayrettir. İşçi sınıfının demokrasi, mazlumların devlet dolayımı ile teorik ve politik değer kazanabilmesi, onların devlet ve demokrasi dışı muhtemel icraatlarını silmeyi amaçlar. İşçi sınıfı için hiza demokrasiden, mazlumlar için devletten çekildiğinde, çizginin bir tarafında sınıfın ve mazlumların başka bir hayat iradesi kalır ve bu irade körleştirilir. İşçi sınıfına salt demokrasi okumaları, mazlumlara salt devlet okumaları üzerinden kıymet verebilmek, küçük burjuvaların işidir. O işçi ve mazlum olmamak amacıyla bu türden bir çaba içine girer. Ya da temel derdi, egemenlere onları tehdit edebilecek bir işçi veya mazlum olmadığını ispatlamaktır.
Adolf Hitler iktidara geldiği aşamada “devlet büyümezse küçülür” der. Egemenlerden devletin huzura ve güçlü bir zemine kavuşması yönünde icazet aldığı günlerde Hitler tekeller için yol temizliğine girişir. Bu cümleyi Marksizme yansıtmak ve buradan Marksizm içi tekel olmak için ezilenlerin siperlere doldurulması zorunludur. Ama ezilenler hiçbir vakit neyle savaştıklarını bilmemelidirler. Onların “güdülmesi” için bu şarttır. Dolayısıyla “Marksizm genişlemezse küçülecektir” cümlesi, Hitlervari siyasetin Marksizme yansımasından başka bir şey değildir. Ezilenlere hele ki Müslümanlara böylesi bir Marksizmden asla hayır gelmeyecektir.
Siyonist Horace Kallen’dan feyz alan kozmopolitist Randolph Bourne, “savaş devletlerin ilâcıdır” der. Bu yaklaşım devletin biyo-politikasına dair bir alameti dile getirir. “Ezilenler” kavramının devletle arasındaki rabıtası üzerinden düşünüldüğünde, ezilenler sadece eline kılıç aldığında manidardır. “Savaş devletlerin ilâcıdır” sözüne atfen, Marksizm tekeli ya da devlet ideolojisi olarak Marksizm, kendisini sağaltmak için ezilenleri bölük bölük savaş alanlarına yollayacaktır. Bu, “siz savaşın, semeresini biz yiyelim” diyen burjuvazinin bir yaklaşımıdır.
“Türklüğün ve İslamcılığın belli politik öznelerce yönlendirilir oluşu, bu başlıkların mazlumlar nezdinde devrimcileşme dinamikleri barındırmadığını göstermez. Sol, düşmanın kendisine gösterdiği medyatik liderleri, onların politik manevralarını dikkate almakta, onların arkasındaki halk gerçeğini görmemektedir. Halkla organik ilişkiye girmeden, onların kendisine ideolojik ve tarihsel olarak düşman olduğu tespiti üzerinden hareket etmektedir. Oysa Türklüğü ya da Kur’an’ı devrimci birer bayrak hâline getirecek bir çalışma sözkonusu ideolojik/politik nüfuzu da kıracaktır.”
Bu cümleler, bugün “Müslüman” olduğunu söyleyenlerin, “Allah’ın adıyla” ifadesiyle yazısını sonlandıranların dergisinde on iki yıl önce sansürlenmiştir. Sansürleme işlemi hâlâ sol piyasada rant kovalama imkânlarının bulunması ile ilgilidir. Sol piyasadan kovulmamak için bu cümleler dergide sansürlenmiş ve gerekli yerlere mesaj verilmiştir. Bugün elde sadece mahkemede Jacque Verges tarzı savunma verenlere dağıtılan boncuklar kalmıştır. O boncuklar da Özal zamanında dağıtılan tapular gibi, istenilen şey alınmaz ise geri toplanacaktır.
Yukarıdaki paragrafın geçtiği yazının yazarı olan arkadaşa ağır bir biçimde saldırılmış, neredeyse dergide yazması yasak edilmiş, küfürlere maruz kalmıştır. Bu cümlenin geçtiği yazı dönemin Gelenekdergisince eleştirilmiş, Siplilerle dergi yazarlarının aynı kafada oldukları görülmüştür. Gelenek dergisi ilgili arkadaşı “Don Kişot” olmakla eleştirmiş, Don Kişot’a yönelik ideolojik saldırıları ve eleştirileri ile arkadaşı köşeye sıkıştırdığını zannetmiştir. Ama Rosinante’nin çiftesi sert olmuş, yıllar sonra eleştiren gelenek, internet sitesinde “Erdoğan Don Kişot’u Nazım Hikmet’ten Öğrensin” diye bir yazı paylaşmıştır. Burada da görüleceği üzere, o gün Don Kişot’a küfredenler ona övgüler düzmek zorunda kalmıştır.
Sol piyasadan nemalanma konusunda ilk rahatsızlığı yukarıdaki paragraftan önce şu cümle vermiştir: “Bu sayede A. Humeyni’nin ifade ettiği gibi İslâm ‘kendilerini doğruluk ve adalete teslim etmiş militan kişilerin, bağımsızlık isteyenlerin dini ve emperyalizme karşı mücadele edenlerin okulu’ olmaya devam etmektedir.”
Bu cümle de benzer bir rahatsızlığa neden olmuş, gerekli sansür işlemi yapılamadığı için dergide yer bulmuş, ciddi bir öfke ve eleştiriye yol açmıştır. Rosinante’nin çiftesi bunların da suratına inmiş, bugün İslam’dan ve Kur’an’dan söz eder hâle gelmişlerdir. İhtiyar bir koşum atı olan Rosinante, kendisinden beklenmeyen bir hamle yapmış, sınıfı ve mazlumları küçümseyenlerin yüzünü bu kesimlere döndürecek darbeyi indirmiştir.
Ama gene de bu çiftenin ölüm orucu şehidinin AHİM’den aldığı tazminatın üzerine yatanlara, villasında çalıştırdığı emekçinin parasını ödemeyenlere ya da çeviri yaptırdığı çevirmenine parasını vermeyenlere yapabileceği bir şey yoktur. Onların yel değirmenleri, Rosinante’ninse sadece kırık kemikleri vardır.
Erhan Baltacı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>