Marksizm, Birey ve İslam

3 Ekim 2011 admin
Ülke TV’de ara sıra tekrar yayınlanan bir Che Guevara belgeseli var. Orada, Che’nin katledilmeden kısa süre önce uğradığı bir köydeki gelişmeler anlatılıyor. Yaşlı bir köylü kadın, gerilla birliğinin geldiğinde nasıl ve neden korktuğunu anlatıyor: “Onların kızlarımıza tecavüz edeceklerini, mallarımızı ellerimizden alacaklarını söylediler bize” diyor. Başka bir köyde ise yaşlı adam, Che ve yoldaşlarının “biraz yiyecek aldıklarını ve karşılığını ödeyip gitti”klerini söylüyor.
Geçmişinden söz ederken İsmet Özel, bir TV sohbetinde, şu hikâyeyi anlatıyor: “Altmışlı yıllarda Karadeniz’in bir köyünde muhtemelen bir Adalet Partili yönetici, kısa süre sonra şehirde miting yapacak olan Türkiye İşçi Partisi ile ilgili olarak halkı uyarıyor. Onlara ‘karılarınızı alacaklar, mallarınıza el koyacaklar’ diyor. Köylünün biri de çıkıp ‘bizim karılar tezek kokar, seninkisi parfüm, bu adamlar bizimkileri n’apacak, alsa alsa senin karıyı alırlar. Sen ondan korkuyorsun’ diyor.”
Sahne, dekor, kişiler değişebilir ama dünyanın dört bir yanında benzer hikâyelere, benzer tevatürlere, yalanlara ve iftiralara rastlamak mümkün. Yani bu hikâyelerdeki “kızlarınıza tecavüz edip mallarınızı çalacaklar” cümlesini tüm dünya dillerine çevirsek, o dillerin kendiliğinden benzer tepkiler vereceği kesin.
Bu hikâyeler, en fazla, soğuk savaş döneminde cilâlanıp pazarlanmış. Daha da geriye gidip, Komünist Manifesto’ya baksak, Marx ve Engels, kadının ortaklaştırılması meselesinin kendilerine nasıl da bir küfür olarak bileylenip çevrildiğinden bahsederler. Daha gerilere gidersek, ortakçı, paylaşımcı bir düzeni savunan her halk hareketinin, misal, mazdekizmin, orjilerle ve kadınların ortaklaştırılması ile anıldığı görülür. Kadını mal olarak gören zihniyet, malların ortaklaştırılması talebinin kadını da içerdiği yaygarasını kopartır. Öyle ki bugün küfür olarak kullanılan “kavat” sözcüğünün köken olarak bir biçimde mazdekizme intisap etmiş olan “Kavat” ismindeki bir İran imparatoruna dayandığı söylenir. Tıpkı, maruz kaldıkları zulme boyun eğmeyip Osmanlı’ya onlarca kez başkaldırmış Dürziler gibi.
Zalimlerin, efendilerin, müstekbirlerin ve sömürenlerin ortak bir lügati mevcuttur. Onlarla kısa ömürleri dâhilinde fayda sağlamakla hayatta kalmaya mecbur olan halkın bir kesimi de bu dile bir biçimde bağlanır. Yani onlara karşı başkaldıranları gene onların sözcükleri ile tanımlamayı adet edinir.
Bugünlerde de PKK özelinde, sol bağlamında, ahlâkçı bir İslam savunusunun yapılıyor olması manidardır. Bu savunuyu yapanlar, dağa çıkma konusunda muallâkta kalan ve gelişmeler üzerine bu kararlarını somutlayan başörtülü gerillaları görmezden gelmektedirler. Yani bunlar, saf bir İslam adına, sola “bulaşmış” kesimlerini kurtarmak için, Kürd’ün millî ve sınıfî öfkesine ortak olan müslüman kardeşlerini ayırmak amacıyla, lafzî müdahaleler yapmak derdindedirler. Ayrıştırma gayreti, gene mal-mülk ve namus üzerinden gerçekleştirilmektedir.
Yukarıda zikredilen Bolivyalı köylüler gerillaların geldiğini duyup kızları ile birlikte dağlara kaçmışlarsa, bugünün müslüman Kürd’ü de ahlâkî açıdan yozlaşan, yoldan sapan “evlad-ı ekrad”ını serin cami avlusuna ya da dar milliyetçiliğin sınırları içine kaçırmak derdindedir. Bu kafanın sivil Cuma eylemlerinden çıkartacağı bir sonuç da yoktur. Birileri çıkar ve İslam’ın ancak kendi aklı ile yaşayıp geleceğe uzanabileceğini iddia eder ve kendi mevcudiyetini pazara çıkartır.
Oysa dövüşmemiş bir İslam’ın geleceği de yoktur. Geleceğin bugündeki izleri, dövüşenleri ezenlerin adımlarında değil, dövüşenlerin pratik eylemlerinde aranır. Bir müslümanın da geleceğe uzanacak İslam’ı, bağlandığı tekil şahısların ufuklarında, adımlarında ya da tahayyüllerinde değil, dövüşen sınıfî, millî ve dinî yönelimlerin kavgasında bulması gerekir.
Mal ve namus, doğrudan, gelecekle ilişkili konulardır. Bunlara yönelik tecavüz, saldırı ve tehdit, geleceğe yöneliktir esasında. Efendiler, diyelim Bolivyalı köylüyü, belirli bir ideolojinin içine hapsedecek, ardından da gelen düşmanın bu ideolojik haleyi parçalamak niyetinde olduğunu söyleyecektir. Bu ideolojik hale, köylülük, yerlilik, belirli bir tanrı tasavvuru vb. olabilir. Beş bin metre yüksekliğe çıkıp her sene adaklar adayan bu halkın tanrısına ait bir işareti saldırının hedefi olarak kodlamak, efendiler için çocuk oyuncağıdır. Zaten hayatta kalmak için bin bir çile çeken bu halkın, mal ve namus noktasında olası her türden saldırıya karşı ciddî bir hassasiyeti de mevcuttur. Bolivya örneğinde bu hassasiyeti kontrgerilla tamimnameleri bağlamında kullanmak için yetiştirilmiş çok sayıda CIA elemanı iş başındadır. Artık bu işler CIA ajanları ile değil, yereldeki kimi unsurlar eliyle gerçekleştirilmektedir. Bu soğuk savaş yönteminin hâlâ kullanılıyor olması, zalimlerin mazlumları maniple etme noktasında sıkıntılı günler geçirdiğinin delilidir.
* * *
“Bir müslüman aynı zamanda marksist olabilir mi?” türünden bir tartışma, soğuk savaşın koşulladığı böylesi bir zihniyetin ürünüdür. Mısır ve Tunus’taki gelişmelere sevinen İslamcılar, esasta bir dönem soldan, sosyalizmden etkilenen kolunun kesilmesine dönük memnuniyetlerini dile getirmektedirler. Bölgedeki gelişmeler bu minvalde değerlendirmeye tabi tutulmaktadır. “İslam İslam’dır” düsturu bayraklara yazılmakta, geçmişin kiri pası temizlenmektedir. Buradan İslam’ın muktedir olamaması için temel bahanenin milliyetçilik ve sosyalizm olduğu tespitine ulaşılmaktadır.
Tersten sorulacak soru ise cevapsızdır: “Peki ya İslam, sosyalizan ve millî mücadelelerin koşulladığı dalgalar üzerinden bugüne geldi ise?” Bu sorunun cevabı, İslam’ı politik, ideolojik ve teorik âlemden söküp atmak isteyenlerin kastî eylemlerinde aranmalıdır. Yani aslında dert, İslam’ın bu hâliyle bugüne gelmiş olmasındadır.
Örneğin bir Filistinli direnişçiye bir sosyalistin “millî ve İslamî olandan kurtul” demesinde de benzer bir kasıt vardır. Mal ve namus noktasında milletin gelecek kaygılarını istismar edenler, bir yandan da onların kavgalarını geleceğe taşıyan ideolojik-politik her türlü silâhı kırmaktadırlar. Mücadele etmeyen bir İslam, tek malları dövüşen kanları ve canları olan, namusu gibi korudukları İslam’ı yerinden eder ve kendisini efendileri rahatsız etmeyecek fikrî ve manevî bir kurguya dönüştürür.
Oysa sözkonusu Filistinli, siyonist işgale karşı millî ve İslamî olan unsurları bir silâh olarak örgütleyebildiği için bugüne gelebilmiştir. Mesele bugüne gelmiş olandır, nasıl geldiği ise, gelecek tahayyülüne göre anlaşılmaktadır. Bugüne dönük müdahale, geleceğe de bu şekilde taşınmaması için yapılmaktadır. İslam ile ilgili, soldan ya da sağdan yapılan, bugüne dönük tüm müdahalelerin amacı budur. Ya sınıfî ve millî olanlar İslam’dan ya da İslam, dinî ve millî olandan kurtarılmaya çalışılmaktadır. İslam, bir toplum mühendisliğine ve ümmet inşasına bağlanmaktadır. Müslümanların fiilî hayatta yaşadıkları sorunlar ötelenmekte, bu sorunlar salt mühendislik ve inşa için değerlendirmeye tabi tutulmaktadır. Sınıf ve millet ise İslam’ın bu yürüyüşünde bölücü unsurlar olduğu için düşman ilân edilmektedir. Sınıfî ve millî kavganın harından kurtarılan İslam, zararsız bir çimento olarak işleme sokulmaktadır. Bu türden bir İslam efendilerin sofrasına takdim edilme hakkı kazanır. Yaşamak, geleceğe kalmak için kıvamdan kıvama sokulan bu din aslında ölmektedir.
* * *
I. Dünya Savaşı sonlarında Irak’ı işgal eden İngiliz birliklerinin komutanı ezanı ömründe ilk defa duyduğu vakit yardımcısına onun ne olduğunu sorar, yardımcı da izah eder. General “mala mülke, bizim buradaki varlığımıza bir zararı var mıdır?” diye sorar, yardımcısı da “yok” der, general de “yasaklamayın o zaman” emrini verir.
Yıllar sonra ABD Irak işgal ettiğinde, Bağdat’a girdiği gün, namaz vakti olmamasına karşın, tüm camilerden aynı anda ezan okunmaya başlanır. Bu iki ezan arasındaki ayrımdır esas olan. İlk ezanın muzaffer olması için İslam’ın her şeyden münezzeh kılınması gerekmektedir.
İslam’a sınıfî ve millî meselelerden özenle el etek çektirilmektedir. Buradaki temel maraz, aidiyet meselesinin giderilmesidir. Tarihsel olarak İngiliz general bunu emretmektedir. Bu emir uyarınca İslamcıların bir bölüğü, sınıfî ve millî olandan kurtulurken, tüm mevcut aidiyet ilişkilerinden de kurtulmayı önermektedir.
Geçmişte sınıfî ve sosyalizan olana “sızan” kimi kesimler, bugün selefî ve İslamcı kesimlerin içine sızıp, verili durum gereği, Ak Parti ile düzlenen iktisadî, coğrafî ve biyolojik gerçekliğin failleri olarak iş görmektedirler. Sınıfî olana meyledecek aidiyet ilişkilerini kesen bu kesimler, bu sefer de bir aidiyet ilişkisi biçimi olarak İslamî olanla bağları kesmek derdindedirler. Bunun için de “İslam İslam’dır” diye haykırmak tek çözümdür.
Bu nedenle ilgili kesimler, kısa süre önce İstanbul’da katledilen Çeçen militanlara “yüce Ak Parti devleti”nin himayesinde bir anlam ve değer yükleyebilmektedirler ve “bize sığınmış bu insanları korumamız gerekirdi” türünden bir kibirle hareket etmektedirler. Verili saldırı, o insanları korumakta bir anlığına aciz kalmış devlete akıl vermek üzerinden anlamlı kılınmaktadır. Çeçenlerin millî direnişi, Rusya ile kurulan devletlî ilişkilere kurban edilmektedir. Böylelikle ilgili direnişin İslamî kesim içindeki muhtemel titreşimleri bir anda kesilmektedir.
* * *
Bugünü geleceğin mutlak “cennet”i için geçmişin kirinden kurtarma gayreti, liberalizme işaret eder. Liberaller, kapitalizmin zamandaki hükmünü ebedîleştirme isteminin biçare ajanlarıdırlar. Liberalizm, “ulusötesi tekellerin faşizmi” ise eğer, onların devletleri basit birer silâha indirgeyerek sivil topluma alan açıyormuş gibi görünmeleri yanıltıcı olmamalıdır. Sınıfî, millî ve dinî eğilimler bu açılan kapılara hücum ederken, bir yanını efendilere teslim edeceklerdir. Mesele araya, temelli, geriye dönüşsüz, devrimci ayraçlar yerleştirmektedir. Liberalizmin dilinde cisimleşen “İslam İslam’dır” düsturu bu türden devrimci ayraçları kırmaktadır. Bu ayraçların kırılmasındaki aslî dert, İslam’ın devlet ideolojisi bağlamında örgütlenmesi ile ilgilidir. Kimse “ben müslüman’ım ya da “İslamcıyım” demekle liberalizmden azade olamaz. Mesele lafla halledilebilecek bir düzeyde seyretmez zira.
Mesele, kendine kapalı, bütünlüklü, su sızdırmaz, özel bir atölyenin tezgâhından çıkmış bir ürün olarak, belli bir ideolojinin gene aynı türden başka bir ideoloji ile eklemlenmesi ya da iç içe geçmesi değildir. Mesele, zulme karşı mücadelenin belli bir kesitinde tekil bireylerin değil, kitlelerin belirli bir fazla üretmeleri ve bu fazlayı kimi ideolojik örüntülerle tanımlaması gayretidir. O kapılara hücum eden kitlelere sunulacak mutlak bir sosyalizm, milliyetçilik ya da dincilik yoktur. Geleceğin mutlak “cennet”i için geçmişin kiri olarak görülen bir tür sosyalizmin, millîliğin ya da dindarlığın temizlenmesi önerisi, enisonu liberalizme kapaklanacaktır. Bireyin ideolojisi olarak liberalizm, burjuvaların ilgili ideolojik kirlere yönelik kullandığı temizleme ölçütüdür.
Müslümanların sosyalizmle ve marksizmle kurdukları ilişkileri tanzim etme noktasında liberalizmin devreye soktuğu temel ölçüt, bireydir. Bu konuyla ilgili tartışmalar, temelde, tekil bireye seslenen bir zihinsel, aklî kurguya dayanmaktadır. Yani örnek model olarak bir birey alınmakta, bu bireyin hem müslüman hem marksist olup olamayacağı tartışılmaktadır. Bu kasıtlı, iradî ve bilinçli bir yaklaşımdır.
İlgili iki başlığın yakınlaşması/uyumu veya uzaklığı/uyumsuzluğu, birey ölçüsünde tanımlanmaktadır. Buradaki hinlik açıktır. Kendine kapalı, su sızdırmaz bir bütünlük olarak birey, bir kap misali, iki şeyle doldurulur mu doldurulamaz mı, diye sorulmaktadır. Basit gündelik bilinçle cevap tabii ki “hayır” olmaktadır. “Hayır” denilsin diye bu yöntem mutlaklaştırılmaktadır.
Oysa birey, efendilerin mazlumlara dayattığı bir kurgudur. Efendiler, kendi azınlık olma durumunu bu şekilde aşmak isterler. Onlar, koca bir kaya kütlesi ile uğraşmaktansa, küçük çakıl taşlarını tercih etmektedirler.
“Yekpare birer teorik, ideolojik ve politik bütünlük olarak sol ve İslam’ın ilişkisinden söz edilemez. Solu düşünsel, ahlâkî, hukukî ve hissî bir kurgu olarak anlayan bir kişinin, aynı minvalde müslüman olan kişiyle muhabbeti ya da husumeti esasta aynı şeydir. Mesele, düşünsel tercih olarak solcu olanla, gene düşünsel bir tercih olarak müslüman olmuş kişinin yan yanalığı değildir. Mesele, iktisadî, coğrafî ve biyolojik (bedenî) bir zorunluluk olarak maddî planda solcu olanla, müslümanın iç içe geçmesi ve ortak maddiyatta bunların tek düşmana karşı mücadele etmesidir.” (İştirakî: İslam ve Sol)
Toplumsal ve tarihsel ilişkiler bağlamında tekil bir insan, batının burjuva süzgecinden geçirip zihin dünyasında kurduğu bireyden daha fazlasıdır. Bunun başlangıç ve çıkış itibariyle komünist ya da müslüman olmasının bir önemi yoktur. Başlangıca ve sona ehemmiyet verenler küçük burjuvalardır. Onların üretimdeki yerleri bu zihniyeti ve ruhaniyeti koşullar.
Biyoloji belirleyicidir ama bir başlangıç ve son tayini noktasında biyolojik olanı her daim öne alan biyolojistler (diyelim faşistler), an be an hayatın tüm örgüsünde hâkim olmak adına, bu belirlenimi istismar etmek isterler. Bu istismar gayreti, biyolojinin nerelere nüfuz ettiğinin ve ne türden sonuçlar doğurduğunun görülmesini engeller. Aynı durum ekonomi ve coğrafya için de geçerlidir.
Kur’an ve Muhammed dolayımı ile kendisini Allah yerine ikame ettiklerini zannedenler, ekonominin, coğrafyanın ve biyolojinin üzerinde olduklarını zannetmektedirler. Benzer bir maraz, mutlak bir toplum veya tarih kurgusuna sırtlarını veren marksistlerde de mevcuttur. Özgül ekonomik, coğrafî ve biyolojik ilişkiler içinde marksistlerle müslümanların iç içe geçmesi olası iken, yücede kurulmuş iki ayrı bütünlüğün teması bile mümkün değildir. Birincisinin Allah’ı tarih ve toplum dışıdır, ikincisinin toplum ve tarihi Allah’sızdır.
* * *
İlk dönem İslamî mücadele Arap kabileler arasında manevi birlikteliği tesis etmiştir. Bu birlik, süreç içinde İslam, Muhammed ve vahiy öncesinin efendilerine yar olmuş, yeni kurulan devlet Ali’nin değil, Muaviye’nin eline geçmiştir. Devlet Ali’nin maneviyatı ile değil, Muaviye’nin maddiyatı ile yönetilmeye mecburdur. O nedenle Ebu Süfyan ve Ebu Cehil’in dünyasına örgütlenen bu birliğin örgütlediği bir ideolojiye tav olanların bugünün Ebu Süfyan’ına ve Ebu Cehil’ine karşı mücadele edenleri “marksist bunlar” deyip iteklemesi gayet doğaldır.
“İslam İslam’dır” düsturunu bayrağına yazanların temel dayanağı, Kur’an’ın son kitap, Hz. Muhammed’in de son peygamber olmasıdır. Bu dayanak üzerinden teori, ilgili söyleme bağlı kalanın aklında, pratik, onun amelinde kilitlenmektedir.
Oysa esas soru şudur: Kur’an tüm kalbleri ve akılları kuşatmış mıdır, Muhammed tüm müşrikleri ve müşrikliğin oluşum imkânlarını yok etmiş, Allah’ın ahlâkını ve hukukunu tesis etmiş midir?
Kur’an’cı olmak, her durumda, her şekilde, her zaman ve mekânda Kur’an’a referans vermek, Kur’an’ın özde “yap” dediğini kenara itip, şeklini mutlaklaştırmaktır.
Muhammed’ci olmak, her durumda, her şekilde, her zaman ve mekânda Muhammed’e atıfta bulunmak, Muhammed’in özde yaptığını inkâr edip şeklini neredeyse vahyin yerine koymaktır.
İdeolojilerin biyolojiye bağlanması, genetikle, kanla, etle kemikle, sinirle ve mide ile tanımlanması maneviyatı öldürecektir. İslamcılık da modern dönemin ürünü olarak bu hakikatten azade değildir. Bedenin sınırlarına çekilmiş her ideoloji bütünlenmek için liberalizme muhtaçtır. Maneviyat, artık’tır, fazla’dır, sınırların ötelerde çekilmesidir. Bedenin ötesinde çekilemeyen sınırlar, maneviyatın ölümüdür.
Bir komünist de bir müslüman da her insanın aslen komünist ya da müslüman olarak doğduğunu söyleyebilir. Bu, “aslında herkes Fenerbahçeli doğar” demek gibidir. Ama bu söylem, şikeye, kire, rezilliğe ortak olmaktan da uzak durmaz. Bir komünist, devletin bir kurumu için çalışabilir, bir müslüman devlet için adam öldürebilir, rantın ve çıkarın peşinde imanını üç kuruşa satabilir. Nâzım Hikmet’in de vurguladığı üzere, Fenerbahçeli olmak geçmişte halkçı olmanın göstergesi iken, iktidarla kurduğu ilişki üzerinden bu takımın taraftarlığı muktedir olmaya, kibirlenmeye ve zalimleşmeye işaret eder. Bu kibir, herkesin alınyazısı gibi genetiğinde Fenerbahçeli olduğunu söylemeyi gerektirir.
Peygamber’in her insanın fıtratı ve doğuşu itibarıyla “İslam” olduğuna dair sözü, farklı bir tefsiri gerekli kılar. Bu hadis, sıfatın ismin, kavramın gerçeğin yerini almasındaki tüm marazlardan bağımsız olarak değerlendirilmelidir. Yani İslam-cı olmakla müslüman olmak, müslüman olmakla gerçek bir mücahid olmak karıştırılmamalı, birbirine kapatılmamalıdır. İlgili söz tersten algılanmamalı, fıtrata dönük devrimci vurgu, fıtrî olanın mevcut hâlinin yüceltilmesi suretiyle, karşı-devrimci bir içeriğe kavuşturulmamalıdır.
* * *
Canın, ruhun, maneviyatın ve vicdanın askıya alındığı bu gerçeklikte ideolojinin ete kemiğe indirgenmesi, aslında ilgili ideolojinin ete kemiğe, bedene zarar vermesine mani olmak isteyenlerin işidir. Bu ateşin içine girmeyi, ateş olduğunu zannederek, reddetmektir. İlgili yaklaşım, belli bir fikrî mücadelenin ete kemiğe bürünmesine de mani olacaktır. “Sıcak” sıfat olarak ateşin, “ateş” olmaksa ateşin içinde yanmanın yerini alacaktır. Bu işlem ise dönüp dolaşıp içteki ve dıştaki ateşi söndürecektir.
Bugün İslamcıların önemli bir bölümü, ruh ile bedeni ayıran bu kurguda, liberalizmin limanına demir atmıştır. Bugün kirlenen beden nasıl olsa öte dünyada ruhun arınmasına halel getirmeyecektir. Liberalizmin tek derdi, ilgili ateşi söndürmektir. Onların içinde sadece ateşin söndürülmesine dönük bir ateş yanmaktadır ki bu da geçicidir.
Bugün hem zina yapıp namaz kılan, hem hırsızlık edip oruç tutan bir müslüman tipi türemiştir. Daha doğrusu geçmişte sırda olan bu insan tipi meşruiyet imkânı bulup sıradanlaşmıştır. Artık her şey açıktan yapılmaktadır. Bu müslüman tipi “günahı sevabı Allah bilir” sözüne sığınmaktadır. Allah’ı buhayatın tüm noktalarından kovan, belirsiz bir geleceğe ve meçhul bir âleme atan bu zihniyet, Allah’ın şeriatını, peygamberini ve kelâmını ne etsin? Askerlikten yırtmak için türlü dümenler çevirenin ilk asker cenazesine koşup oradan Kürd’ün üzerine çullanması gibi bir durum yaşanır ve bu zihniyet daha fazla “İslam” der. Bunun nedeni, dıştaki ateşin söndürülmesi zorunluluğudur.
Doğa boşluk sevmezse, vakumlanan, boşalan hayat başka şeylerle doldurulur. Camiden uzaklaştırılan kadınların bugün evlerde tuhaf spiritualist, secret’çi, çakracı eğilimlere yöneldikleri, uğurlu taşları başuçlarına yerleştirdikleri iddia edilmektedir. Kadınları o camiden uzaklaştıran da insanları zulme ve sömürüye karşı mücadeleden uzaklaştırmak isteyenler de aynı güçlerdir. “İyi düşün ki iyi olsun” diyen bir anlayış, ne iyilik için dövüşmeyi öngörür ne de iyiliği ve kötülüğü ayıracak bir ahlâkî kavgaya meyleder. İyilik, salt kendi özel çıkarına indirgenmiş, egoist bir tutumdur sadece. Bu zihniyetin kendisini aşan değerlere, olaylara, maddiyata ve maneviyata yüzünü dönmesi mümkün değildir. Efendiler ona, yirmi dört saat, kendisini aşan şeyler için kafa yormasının ruhuna, onlar için hareket etmesinin bedenine zarar vereceğini öğütleyip durur.
Kur’an’ın son kitap, Muhammed’in son peygamber oluşu ile tüm teorisini Kur’an’a indirgemek ve tüm pratiğini Muhammed’e bağlamak aynı şey değildir. Bu anlayış, ilk indiği yerde Kur’an’ın sesini susturur, yerine Ali’nin yatmasına izin vermeden, Muhammed’i o yatakta katleder. Bu indirgemeci yaklaşım, müşriklerin intikamıdır. Müşrikler, kesintiye uğramış hayatlarını sürdürme imkânını bu şekilde bulmuşlardır. Kur’an ve Hadis’i kendi ipoteklerine alarak, onların fiilî mücadelelerini kesintiye uğratmışlardır. Kur’an ve Hadis mücadele etmeyecek bir yere yerleştirilmiş, salt iktidarların salahiyeti için kullanılabilecek uygun bir kıvamda tutulmuştur. Müslüman âlimler, Kur’an ve Hadis’in kesintiye uğramadıklarını ispat edebilmek için mevcut iktidara ait yorumlara tabi olmuşlardır. İktidarın sürekliliği ile Kur’an ve Hadis’in sürekliliği örtüştürülmüştür.
* * *
Bir, tek, tekil, birey müslümanın değil, müslümanların kolektif olarak marksist teorik ve pratik faaliyetle, organik, canlı ve dinamik bir ilişki kurmaları mümkündür. Geçmişteki örnekler eksiktir, tepeden dayatılan kurgulardır. Örneğin Mısır menşeli İslamî sosyalizm tartışmaları Sovyetler-ABD gerilimindeki ülkenin küçük burjuva subaylarının hem İslam’ın hem de sosyalizmin halka tesir etmemesi için kurguladıkları bir hava yastığından ibarettir. Kötü ve eksik örnek emsal teşkil etmez.
Müslümanların teori ve pratik düzeyinde Muhammed’i önder kabul etmeleri marksist devrimci siyasete halel getirmez. Zira sonuçta ilgili önderliğin işaret ettiği yer zalime kılıç sallıyorsa marksizm açısından yeterlidir. Ama bu yaklaşım karşısında müslüman, somut sorumluluklardan kaçmak adına, dinen vahye, sadece kendisine açık olduğunu zannettiği kudrete sığınacaktır. Bildiğini yüceye yerleştirerek, kendisinin de yüce olduğunu zannedecek, “Marx İslam’ı bilmiyordu, o hâlde benim onunla ne münasebetim olabilir ki!” diyecektir. Egemenler aşağıladıkları, horladıkları, ezdikleri kitlelerin içinden bu fiilî duruma karşı mücadeleye ihanet edip, kendisini yüce zanneden ajanlarını her darbede devşirmeyi bilmektedir. Kur’an ile Kapital’i karşı karşıya yerleştiren bu zihniyet ilahi kelamın Kur’an ile kapandığını, İslam’ın tüm dinleri lağv eden bir karşı din hareketi olduğunu unutacak, kendi ağzından çıkan sözleri ilahi kelâmın süreklileşen sesi olduğu iddiası ile İslam’ı itiraz ettiği dinler tarihine ait basit bir bileşen durumuna indirgeyecektir. Allah’ın gölgesinden çıkıp efendisinin gölgesine giren müslüman için o gölgeyi tehdit eden marksizm dâhil, her şey, tehditkâr olacaktır.
Tahtın ve tacın ayrı yerlere savrulduğu, efendilerin başlarının halkın önünde yuvarlandığı her darbede merkezkaç kuvvetine tabi bir hareketlilik hüküm sürer. İslam ve sosyalizm bir yönüyle yan yana düşerken, bir diğer yönüyle de birbirlerinden alabildiğine uzaklaşırlar. Uzaklaşma ve yakınlaşma durumlarında temas kimi bireyler özelinde gerçekleşir. Bu işlem, entelektüel ve lafzî düzeyde cereyan eder. Sallanan yumruk, çalınan kılıç, savrulan küfür unutulur, bunlar yerini hayattan münezzeh bir tetkike bırakır.
Geçmişteki örneklerde teorik, ideolojik ve politik düzeylerde İslamî ve sosyalizan kavramların izdivacı söz konusudur. Misal Mustafa Sibai ait olduğu geleneğe, İhvan’a aykırı olarak “İslami sosyalizm”i açıktan ilân eden bir isimdir. Bu ilânın sınıfsal-politik karşılığı, Suriye’nin kapitalizmle teması noktasında kırsalın gösterdiği tepkide somutlanır. Mesele ne tek başına kapitalizm ne de batıdır. Birinden birini tercih edenler yanılmaktadırlar. Anti-kapitalistler batı karşıtlığını, batı karşıtları anti-kapitalizmi küçümsemektedirler.
Benzer arîleştirici, saflaştırıcı, başka ideolojilere alerji geliştiren yaklaşımlar sosyalist-marksist çevrelerde de yaygındır. Orada da birey ve bireyin ideolojik olarak kendisini nasıl etiketlediği ile ilgilenilir. Marksist bir örgüte üye olup çalıştığı sendikada gayet burjuva adımlar atanlara, öğretmen vs. olup alanında kemalistleşenlere, “gönlüm komünistlerde ama oyum CHP’ye” diyenlere rastlanır. Demek ki bu arîlik bir işe yaramamaktadır.
* * *
Aslında marksizmin iktisadî bir olgu olarak işçi sınıfı, bir coğrafya olarak Avrupa, biyolojik, ırkî bir unsur olarak batılı bireyin sınırlarının dışına taşması ile ilgili bir sorun yaşanmaktadır. Marx ismindeki bir Alman’ın adı ile anılan bir teorik ve pratik faaliyet, o “birey”i doğal olarak aşar ve belki de şahıs olarak Marx’ı bile rahatsız edecek sınıfsal katmanlara, coğrafî bölgelere ve biyolojik unsurlara temas eder. Şişeden çıkan cini tekrar gerisin geri şişeye sokmak isteyenler, İslam’ı, çeşitli milliyetçilikleri ya da cinsiyete ve ırka ait kime özel durumları öne çıkartırlar. Bir kadının salt kadın olarak kalmasını talep eden feminizm gibi “İslam İslam’dır” denilir dolayısıyla. Fıtrî, bedensel, önsel, varoluşsal kimi özellikler marksizmi kovmak için devreye sokulur. Ama o ne yapıp eder, cana, kana ve ete karışır. Zira o kendisini canın, kanın ve etin acısı, öfkesi ve kurtuluşu ile tanımlamaktadır. Böyle olmasaydı, Avrupa’nın birkaç özel üniversitesinde entelektüel bir merak olarak kalırdı, bu görülmez.
Marx’ı Ebu Cehil’e benzetenler Ebu Cehil gibi Allah’a ortak koştukları putlarını koruduklarını zannetmektedirler. Lafzî olarak lanetledikleri, şeytanî kılıp taşladıkları Marx, vicdanın azabı ve aklın çığlığı olarak geri dönmektedir oysa.
Ebu Cehil’ci müslümanlar, tekil bir birey olarak Marx’la güreşirler, onu hileyle minder dışına atarlar, böylelikle kendilerini Marx’ın işaretlediği tarihsel ve toplumsal gerçeklikten azade kıldıklarını, bu gerçekliğe karşı sorumsuz olduklarını zannedederler. Soğuk savaş ideologları, onlara Peygamber’in karşısına çıkartılmış bir rakipmiş gibi takdim ettikleri Marx’ı şeytan kovarcasına kovmayı öğrettiğinden, bu aklî ve hissî pratiğin sürmesi için ilgili ideologlardan ödünç alınan ezberler tekrar yaldızlanır. Her ezberin altına bir ayet ya da hadis yazmaksa mecburidir. Ayetler ve hadisler egemenlerin temrenlerine takılır bir kez daha ve Marx’ın yüzüne çevrilir.
Marksizm ve İslam’ı birey kılıcı ile ayrıştırma çabası yeni dönemde de yansımalarını bulmaktadır. Marksizm devlete, Ergenekon’a, Baas’a, otoriteryanizme, laisizme ve modernizme bağlanır. Bu ipleri bağlayanlar ise bireyci ideolojidir. Müslümanlar buradaki kastı görmeyerek İslam için hayırlı bir iş yaptıklarını düşünürler.
Devlet, Ergenekon vs… Tüm bu başlıklarda marksistlerin, sosyalistlerin ne tür mücadeleler verdikleri görülmez. Tüm bu mücadelelerin kazanımları üzerine bir gasıp edası ile çöreklenmek derdinde olan liberallerin açtığı kanala giren kimi müslümanlar, bu liberal gazetecileri ve yazarları otağlarının başköşesine yerleştirirler. Marksizmsiz solculuk ya da demokratlık sevdalıları, marksizmin tüm teorik ve pratik kazanımlarını kendi çekmecelerine hapsetmek ve tarihe gömmek isterler. Bu hamle, “bugüne kadar kavga edildi, bundan sonra edilmesin” anlamına gelmektedir.
Oysa sosyalizm mücadelesi üç beş liberalin keyfine ve niyetine tabi değildir. Onlar “bitsin yeter” deyince bitecek bir kavga yoktur ortada. Sömürü ve zulme karşı mücadelenin içinde müslümanların ve sosyalistlerin, Nurettin Topçu’nun sözünü biraz değiştirerek, “devrimimizin şeriatı sosyalizmdir” deyip yoldaşlaşmaları gerekir. Bu da özel bireylerin dükkân duvarlarını yıkıp kitlelerin kolektif mücadelede çektikleri hududa birlikte tabi olmayı gerektirir. Sosyalizm, kolektif bir “devrimci şeriat” mücadelesini emretmektedir.
Cidal Haksoy

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>