Kürtlere “İnanmayı Çok Görenler”e Kısa Cevap

23 Eylül 2011 admin
Haksözhaber sitesinde 19 Eylül 2011 tarihinde Serdar Bülent Yılmaz’ın “Kürt sorunu” ile ilgili bir yazısı yayınlanmış. Yılmaz yazısının başlığını “Kirli Savaş ve Kesin İnançlılar” koymuş.
Yazan biliyor, bilen biliyor, bilmeyen de seziyordur ya yine de bu “kesin inançlılar” sözünün nasıl bir liberalizm amentüsü olduğu meselesini deşmekte fayda var.
Kesin inançlılar deyimini popülarize eden kişi Eric Hoffer diye Reagan’dan özgürlük madalyası almış bir Amerikan Yahudisi. Sözkonusu deyim de onun soğuk savaşa entelektüel bir katkı mahiyetinde kaleme aldığı kitabının adı. Kendi inancının mutlaklığına kani olanları kastediyor. Müslümanlar gibi mesela. Ve biz bugün bunu bir Müslümanın ağzından Kürt’e yönelik bir eleştiri olarak okuyoruz. “Tarihin ironisi” mi diyelim? Maalesef bunu söylemek yeterli değil. Bu tavır acı bir gülümsemeyle geçiştirilemeyecek kadar vahim.
Yazının sonunda Yılmaz kurnazlık ederek Kürtlerden (Kürt’le devlet bir mi?) ve Kürt’ün adını bile ağzına almaktan hazzetmeyen her türlü zevattan (Siz Kürtçüsünüz!) gelmesi muhtemel eleştirileri sıralamış; ancak böyle yapmakla o eleştiriler bertaraf edilmiş olmuyor. Kürtlerin “devlet ve PKK aynı kefeye konamaz” yollu haklı belirlemesi yerli yerinde duruyor; hakikate karşılık “Hadi oradan kesin inançlılar!” demekle hakikat değerinden yitirmiyor.
Mağduriyeti “Türkler de mağdur oldu” diyerek göreceleştirmek adaletten dem vuran bir Müslümana yakışmıyor. Müslüman hakikatle gerçek arasındaki farkı bilen kişi demek oluyor. Bu savaşta “Türk’ün mağduriyeti” ancak o, haklı olarak alay edilen nicelikperestlerin (Yılmaz savaşta ölen “sivil”lerin çetelesini tutanları böyle adlandırıyor) hesaplamalarıyla bir bileşen niteliği alabiliyor. Onlar da bu işlemi Kürtleri ve Türkleri sayısal birer veri olarak ele almakla yapıyorlar. Yani iki toplumu bireylere bölüp, bu bireyler üzerinden bir matematik kuruyorlar. Son tahlilde bu, meselenin “Türkler de mağdur oldu” diye “adli vakalar” düzeyinde ele alınmasını getiriyor.
Bu tutum, işi güya “saltık gerçeği” ortaya sermek olan gazeteci kafasını yansıtıyor. Gazeteci Gazze’ye bakıp Filistinlinin mağdur olduğunu, Batı Kudüs’te patlayan otobüse bakıp İsraillinin mağdur olduğunu görüyor ve bu “nesnel” gerçeği yayıyor. Böylece “hakikat” berhava olup, arada kaynayıp gidiyor.
Hakikat Allah’ın hukukunun tecelli edip etmediği meselesidir. Meseleye bu zaviyeden bakan, “Türklerin” değil “Türklüğün” mağdur olup olmadığını kendine sorar. Hakikat Filistinlinin neredeyse bir asırdır döktüğü kandır. Ama gazeteci kafası Filistinlileri geri kalmış kesin inançlılar diye yaftalar ve Mahmut Abbas’ın kuyruğuna takmaya ahdeder. Hakikat Kürt’ün neredeyse bir asırdır gördüğü zulümdür. Ama gazeteci kafası bu zulmü pervasız ve tuzu kuru liberalliğiyle göreceleştirir, Kürt’ü “kesin inançlı olmayan” bir AKP’li olmaya davet eder. (Yılmaz’ın AKP’li olup olmaması bu noktada önemli değil. Yazının mahiyetince Kürt’e önerilen nesnel politik pozisyon, içinde bulunduğumuz durum dâhilinde budur.)
Hoffer kesin inançlılardan bahsederken Siyonistleri de listeye dâhil ediyordu. Buna aldanmamak gerek. Zira Hoffer gibilerinin düşünce pratikleri bütün İsrail muhiplerinin fikrî hammaddesidir. Yahudi ve liberal birbirine benzer. İkisi de elle tutulur olmaya karşı alerjiktir. Bu alerji İsrail örneğinde İsrail’in bir haritasının, kesin sınırlarının olmayışında jeo-politik anlamda vücut bulur, liberalde ise hiçbir “kesin inanca” kendini bağlamayarak kaçak güreşmek anlamında. Bir liberal için aslolan (İsrail için aslolanın İsrail’in bekası olması gibi) kendi varlığının mutlaklığıdır. Bu yüzden herhangi bir mutlak inanç deklarasyonu liberalin kendi mutlaklığına şirk koşması anlamında büyük günahtır. Bu şirk Filistinlinin elindeki bomba da olabilir, Kürt’ün elindeki silah da, Müslümanın elindeki Kuran da. Zira bunların her biri liberalin kutsal bireyliğini tehdit eder niteliktedir. İşte Hoffer önce Amerikan halkına sonra dünya halklarına bunu öğütlüyordu: “Kitleler bireyliği öldürür. Uzak durun!”
Şimdi de bir Müslüman, “barış namına” diyerek, Kürt’e Kürtlüğünün cisimleşmiş hali olan mücadelesinden uzak durmayı öğütlüyor. Bunun Kürt’ü devletin önüne yem diye atmak olduğunu ya görmüyor ya da belki de daha kötüsü gördüğü halde “kanun namına” böyle konuşuyor.
Yılmaz, Kemal Burkay’ın yaptığını yapıyor. Kemal Burkay Türkiye’ye geldiğinden beri her yerde seksen öncesi yapıp ettiklerini -bir de ilaç namına aradaki ‘93 protokolünü- anlatıp duruyor. O otuz yıldır ortada yokken dünya durdu sanıyor. Otuz yıllık savaşı “kir”le ve savaşın taraflarını da bu “kir”de eşitleyip dökülen kanın politik tahvillerine çöreklenme hesapları yapıyor.
Liberal, kitleler kararlarını yazı-tura atarak verir sanıyor. Onların kitlesel aklını hor görüyor. Bu aklın oluştuğu yer olan savaş meydanını sırf kendi aklına karşıt bularak beğenmiyor. Yoksa savaşla bir derdi olduğundan değil.
Müslümanlar Filistin’de ve Türkiye’de “birey değil Müslüman” olmakta ısrar için orada Gazzelinin, burada Kürt’ün yanında saf tutmalılar. İstanbullunun, Ramallahlının yanında değil.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>