Kur’an’sız Muhammed, Muhammed’siz Kur’an

18 Eylül 2011 admin

Ey kavmim…

Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.
Sana yapılmadıkça işkenceye karşı çıkmazsın.
Senin bedenine dokunmadıkça hiçbir acıyı duymazsın.
Örümcek olsan Hazreti Muhammed’in saklandığı mağaraya bir ağ örmezsin.
Her koyun gibi kendi bacağından asılır, her koyun gibi tek başına melersin.
Hazreti Hüseyin’in kellesini vurmaz ama vuranı alkışlarsın.
Muaviye’ye kızar ama ayaklanmazsın.
Hazreti Ömer’i bıçaklayan ele sen bıçak olursun.
Bizi, bir avuç insanın arasında dolaşıp devletleşen malın (bkz.: Haşr-7) muhafazası için terse çevrilmiş bir yola, bir ideolojiye ve bir hukuka köle etmek istiyorlar. O yol, o ideoloji ve o hukuk ise O’nsuz…
O’nsuz olan yol, ideoloji ve hukuk, birileri tarafından “emaneten” teslim edilmiş mülkün zırhı olarak, hayata ipotek koyuyor. O birileri adına. Gerçek devlet, bir avuç insanın arasında dolaşan malın bekçisi oluyor. Müslümanların emeksiz, tersiz, kavgasız kazanan kısmı, başka Müslümanların emeği, teri ve kavgası üzerinden, eldeki mülklerini devlet olarak görme vehmine kapılıyorlar. Devlet böylece yerleşiyor zihinlere. Ve devlet O’nun yerini alıyor zamanla. Devlete itaat Allah’a imanı siliyor ruy-i zeminden.
Egemenlik, hükümranlık, sultanlık olarak “mülk” ile mal sahipliği anlamında “mülk” iç içe geçiyor. Bahçe sahipleri ile iktidar sahipleri mezcoluyor, saraylar kuruluyor eski bahçelere. O bahçelerin çitlerini Mekke’ye girişte yıkan Muhammed’in iradesi “beşerî” diye kenara itiliyor ve başlıyor batıdan kutsalmetinci yazılar Arabî kavramlarla din pazarında satılmaya.
“Adalet mülkün temeli”ndeki mülk idareye, doğası gereği zalim, bencil ve kurnaz olduğu iddia edilen insanları disipline eden bir yöneticiye işaret ediyor. Zalimlik, bencillik ve kurnazlık devletin uhdesine giriyor. Kimse kimseyi öldürmesin diye, öldürme hakkını eline alan bir güç olarak devlet Allah’ın yeryüzündeki gölgesi oluveriyor ve kendisini rahatsız eden herkesi öldürüyor. Devlet erkini elinde bulunduranlar kendi bekaları için halk içinde bağlar teşkil ediyorlar. Güce kul olanlar, ibadetlerini bu kulluğun sürekliliği için ifa ediyorlar. Zulüm, bencillik ve kurnazlık avama sirayet ediyor. Avam, her zamanki gibi, din adına, iman yolunda, devleti muhafazayı hidayet rehberine tabi olmak zannediyor.
İslam içi ayrışmaların temelinde kabilevî ve millî dirençler yatıyor. İktisadiyatı ve siyaseti elinde bulunduran Araplara karşı Acemlerin, İran platosundaki iktidara karşı Türkî ve Kürdî kavimlerin itirazı farklı okumaları koşulladığı görülüyor. Acem ya da Türk, yeni muktedir, kendisini Arabî İslam’a referansla ayakta tutuyor. Her türlü kabilevî ve kavmî üstünlüğü takvada eriten Kur’an yeniden temrene geçiriliyor ve düşman kavimlerin üzerine çevriliyor. Kur’an sayfalarını temrene geçirenler, Allah ile gene güç dolayımı ile bağ kuruyorlar ve gene Arabî ilk örnekten edindiği feyzle, kendi kavmini buradan tesis ediyor. “Benim ümmetimin fitnesi de dünya malı olacaktır” buyuran Peygamber’i haksız çıkarmayan ümmet, kavmî müdahalelerin güç ile ilişkileri bağlamında, bölünüyor. Takva basit bir korkuya, korku mülk kaybına, mülk, iktidara bağlanıyor.
Müşriklere, putperestlere dönük ilk eleştiri, onların da inandıkları Allah ile kendileri arasına kimi şekillerin, sembollerin girmelerine izin veriyor olmaları. Zamanla o putlar yerini İslamî putlara bırakıyor. Her kavim kendi geleneğine ait bir değeri put olarak yüceltiyor. Burada bir halkın muktedire dönük direncini bulup o direnci övmek de o halkın muktedir olmayı gene mevcut iktidardan öğrendiğini görüp onu eleştirmek de mümkün.
Ya da müşriklere, “o putlar sizi Allah’a yaklaştırmaz” deyip onları İslam’a ısındırma gayretinin esasında Allah’a yakınlaşma düsturunun nafileliğini ihtiva ettiğini söylemek de mümkün. Nafile değilse, verili dinî kurumsallığa Muhammed’in neden itiraz ettiği sorusu cevapsız kalacaktır. “Allah’a yakınlaşma konusunda tuhaf bir rekabet var ve İslam bu yarıştan galibiyetle çıkmıştır” iddiası, İslam’ı görecileştirecek ve müminleri dinin muhafazası için bu yarışta ayakta kalmaya mecbur kılacaktır. Mesele esasen yakınlaşma iddiasının iptalidir. Eğer Kur’an son kitap, Muhammed son peygamber ise yakınlaşma meselesi sonuca bağlanmış demektir.
Vahiy inzal edilirken hiçbir bozulmaya uğramasın diye kalbe takdim ediliyor. Ama o kalb bir akılla kuşanıyor ve İslam vücud buluyor. Aksi yönde bir iddia, Muhammed’i ve tüm nübüvveti geçersiz kılıyor. O vahyi Muhammed’in kalbinde öldürmek Kur’an’ı Muhammed’sizleştiriyor; Muhammed’in aklını vahiyde dondurmak Muhammed’i (ve Hadis’i) Kur’an’sızlaştırıyor.
Muhammed’in peygamberliğini ilân ettiği dönemde çok sayıda tektanrıcı, hanif ve birkaç da sözde peygamber var. O’nu “meczupluk”tan ve Yahudilerin iddiasına göre, “sara hastası” olmaktan çıkartan, çıplak devrimci eylemi. Kur’an metninde de izlenmesi muhtemel olan bu eylemi kısmen Hicaz’a, kısmen putperest karşıtlığına, kısmen de bir nevi ahlâk ve hukuk anlayışına indirgemek, o eylemden esasen hazzetmeyen ve onun süreklileşmesinden korkanların işi.
Bir sapakta, ahlâkî ya da hukukî manada Allah’a yakınlaşma eylemine indirgenen bu kıyam, eylemden soyutlanmış, dondurulup kavanoza ya da kitaplara hapsedilmiş bir ideolojiyi koşulluyor. İyi ve âdil oluşu fıtrî bir mahiyete büründüremeyenler, bu ahlâkın veya hukukun mallarını kendi pazarlarında satıp duruyorlar.
Allah’a yakın olma gayretini mutlak güçle ilişkilenmek olarak anlamak, diyelim, 12 Eylül darbesinde bir komutana yakın durarak huzura çıkma gayretine benziyor. Örnek üzerinden gidersek, o günlerde darbecilerin tayin ettiği yöneticiler arasında bulunan, eski ülkücü Mehmet Pamak, bugün her şeyden yalıtık, saf, öz, kendine kapalı bir İslam ideolojisi öğretiyor derslerinde. Temelde “şiddet” karşıtı olan bu ideoloji, 12 Eylül İslam’ının bir ürünü olsa gerek. Zira 12 Eylül zindanları zorla öğretiyor, şiddetsizliği. Eylemin, kıyamın şiddeti öz olarak atılıyor, avama kabuk yediriliyor.
Misal, aynı dönemin mahsulü Hayrettin Karaman, bir mülâkatında, Evren’in kendisine Diyanet İşleri Başkanlığını önerdiğini söylüyor. Bunu neden kendisine önerdiğini hiç düşünmeden, bugün faize cevaz veren fetvalar kaleme alıyor. İktisadiyat ve siyaset efendilerin ihtiyaçlarını dillendiriyor.
Bir 15. Yüzyıl Türkçe Kur’an mealinde dahi Bakara-219, “Artuğunu, ayalin ihtiyacından fazlasını” ifadesi ile tercüme edilirken, Karaman gibiler, “sana iyilik yolunda ne harcayacaklarını sorarlar. ‘Affetmek olduğunu söyle.” şeklinde yapılan mealin altına imza atıyorlar. “Ayal”, eşi ifade ediyor, burada, ailenin ihtiyacından fazlasının infak edilmesinden bahsediliyor. Amaç, malların belli ellerde toplaşıp başkalarını ezmesine, onlara zulmetmesine mani olmak.
Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’su da bundan fazlasını söylemiyor:
“Komünizm, kimseyi toplumun ürünlerini mülk edinme gücünden mahrum bırakmaz; yaptığı tek şey, onu, böyle bir mülk edinme aracılığıyla, başkalarının emeğini boyunduruk altına alma gücünden yoksun bırakmaktır.” (Komünist Manifesto)
Karaman ve Pamak gibiler, Müslümanlar bu cümleyi Kur’anî manada okuyup idrak etmesinler diye görevlendiriliyorlar. Allah’ın Levh-i Mahfuz’u Kur’an’a, Kur’an Muhammed’in diline, Muhammed’in eylemi iktidarın eyleyişine kapatılıyor. Ama hakikat her zaman sızacak bir yer buluyor. Allah’a (iman), Kur’an’a (Hablullah) ve Muhammed’e (Sünnet) bağlılık her türden beşerî müdahaleye karşı şerbetleniyor. Bu şerbetin biraz liberalizm biraz da muhafazakârlığın suyuyla hazırlandığı herkesten gizleniyor. İnsan’ın (liberalizm) ve toplum’un (muhafazakârlık) “değişmez” doğasına dönük atıflar şerbetin rengini, kokusunu belirliyor. Değişmez olana vurgu yapanın da, değişmediği iddia edilen insanın efendilerin kurgusu olan “insan” olduğu da görülmüyor. Özünde mülk, servet ve iktidar yüzünden azmış olduğu söylenip had bildirilen İnsan, temelsiz Muhammed vurgusu ile Allah’ın kelâmından, mülkiyetçi bir Mushaf vurgusuyla, had bildirme eyleminin öznesi Muhammed’den, liberalizm veya muhafazakârlık adına, “kurtarılıp” bu ideolojik yönelimlerin “kapatma”sı oluyor.
Söz konusu yola, ideolojiye ve hukuka doğru kapatılan İslam, verili çerçevelenmiş hâliyle, birçok başka şeyi dışarıda bırakıyor. Yolun, ideolojinin ve hukukun bekası, yaşamsallığı İslamî pratiğin yerini alıyor. İbadetler bunun bir göstergesi oluyor.
Uzun otobüs yolculuklarında şoför arkasında oturup, kaza ve ölüm korkusuyla, yolculuk boyunca yola kilitlenen, hatta bu saçma edimi örtbas etmek için yol çizgilerini sayan insanlara dönüşüyor Müslümanlar. Oruç tutulacak gün, kılınacak rekât, hac için gerekli parayı saymak İslam’ın yerini alıyor. “Bir durma biçimi” olarak yol, birlikte yürümenin üzerine çıkıyor.
Karşılıklı, çıkar ilişkisine dayalı bir zemin kurgulanıyor. Müslüman’la imam, önder, şeyh, âlim vs. arasındaki bu zeminde birinci ikinciyi göğe, ikinciler birinciyi yere yerleştiriyorlar. Müslüman şeyhi kadar Müslüman olmayı kabul ediyor. Şeyh de onu ne kadar dipte tutarsa o denli göğe yükseliyor. Şeyh devletten aldığı paranın birazını müridlerine dağıtıp onları ekmeğe, esasen kendisine bağlıyor. Mürid de eksik Müslümanlığını kendince kabul edilebilir bir düzeyde tutma imkânı buluyor.
Şu tarz hikâyeler anlatılıyor tekkelerde:
Şeyhle müridi uzun bir yola çıkarlar. Bir nehrin kenarına gelirler. Şeyh müridine, “sen benim adımı zikredeceksin ben de Allah’ın, böylelikle suyun üzerinden yürüyerek geçeceğiz. Amma sen olur da kibirlenirsen ve benim adımı zikretmekten vazgeçersen suyun dibini boylarsın.” Suyun yüzünde yürümeye başladıktan sonra mürid ikaza rağmen doğrudan Allah’ın adını zikretmeye başladığı anda nehrin dibini boyluyor.
Şeyh, müridini Müslümanlık ve Allah’a yakınlık konusunda sürekli belli bir seviyede tutmak zorunda. Onun kendisini daima eksikli ve zaaflı hissetmesini sağlaması gerekiyor. Karşılıklı ilişki ve ihtiyacın sürekliliği bunu gerektiriyor. Fertle Allah arasındaki münasebeti gündelik bilince ait iyilik ve adalet fikri üzerinden tanzim eden şeyh, ferdi aşan mevzuları kendi uhdesine alıyor ve buradan pazarın sahibi Yahudi ve Hıristiyan’la ya da doğrudan devletle müzakere yapma fırsatı buluyor.
Başka bir hikâye…
Müridleri şeyhten bahçeden topladıkları yığınla elmayı kendilerine bölüştürmesini isterler. Şeyh de “kendi adaletimi mi uygulayım Allah’ın adaletini mi?” diye sorar. Müridleri de “Allah’ın adaletini” diye cevaplarlar. Bu cevap üzerine şeyh bir müridine iki, diğerine beş, bir başkasına yirmi tane vererek dağıtır elmaları ve “işte Allah’ın adaleti bu” der.
Aslında kendi adaleti de budur. Burada mevcut verili durumun Allah katına çıkartılacak denli yüceltilmesi vardır. Adaletsizlik ilahi ve doğaldır. Mevcut verili durumu, içinde yaşanılan hayatı yücelten bu ideoloji geçmişten geleceğe uzanan bir yola tabidir ve bu yol kendi işaretlerini, hukukunu teşkil eder. Kullukta eşiti olduğu Peygamber’ine Allah’ın itirazı emrettiği uğrakta oluşan dini benimseyen Müslüman’ın, diyelim bugün itiraz etmesi gereken bir duruma sabır ve tevekkülle yaklaşmayı İslamî görmesinin sebebi burada: elmaları toplayan kendisi ama elmaları mülk edinen başkası. O başkasının verdiği pay da elma yeme ihtiyacına bağlı olarak kutsal, çünkü bu ihtiyaç fıtrî, bedenî ve tabiî.
Bu zihniyet “İslam’da adalet var, eşitlik yok.” tespitinde takılı kalıyor. Ol sebep aynı zihniyet, devrimci işaretler yerleştirip başka bir yol çizen ve “İnsanoğulları arasında mutlak eşitlik ve vicdan hürriyetini sağlamak ve bu eşitliği zedeleyecek kuvvetlere karşı durmak İslam’ın vazifeleridir.” (Kutub, İslam’da Sosyal Adalet, s. 214) diyen Seyyid Kutub’un işaret ettiği yere bakmıyor, onun işaret parmağındaki yüzüğün ne kadar mukaddes ve kıymetli olduğuna dair nağmeler düzüyor.
Bugünlerde çeşitli tarikatları, mezhepleri dikine kesecek biçimde, ciddi bir popülarite kazanan Cübbeli’nin de gücü buradan geliyor. O, cahil kıldıkları halkı kendi “kitap yüklü eşek”liğinin peşinde yürütmeyi iyi biliyor. Cübbeli, fakirliğin kader olduğu düşüncesiyle, “emri bil maruf, nehyi anil münker”in verili durumu dokunulmaz kılan tefsirine tabi olan yolun takipçisi. Kur’anî olan bu söylem, fetih sonrası oradaki verili nizamı muhafaza etmek için kullanılan bir şiara dönüşüyor. Cübbeli’ye de İslam’ın hizmetkârı olduklarını iddia eden fatihlerin borazanlığı düşüyor. O cahiliyeye karşı mücadele eden ilk Müslümanların yoluna girmiyor ve cahilliğin dipsizliğinde salınıp duran halkın gündelik arzularını istismar edip kasasını dolduruyor. Üstelik geri dönüp bir de o halkla alay etmek üzerine kurulu bir mizahla anlatıyor anlatacaklarını. Bu, ona daha fazla ahkâm kesme zemini sunuyor.
Bu tip isimler, Asr-ı Saadet’in bugüne bozulmadan geldiğine kani. Bu kanaat öyle güçlü ki Kur’an’ın bozulmamışlığına ilişkin kanaat bile daha muğlâktır yanında. Söz konusu çevrelerin “Kur’an okuma anlamazsın, al şu Risale-i Nur’u vs.’yi oku” demelerinin nedeni de burada. Bunların en iyisi, kendi Hadis şerhlerine kapatırlar genç dimağları. Asr-ı Saadet’in ve Sünnet’in bozulmadığı iddiası, Allah ile Muhammed, Muhammed ile Kur’an arasına net sınır çizgileri çekememenin bir ürünü.
Sınırların yokluğu, İslam ile birlikte geçersizleşmiş Yahudi ve Hıristiyan geleneğin sürekliliği ile ilgilidir. Halife Osman’ın veziri ve danışmanı, Yahudilik’ten dönme, Kabul Ahbâr’ın yöneticinin beltülmalden bir malı alıp kullanmasına cevaz vermesine karşılık “Yahudizade! Bizim dinimizi bize mi öğretiyorsun?” diyen Ebuzer arasındaki sınırdır mesele. Sınırları kaldıran, işine geldiği yerde biraz Allah kelâmından, biraz Muhammed’den istifade etmek isteyen muktedirlerdir. Bunlar Ebuzer’in Tevbe Suresi 34. Ayet’e dönük ısrarlı vurgusunu “bir tür yorum” zaviyesine indirgemek durumundadırlar. (Bkz.: Haksöz)
Aydınlanma ve modernizm koşullarına uyum sağlayan eğilimler ilgili sınırların silindiği, süreklileşen bir yolu takip ederler. Bu uyum doğrultusunda, materyalist ve aydınlanmacı akla uygun olarak, Kur’an’sız Muhammedîler, Kur’an’ı Muhammed’in yazdığına örtük olarak inanırlar (Abdülkerim Suruş bunu açıkça ifade eder). Modernist akla uygun olarak, Muhammed’siz Kur’an’cılar da Allah’ı kelâma, Levh-i Mahfuz kaynaklı kelâmı da Kur’an’a kapatırlar. İkisi arasındaki kayıkçı dövüşünün bir kıymeti yoktur. Zira Aydınlanma ve modernizm kendisini burjuva ideolojisinde tamamlar.
Ama yol illaki çatallanır. Müslüman, kendisinin ne kadar suyun yüzünde yürüyebileceğine, ölüm sonrasının gerçek, buhayatın yalan olduğuna, saçlarından tutup kendisini bugünün çamurundan kurtaracağına inansa da üzerinde yürüdüğü yolun efendileri çoktan rol paylaşımı yapıp efendilerle uzlaşmıştır.
Bir taraf Mekkî ayetleri diğeri Medinevî ayetleri öne çıkartır. Zira Medine’dir toplumsal nizamın tesis edildiği yer. Bu başarıcı bir yönelime yol açar. Başarılı olunduğu moment, müşriklerin işkencelerine ve zulümlerine nasıl, hangi imanla, direnildiğini unutur bir süre sonra. Onlara sadece gözyaşı dökülür. (Misal, Suruş için Hüseyin’in kıyamı Şia geleneği içinde basit bir istisnadır, Ali Şeriati bu olguyu abartmıştır.) Başarıcılık, eski cahiliye toplumunun kimi unsurlarını yeniden diriltir ve muktedir kılar. Persya ve Bizans geriliminde, Yahudilik ve Hıristiyanlık arasında, tasavvur edilen, kendine kapalı bir İslamî nizam, onlar gibi başarılı olmaya bağlanır. İslam devleti biraz şehinşah biraz imparator; ümmet biraz Yahudi biraz Hıristiyan’dır artık. Zenginliğini “bizi hasımlarımız küçük görürler yoksa” derekesinde meşrulaştıran “Şam şeytanı” illaki çıkar. Ümmet uzun yıllar boyunca kurulan sarayların temellerine kanını, terini dökerken, bir tür İslam ile ikna edilir. Bu İslam, elbette ki münkirin, müşrikin ve kâfirin saraylarını yıkanların İslam’ı değildir. Bu açıdan Mekkî ayetlerin hatırlatılması bir açıdan yerindedir ancak bu özel vurgu da Medine’yi unutturur. Daha doğrusu vurgunun yapıldığı dönemdeki medine sahiplerini koruyup kollamak amacıyla Mekkî olana yaslanır. Medine bir medeniyet projesi olarak batıya bağlanmışsa, onun manevî ve vicdanî esansı için halka Mekke hatırlatılır. Bir yana vurgu yapan, diğer yanı muhafaza ediyor, diğer yanın mevcut mâliklerinin bekçiliğini yapıyordur. Mekkî ayetleri öne alan, içinde yaşadığı kendi medinesini fiilî olarak yüceltiyordur; Medinevî ayetleri öne alan ise kendi mekkesindeki müşriklerle fiilî olarak dosttur.
Kur’an’sız Muhammed, Muhammed’i atıp kendinden menkul bir Hadis ilmine, Muhammed’siz Kur’an ise kendinden menkul bir Kelâm ilmine kapanır. Her ikisi de meselenin yarısını söyler, diğer yarısını kendi uhdesine alır. Kendi uhdesine aldığı yarım da özünden soyutlanmış, bölünmez bir bütündür. Bu bütün tasavvuru her daim bir Allah tasavvuruna referans verecektir. İlki Yahudilik, ikincisi ise Hıristiyan teolojisinden daima rol çalar. Zira ilki bugüne İslam’dan sadece saf bir hukukun, ikincisi ise saf bir ahlâkın kalabildiğini ikrar eder. Muhammed’in hukuku, Kur’an’ın ahlâkı yeryüzünü tümüyle kuşatır mahiyettedir. Kuşatma pratiği için bu ahlâk ve hukukun bir süre ulus-devletin ve ulusötesi tekellerin ideolojileri ile örtüşmesinde bir beis yoktur. Nasıl olsa zafer müminlerindir, ancak o zafer ânına dek ortada bir mümin kalacak mıdır, orası şüphelidir.
Hadis ve Kelâm âlimleri, Muhammed’in ve Kur’an’ın farklı durumlara yapacağı muhtemel müdahaleleri kontrol ve mas etme imkânı bulurlar, bunu da onlardaki yıkıcılığı körelterek yaparlar. Mazlumların, sömürülenlerin yıkıcı pratiği ahlâkçılıkla ya da hukukî vurgularla kontrol altına alınmak isteniyorsa, Kur’an ve Hadis basit bir ahlâk ya da hukuk teorisine indirgenecektir. Bu teori de elleri zaten güçlü olan Yahudiliğin ve Hıristiyanlığın teolojik geleneğinden beslenecektir. Asiler de eski paganlar, putperestler olarak görülüp ezilecektir.
İdeolojik ve pratik manada, İslamî mücadelenin ilk safhasında ümmetin Yahudi ve Hıristiyanlardan ayrıştırılması zaruridir. Mekke müşriklerden ve putperestlerden, Medine Hıristiyan ve özellikle Yahudi kabilelerinden ayrılmanın mecburi olduğu mekânlardır. Mekke’nin ticarî gücü karşısında haset içinde olan bu kesimlerle politik olarak uzlaşılmış olması, dinen, ibadeten ve aklen uzlaşıldığı anlamına gelmez. Ama bir “toplumun kurtarıcı öncülüğü”, Muhammedîlik, Musa’cılığa, “Allah’a yakın olma”ya indirgenen iman ve ibadet İsa’cılığa doğru kapanır. Bu noktada Mekke’ye karşı verilen savaşın ana karargâhı olma niteliği Medine’den alınır ve o yeni bir medeniyetin ilk fiskesi olarak kutsanmış olur. Böylesi bir yönelim ezel-ebed, cihanşumul, tüm beşeriyete seslenen İslam’ı Muhammed’in pratiğine doğru kapatır. Bu da tam da günümüzde FBI’ın talep ettiği biçimiyle, Allah’ın kelâmını Muhammed’in diline ve eylemine indirger. O Allah’ın yeryüzündeki hâli olurken, O’nu sevenler de O’nu sevmekle Allah’a yakın olma imkânı bulurlar. Putlardan vazgeçirme pratiği sonucu ikna edilmiş kalblerin tesis ettiği bir ideoloji zuhur eder ve İslam eski putların gölgesinde şekillenir. Bu İslam’ın ortaya çıkan yeni putlara karşı eli kolu bağlıdır. Zira artık o putları kıracak bir Muhammed de kalmamıştır. Allah’ın kelâmını göreceleştirmemek adına Muhammed’i Allah katına çıkartmak Kur’an’ı devredışı bırakır ya da üç beş âlimin tefsirine kurban eder.
Pratik hayat çok boyutlu ise, diyelim, sakal ve bıyık konusunda Yahudi ve Hıristiyan’a fark koyma çabası, mülkle, iktidarla, toplumla ve hayatla kurulan ilişkilerde görülmez. Belki de meselenin zamanla sakala indirgenmesinin nedeni, müminlerin bu boyutlarla ilgili bir mesafe koymalarına mani olmak içindir.
Allah’a ulaşma ve ümmete önderlik etme meselesinin Yahudi ve Hıristiyan geleneğine bağlanması kaçınılmazdır. Kur’an’sız Muhammedîlik, yani Hadis’çilik, bir günün yirmi dört saatini örgütleyen, hayatı bütünüyle kucaklayan Talmudî Yahudiliğe bağlanır. Muhammed’siz Kur’an, yani kutsalmetincilik, Allah’ın kısmî ve parçalı olan verili kelâmı ile temasta, Muhammed’i devre dışı bırakır. Tasavvuf, bir üslup olarak, iki yönelim arasındaki tampondur.
Hasan Hanefi’nin, misal, Mekkî ayetleri Medinevî ayetlerin karşısına çıkartmasının nedeni, yaşadığı dönemin Yahudi-Hıristiyan aklına ve bilgisine alan açmaktır. Ona göre, toplumsal nizam İslamî devlet geleneğinin zincirlerinden kurtarılmalıdır.
Genelde solcu bir eğilim olarak, laikleşme ve dünyevîleşme çağrısı, Müslüman kitlelerin şu veya bu sebeple verili nizama boyun eğmesi ya da ona itiraz geliştirmesi için gereklidir. Ahiret inancının Müslümanları budünyadan alıkoyduğunu düşünmek, esasında ahiret için mücadelenin marazlarından kurtulmak isteyenlerin işidir. Oysa ötedünyacılık da budünyaya aittir, hem de ayrımı silen bir irade ile. Ömrü yüceltenler ölümün eşitleyiciliğini unuturlar. “Her nefs ölümü tadacaktır” ayetinden rahatsız olan Cehepe milletvekili gibi, ömre ipotek koyanlara ölümün iradesini hatırlatmak her durumda zaruridir. Ama hatırlatma, dünya malının gölgesinde konuşanlara karşı Allah’ın gölgesinde eyleyenlerce yapılmalıdır, kendisini Allah zannedenler ya da Allah’ın kelâmına sahip olduğunu düşünenlerin gevezelikleri ile değil. Ötedünyacılık, bu dünya malının kudretine karşı “Lehülmülk” diye haykırmaktır.
Kur’an’sız Muhammedîlik, Allah’sızdır. Daha doğrusu Allah muktedirlerin pratiğine hapsedilmiştir. İman, verili iktidar ve bahçe sahiplerinin tahayyülleri ve pratikleri ile sınırlıdır. Bu iman, enisonu belli gündelik pratiklere doğru kapanmak zorunda kalacaktır.
Muhammed’siz Kur’an, Muhammed’i devredışı bırakmak suretiyle, O’nun örnekliğini toprağa gömer ve müminlerin Kitap’la doğrudan temas kurabilmelerini ister. Esasında temas kurulması istenen yerler, müminlerin Allah’la muhabbette Peygamber’in pratiğinden kurtulmalarına imkân veren ayetlerdir.
Kur’an son kitap, Muhammed de son peygamberse, sonraki zamanlarda belli bir teoriye ve pratiğe muhtaç olan kitlelerin bu ihtiyaçlarının karşılanması noktasında, bu türden bir ayrımın zuhur etmesi kaçınılmazdır. Teorisiz pratik ve pratiksiz teori kitlelerin etkisizleştirilmesi için elzemdir. Somut sosyolojik, ekonomik ve politik ihtiyaçlar gereği kitlelerin teoriyi doğum-ömür-ölüm bütünlüğüne değmeyen bir yere hapsetmelerini talep etmek, onların akılsızlaşmasını istemek demektir. Benzer ihtiyaçlar uyarınca pratiği ömre indirgemek, onların eylemsizleşmesini talep etmek demektir.
Muhammed’in kalbine inzal edilmiş vahiy başkadır, O’nun pratikte yürüttüğü politik akıl başkadır. İman, itaat ve biat konusunda fukara Müslüman’a Kur’an, Muhammed ya da Hadis ile organik, birebir ilişki kurmayı telkin etmek, onları hayalî zincirlerinden kurtarır ama gerçek prangaları güçlendirir. Misal, Muhammed’in vahiy karşısındaki konumunu basit bir hürlük üzerinden gören zihniyet Hadis’le bu düzlemde, yani sahte manada hür olabilmek için ilişki kuracaktır. Efendiler mutlak akla muhtaç olduğu devrede kalbî, vicdanî tepkileri bastırmak için tefsirler kaleme alacak, Hadis’ten aklın ilahiliğini gösteren örnekleri öne çıkartacaktır.
“Hıristiyan sosyalizmi, rahibin aristokratın (kin yüklü) kalbindeki yangıları takdis eden kutsal sudan başka bir şey değildir.” (Komünist Manifesto) Yeni burjuva iktidarına karşı kitleleri ayaklandırmak isteyen aristokrat Hıristiyanlığa sığınır. Bu din, şeklen mazlumların-sömürülenlerin dertleriyle ilgilenmeye başlar. “İslamî sosyalizm” kurguları için de benzer bir sorun vardır. O da eski devletin, küçük üreticinin, eski rejimin aristokratlarının yeni nizama tepkisidir. “Kalkınma tamam da adalet eksik” ya da “Muhammed bugün yaşasa Somali’ye giderdi” demek de Türkiyeli eski aristokrasinin (Kemalizmin) kalbini serinleten cümlelerdir.
Bugün İslamî sosyalizme itiraz edenler, kapitalizme ve sosyalizme karşı İslam’ın “üçüncü yol” olduğunu iddia etmektedirler. Cehaletin dipsizliğinde salınan avama bu ezberlettirilir. Sosyalizmin, kapitalizm de dâhil tüm sınıflı toplumlar tarihinin son bulduğu, sınırsız-sınıfsız dünya ülküsüne geçişte devreye sokulan, kapitalizmi ezen bir başka sınıflı toplumsal formasyon, İslam’ın ise bir din olduğu gizlenir. İslam, kapitalizm ya da emperyalizm öncesinin efendilerinin, yeni gelen kapitalizme/emperyalizme yönelik itirazları ile kapitalizmin veya emperyalizmin nevzuhur sosyalizan eğilimlere yönelik tepkileri arasında çekiştirilir. Müslüman ise salt Kur’an’a, salt Muhammed’e ya da salt kerim olan Allah’a bağlılıkla bu çekiştirmeden azade olabileceğine inanır. Elindeki Mushaf sayfaları birilerinin temrenlerine takılır, Muhammed yeni Uhud’ların mağlubu olur, Allah ise beşerden ve doğadan muaf, sabit mutlak akla indirgenir. Hadis de bu mutlak aklın hikâyesi olarak okunur.
İslam, ilk nüzulden uydurma olduğu iddia edilen hadislere kadar bir bütün olarak, Allah’ın “kûn” deyip oldurduğu devrimci bir politik müdahaledir. Kalbi aklın, Muhammed’i Kur’an’ın, ahlâkı hukukun, yıkıcı siyaseti kurucu siyasetin, beşerin kolektif mücadelesini salih amelin karşısına koyanlar, devrimci olanla politik olanı ayrıştırıp bir tarafı kendisine kapatmak ve İslam’ı göğe ya da yerin dibine kapatmak isteyenlerin muradıdır. Allah’ın nuru tamamlanacaksa, bu birilerinin kalblerinde, zihinlerinde, dillerinde ya da amellerinde şimdiden tamamlanmış bir İslam karikatürünü silerek gerçekleşecektir.
Cidal Haksoy

One Response to “Kur’an’sız Muhammed, Muhammed’siz Kur’an”

  • Anonymous

    AŞAĞIDAKİ YORUMLAR BU YAZI İLE İLGİLİDİR DİYE DÜŞÜNDÜM (TAMAMI İÇİN http://www.adilmedya.com/haber.php?id=19779 linkinden takip edilmeli)VB<br /><br /><br />Veysel Batmaz / 28.09.2011 / 19:02:05<br />Eeee, ben ne dedim? O söz, sadece İslam için değil, Musa ve İsa mesajları için de söylenmemiştir; &quot;din&quot; için, kurumsallaştırılmış ve ritüele indirgenmiş din için söylenmiştir. Bu konularda

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>