Kent, Kapitalist Tahakküm ve Kent Olmayan’ın İnşası

14 Şubat 2014 admin
Kentleşme, kapitalizmin istediği “üretimin tekelleştirilmesi”, “pazarın tekelleştirilmesi” siyasetine hizmet eder ve köylüyü ayartmaya çalışır. Kentleşme bu nedenle tüketim kalıplarını değiştirmeyi düzenleyen bir modernleştirmedir. Burjuva, kentsel coğrafi pazarı büyütmek için nüfusu yoğunlaştırmak zorundadır. Nüfus stokunun kentte yoğunlaşması konut-otomobil-eşya arzının tüketimini tekeffül eder. Kent doğası, tüketim için dizayn edildiğinden ekolojik sistemden yalıtılır. Canlılığını kaybetmiş yeni bir “çevre” ve yeni bir “iklim” yaratılır. Bu nedenle insan ‘tanrı’nın rakibi haline de gelmiştir. Kentin içinde bulunduğu bu yeni doğanın iklimi yoktur, canlı dokusu da bulunmamaktadır. Kentler tabiat canlılığına karşı ırkçı bir soykırım uygulamakta olduğu için kedi-köpek-güvercin-serçe-sıçan-kalorifer böceği vb. gibi sınırlı bir hayvan ekosistemi vardır. Yeni ekonomik sistem, mal tüketiminden “hizmet” tüketimine doğru kaydırılmıştır. Emek sanaldır. Üretilen şey eşya-mal değil servistir. Çalışma-emek kavramı hâsıladan hizmete dönüştürülmüştür. Emek, bir şey üretmemektedir, emek yalnızca taşımakta, temizlemekte ve ihtiyaçları karşılamaya koşullanmaktadır. Çalışmanın bu dönüşümü tüketimi sürdürülebilir kılmak içindir. Herkes bakmaya odaklanmıştır. Bakış kalbi ayartmakta, kalb baktığı şeye doğru yürümektedir. Dolayısıyla insanlar ekranda ya da vitrinlerde görüleni yaşamaktadır. Bu hayatın hafızası yoktur. Her şey “camekân” aracılığı ile “gerçeklik” kazanır. Kent, bir yatırım nesnesidir, mekânın metalaşması kapitalizmin sürdürülebilirliği için gerekliliktir. Kentsel dönüşüm projeleri yersizleştirme-yurtsuzlaştırma sürecinin aracı haline getirilmiştir. Kentsel dönüşümle eski arsa sahipleri topraklarından sürülür. Boşaltılan kent merkezleri egemen sınıfın alanı haline getirilir. Kent mekânı sınıfların ortaya çıkışına hizmet eder, toplumu dönüştürür. Mekânın “değişim değerine” dönüştürülmesi tarihe, geleneksel hayata, ekolojik hayata, kent tabiatına yönelik bir saldırı olarak tezahür etmektedir. Kent mekânlarının metalaştırılması ve kentin sermayenin yeni birikim mekânı haline getirilmesi, emeğin de başka türden sömürülmesini kaçınılmaz kılacaktır. Kentleşme gıdaya erişim yollarını da tıkamaktadır. Kentleşme kıtlık üretir. Kent gıda üretememektedir. Gıda endüstriyelleştirilmiş, endüstri ise insansızlaştırılmıştır. Modern insan plastik benzeri hibrid ürünleri yiyecek diyerek yutmaktadır. Gıdanın ifsad edilmesi hastalıklara sebebiyet vermektedir. Modern toplumda şişmanlık fakir bırakılmış ve sömürülmekte olan kent paryalarının yanlış beslendiğinin kanıtıdır. Yönetilen bir ölüm, modern insanın çıkmazı haline gelmiştir.
Kentleşme, kişi hak ve özgürlüklerine de müdahaledir, bireylerden oluşmuş kamu yararını temel alır. Kentleşmede konut seçimi ailelerin tasarrufundan çıkarılmıştır. Medeni Kanun’un 186. Madde’sindeki “Eşler oturacakları konutu birlikte seçerler. Birliği eşler beraberce yönetirler” hükmü, kentleşme ile sermayenin ve egemenlerin eline geçmektedir. Kentleşme, yeni feodalizm denilebilecek bir kavramı gündeme taşınmakta, konut almak isteyenlere sermayenin ve kentin lordlarının belirlediği alanlarda “yaşama hakkı” kredilendirilmektedir. Neo-feodalizmin aracı olarak mesken arzı, insan emeğini paryalaştıran mekâna özgüleyen konut borçluluğunu ürettiği için Batı Feodal çağının toprak köleliğine çok benzemektedir. Kent süreçleri, “seyahat hürriyetini”, “emeğini dilediği gibi piyasaya sürme hürriyetini” de engellemektedir. Emeğin serbestçe dolaşımı neo-feodalizm haline gelen küresel kapitalizm tarafından özgürlükler alanının dışında görülmektedir. Sermayenin dolaşımı bir hak olarak kabul edilirken, emeğin serbest dolaşımının önünün mevzuatlarla kesilmesi hürriyetlerin önünde bir engeldir. Diğer yandan kentleşmenin sürdürücü egemenleri  (belediyeler, kat malikleri kurulu, finans kuruluşları, emlâk lordları, vs.) bireysel mülkiyet hakları üzerinde feodal bey statüsü kazanmışlardır, statülerini de yasalaştırmışlardır. Kentleşme bazı varoluşsal hakları da gaspetmektedir. Kentleşme süreçleri güvenliksiz alanlara neden olmaktadır. Kentleşme nedeniyle yıkım sahaları çöküntü bölgelerine dönüşmekte, suç ve ahlâksızlığı yaygınlaştırmaktadır. 
Kent ile şehri birbirinden ayırıyorum. Kent sermaye-egemen-toprak sahibi üç sınıfın kapitalist toplumu inşa etmek iradesiyle emeğe/toprağa/nüfusa tahakkümüdür. Kentler, İslam şehrinin “Cum’a kılınur-pazar kurulur” mottosunu kırarak pazarı Çarşı’ya çevirir. Bu nedenle pazar-çarşı da dikotomiktir. Pazar üreticinin ürettiğini aracısız ya da sömürüye uğramayacağı bir fiyattan satışa arzettiği vergisiz/haraçsız/daraltılmamış satış alanlarıdır. Çarşı ise insanların mala erişme imkânını kısıtlayarak tekelci monopolcü satış alanları tesis eder. Modern kapitalizm kent ile üç şeyi gerçekleştirdi: a) Tekelci pazar, b) Finansın denetimi, c) Ürüne, emeğe, hizmete, paraya ihtiyaç duyulan yerde ve gerektiği zamanda ulaşmanın kontrolü. Müslüman iktisatçılar, 1990’lı yıllardan beri küresel dünya için mal üretmekten bahsederek, mallarını tekelci piyasaya kaptırmanın teorisini üretmektedirler. Oysa Hz. Peygamber (asv) Medine’de “küresel piyasa” Mekke’den müstakil bir pazar inşa etmişti. İslam şehri Cum’a namazı ile pazarı birleştirerek üretimi küresel piyasadan kopartmıştı. 
Batı toplumları burjuva sınıfıdır. Batı dışı toplumlar ise proletaryadır. Ankara Ticaret Odası’nın yayınladığı bir rapora göre 580 tır tahıl verip karşılığında 1 tır telefon alınmaktadır. Bu dengesizlik karşısında, Doğu toplumlarının proletarya olmasından bahsetmek abes sayılmayacaktır. Yine aynı rapora göre, 1 adet 94 ekran LCD televizyon için, 2 bin 250 kilo çipura cinsi balık satmamız gerekmektedir. Balık biterse televizyonları yiyemeyeceğimiz açıktır. Cumhuriyet modernleşmesi, Anadolu kırsalını sanayileşmeye eklemlemeye yönelik olarak dört tarihsel müdahale gerçekleştirmiştir. Bunların hepsi zamanın ideolojik söylemini dile getirerek çatışma üretmiştir. 1950-1960 arasında başlayan kırsalın yeniden boşaltılması 1965-1980 arasında yüksek enflasyon, kent terörü, gecekondulaşma, köylülerin kent çeperlerinde gecekondulaşma sürecinde toprak yağması ile sonuçlandı. 1980-2000 arasında da terör kentteki egemen sınıfların çıkarları için yürütüldü. Kırsal alan boşaltıldı. 2000 sonrasında kentleşme doğal çeperlerini tükettiği için “göğü yaran konut” felsefesine uygun olarak projelendirildi, apartmanlardan gökdelenleşmeye geçildi. 
1923 İzmir İktisat Kongresi’nde burjuva önderler ile feodallerin endüstriyel üretim konusunda uzlaşmalarını görürüz. Feodaller burjuvaların “Öyle bir iktisat devri ki, memleketimiz mamur, milletimiz müreffeh ve zengin olsun. Bu noktada bir felsefeyi hatırlayınız: ‘El kanaa’tu kenzün la-yufna’ (Kanaat tükenmeyen hazinedir). Bu felsefeyi yanlış tefsir yüzünden bu millete büyük fenalık edilmiştir… Eğer vatan kupkuru dağ ve taşlardan, viran köy, kasaba ve şehirlerden ibaret olsaydı onun zindandan farkı olmazdı… Artık bu memleket fakir, millet hakir değil, belki memleketimiz zenginler memleketidir” sözlerini tarımsal alandaki sömürü ile üretilen mahsulün dünya pazarlarına ulaştırılacağı zaviyesinden ele alıyorlardı. 
Feodallerin endüstriyel teknolojiye geçişi onaylaması Cumhuriyet’in aydın-bürokrat kadrolarıyla ittifaklarının neticesi olan imtiyazları paylaşmaya matuftu. Oysa burjuvaların amacı, tarımsal sermaye sahibi feodalleri kendilerine eklemlemek, denetlenir kılmak, acenteye dönüştürmek ve tarımsal üretime karşı bir avantaj elde etmekti. Bu kapsamda köylü kesimlerle aşiretleri (tarımsal tüccar sınıfını) ayrıştırmak da gerekmektedir. “Aşiret reisleri, Batı’daki ticaret sınıfı ile ilişkiye sokulmuş, bu yolla hem zenginleştirilmiş hem de yeni kültür ve değerler kazanmışlardır. Bu yolla yaratılmış doğulu tüccar sınıf (bunlar aynı zamanda aşiret reisidirler) şehirlere göç etmiş, şehrin imkân ve nimetlerine kapılıp bir daha kırsal alana dönmemişlerdir. Ancak şehirde, mülkiyet ve aşiret ilişkileri yönetmeye devam etmiş, daha sonra politikaya atılarak bu sarsılan gücünü tekrar elde etmiştir” (ÖZER, 2003: 66). Ahmet Özer’in bu tespitleri Mübeccel Kıray tarafından da dile getirilmiştir. 
Kıray’a göre, feodal yapının köylü sınıfı beş parçadır: 1) Büyük Toprak Sahipleri (Modern büyük burjuvazinin bir parçasıdırlar; tarım tarzları modern işletmeciliktir); 2) Orta Müstahsil Çiftçi (Bu grup, elinde 200 dönümün üzerinde toprak mülkiyeti varken bunu toprak mülkiyeti kutuplaşması sürecinde 2000 ve daha fazla dönüm araziye çıkaran çiftçidir); 3) Emeklerini satarak geçim tutan çiftçiler (Bunlar i. topraksız köylüler, ii. geçim için kendi topraklarından büyük topraklarda emeklerini satarak çalışıp kazandıklarını kendi topraklarından ürettiklerine katanlar, iii. Ortakçı ya da yarıcılık yapanlar); 4) Kendi toprağında piyasa için üretim yapan ancak kasaba tüccarının kontrolü altında bulundurulanlar; 5) Köyde oturmamakla beraber tarımsal artık ürünü doğrudan doğruya kontrol eden tefeci tüccarlar. 
Mübeccel Kıray, bu tasnifi yaptıktan sonra emeği ve artık ürünü kontrol eden 1. ve 2. Grupların tarımsal burjuvazinin büyük ve orta burjuvazisini teşkil ettiğini, ellerinde biriken artık değeri kısmen sanayiye ve daha çok ithalat ve ihracat ilişkilerine yatırdıklarını yani artık ürünün bu sınıflar eliyle sanayi ürününe dönüştüğünü ifade eder. Kıray’ın bu yargısı esas alınırsa burjuva-feodal ittifakının iktisadî temelleri açıklığa kavuşturulmuş olur. Kıray, 4. Grup için “hem toprak mülkiyetini bırakmamakta, hem de varoluş ve refahını kasabalı tüccara bağlamakta” yorumunu yapar. Tefeci tüccar olan 5. Grup da Kıray için değişime dirençli sınıfı oluşturur. Çünkü kırdaki küçük toprak sahiplerinin nakit ihtiyaçları karşılığında açılan kredi toprağın el değiştirmesini sağlamaktadır. 5. Grup için yapının sürdürülmesi gerekmektedir. Beşli tarım sınıf analizi ile Kıray, değişme dinamiğini emeğinin kontrolünü ya tam modern ya da eski ilişkiler içinde başka sınıflara bırakmış emekçi-köylü sınıflarda görür (KIRAY, 1999: 128-129). Kıray’a göre, birinci, ikinci, dördüncü, beşinci gruplar değişmeyi en az isteyen ve mevcut durumu korumayı en çok arzulayan tabakalardır. Sanayi üretimi tarımdan daha önemli hale gelince, nüfusun büyük kesimleri kentlerde yoğunlaşmış; kentler de yeni üretim tarzının yeni ihtisaslaşmış emekçilerin, idarecileri, dağıtıcıları ve kontrol edicileri ile büyümüştür (KIRAY, 1999: 131). Kıray, küçük toprak sahipliğinin yaygın olduğu bölgelerde iki temel değişimden bahseder. Bunlardan biri ticari tarımın başlamasıyla elli dönümden az toprağı olan köylülerin yirmi yıl gibi kısa bir sürede toprağını kaybedip kentte ya da tarımda ücretli işçi haline dönüşmesidir. Bu süreç sonunda bu arazilerin mülkiyetini ele geçiren kişiler büyük toprak sahibi oldular. 
Diğer değişim süreci ise toprağının tamamını ticari ürünlerin ekimine ayıran köylü ailelerinin ihtiyaç duyduğu her şeyi nakit karşılığı almak zorunda kalmasıyla ilgilidir. Böyle köyler tüm ihtiyaçlarını yakın kasabalardan birindeki belli bir tüccardan alırlar. Köylü-tüccar ilişkisinin en temel ve kesin yönü bu alışveriş ve kredi mekanizmasıdır. Bu tüccar toprak sahipliğinin geleneklerinin mirasçısı değildir. Köylü bu tüccara kasabada, devlet dairesinde, hastanede yol gösterir. Bu işler için gereken harcamaları da kendi cebinden yaparak köylünün diğer borçları ile beraber deftere kaydeder. Kıray’a göre, kasabalı tüccar toplumsal değişimin önünde engel oluşturur. Kıray’ın bu yaklaşımının bağlandığı gerçekliğin toplumsal değişimin öncülerinin toprak işçiliğinden endüstri işçiliğine dönüşen yoksullar-mülksüzler olduğu ortaya çıkar. Kıray, köylülüğün büyük bir yoksulluğa düşmesinin sebeplerini iyi analiz etmiştir. Ancak bu noktada topraksızlığın sebeplerini Osmanlı iktisat yapısı ile ilinti kurarak ele almak gerekir. Cumhuriyet’in 1923-1929 arası iktisat politikaları açıkça tarımsal üretimi göz ardı etmeye yönelik bir modernleştirme fikri ile şekillendi. Köylünün geçimlik üretimle ayakları üzerinde durması endüstri toplumu açısından kabul edilebilir değildi. Sanayileşme ile birlikte üretim bantlarında da kent paryalarına ihtiyaç vardı. 
1923-1925 arası ekonomik tartışmalarda I. İktisat Kongresi’nde Çiftçiler Grubu’nun teklif ettiği “Aşar’ın Kaldırılması” meselesi gündem buldu. 1925 Şubat ayında Aşar’ın kaldırılması (17.02.1925) ile Şeyh Sait İsyanı’nı (13.02.1925) birbiriyle bağlantılı görmek gerekir. Aşar vergisi; toprak mahsulünden alınan %10’luk bir vergidir. Vergiyi devlet toplamakta idi. Ancak bu vergi Doğu’da eşraf, ağa, şeyh tarafından iltizam usulü ile toplanmaktaydı. Aşar’ın kaldırılması ile burjuvalar hem emekçi stokunu hem de tarımdaki artık değeri mahalli sınıfların kontrolünden çıkarmak istediler. Devlet gelirlerinin önemli bir yekûnunu oluşturan aşar yerine, arazi vergisi konuldu. Arazi vergisi yüzde 0,6’dan 4,8’e çıkarıldı. Ayrıca temel ihtiyaç maddelerinin fiyatları yükseltilerek aşarın kaldırılmasından kaynaklanan kayıplar telafi edildi.
Hikmet Kıvılcımlı, aşarın kaldırılmasıyla köye kapitalist ilişkilerin sokulduğunu, köylülüğün belki şimdiye kadar görülmedik derecede müthiş bir yoksulluğa düşürüldüğünü ifade eder. Yine Kıvılcımlı, Marksist-Leninizmin aşarın kalkması hakkında görüşünü şöyle dile getiriyor: “Marksçı-Leninizm için, aşarın kalkması, kapitalist düzeni içinde derebey artıklarından birinin daha gömülmesidir. Ya bu kanaatimizden, köy nüfusunun yoksulluğunu haklı bulduğumuz sonucu çıkabilir mi? Elbette yine asla (…) Köye kapitalist ilişkileri işliyor. Orta ve küçük köylülük ve genel olarak derebeyliğe karşı bir sınıf demek olan köylülük içinde, sınıf bölünmesi bütün şiddetiyle derinleşiyor. Köylülük yüzlerce yıldır süregelen muhafazakârlığından çıkıyor. Girilen konak kapitalizmdir. Köylülük, belki şimdiye kadar görülmedik derecede müthiş bir yoksulluğa düşüyor. Fakat, toplumsal olayların diyalektiği, şehirde yaptığını köyde başarıyor: Orada da kötülük iyiliği doğuruyor. Bütün kurtuluşların ebesi, sınıf mücadelesi, Türk köylerinin ufuklarını da kızıllaştırıyor. Köyde derebey ve derebey artıkları soygununun kapitalist zulmü ile elele vermesi, çalışkan köylülüğün şehir sanayi işçileriyle elele vermesini zarurileştiriyor. Kapitalist çapulu, şehirde yarattığı “mezar kazıcıları”nı, köyde de işitilmedik bir hızla çoğaltıyor” (KIVILCIMLI, 2009: 42-43).
Kıvılcımlı’nın “köye kapitalist ilişkilerin sokulduğu” şeklinde yorumladığı konu Taha Parla tarafından “korporatizmin solidarist (tesanüdcülük) dozu” şeklinde değerlendirilmiştir. Parla’ya göre, Türkiye’de Tek Parti döneminde ve 1960 darbesi koşullarında “henüz bir bölüşüm problemi yoktur; kendini tehdit altında hisseden bir sanayi-finans burjuvazisi ile onu tehdit eden, sayısal ve örgütlü bir işçi sınıfı arasında ciddi mücadelenin bulunmadığı nesnel koşullar bunu gerektirmemiştir. Tek-parti dönemi, otoriter bir devlet partisinin devlet kapitalizmi politikalarıyla ulusal burjuvaziye disiplinli ve düşük maliyetli bir işgücü sağlayarak sermaye birikimi olanaklarını yaratması dönemiydi” (PARLA, 1993: 217). Parla’nın “sanayi-finans burjuvası ile sayısal ve örgütlü işçi sınıfı arasında” mücadele bulunmamasını nesnel koşullara dayandırması 1923-1960 koşullarında endüstri toplumunun gelişmemesi ile açıklanabilmekteydi. Mübeccel Kıray’ın 1969’da “Toplum Yapısındaki Temel Değişimlerin Tarihsel Perspektifi Bugünkü ve Yarınki Türk Toplum Yapısı” başlığıyla Ankara Mimarlar Odası’nda verdiği seminerde dile getirdikleri ATÜT tartışmaları açısından da ilginçtir. Kıray, Osmanlı’nın kendine özgü bir toplum yapısı olduğu tezini çürütmek için incelediği “nesne”yi (toplumsal ilişkiler) bilimin ezberlerine ve kategorilerine uydurmaya çalışır: “Osmanlı toplumunun kendine has özellikleri temel tayin edici ise, yani bir serf-lord çelişkisi yerine bir reaya-bürokrat ilişkisi varsa ve hakikaten serf-lord ilişkisinden işçi-burjuva ilişkisi doğarken, bizde köylüden işçi doğsa bile bürokrasiden burjuva doğmuyor demeye geldiği düşünülürse, buradan, bizdeki toplumsal değişim prensiplerinin batıya hatta belki de başka hiçbir topluma benzemeyeceği sonucuna varılması gerekmektedir. O zaman da her türlü ilmi bilgiden vazgeçmek gerekir ki, bunun anlamsızlığı açıktır” (KIRAY, 1999: 120). Buna rağmen makalesinin ilerleyen bölümlerinde, “Türkiye’de bugün şehirleşme, şehirlerin sanayileşme hızının, tarımın modernleşmesinden çok daha yavaş olması sonucu “sahte şehirleşme” diye nitelediğimiz oluşumlarla sonuçlanmaktadır” (KIRAY, 1999: 131) diyecektir. Kıray, köyden mülksüzleşerek kentlere gelen kesimlerin “sanayide emilemediği”ni (1999: 134) yazar. Bunun nedenini ise, Türk burjuvazisinin “tüccar” karakteri taşımasıdır. Kıray, “Ereğli” hakkındaki çalışmasından bahsederek İkinci Dünya Savaşı’ndan beri para biriktiren tüccarların ticaret sermayesini taşınmaz mülkten başka bir şeye yatırmadığını, bu nedenle bu “aracı tüccarların burjuva karakteri gösterdiğini” ifade eder. Kıray’a göre, “Büyük sanayi tesislerinin çoğu devlet kesimindedir” (1999: 133). Kıray’ın bu tespiti makalesinin başlarında dile getirdiği şu eleştiriyi boşa çıkarmaktadır: “bizde köylüden işçi doğsa bile bürokrasiden burjuva doğmuyorsa… buradan, bizdeki toplumsal değişim prensiplerinin batıya hatta belki de başka hiçbir topluma benzemeyeceği sonucuna varılması gerekir… bunun anlamsızlığı açıktır.” Kıray’ın “Bugünün büyük şehirlerindeki büyük ticaret ve sanayi burjuvazisinin kökeni ise, son yüzyıl içinde ve özellikle İkinci Dünya Savaşı’nda ortaya çıkmış, özel şartları kendi çıkarları yönünden en iyi kullanıp yerleşmiş orta sınıf tüccar ya da zanaatkârlardır… XVI. yüzyılda sanayileşemediğimiz gibi, XIX. yüzyıldan beri şimdi de bu aşamaya erişememiş haldeyiz… ekonomik ve politik gücü elinde tutanların işbirliği olmadan, sanayi kurulamamış, tarım gereği gibi modernleşmemiş, gereken kurum ve örgütler kurulamamıştır… yönetici aydın tabaka ile, ekonomik güce ve üst mevkie sahip büyük toprak sahipleri, dış sermaye temsilcilerini de içine alan büyük ticaret ve sanayi burjuvazisindeki çatışmalı bağlantı da böylece devam edip gitmektedir” (1999: 134-135) ifadeleri de gösteriyor ki, Türkiye’de “serf-lord çelişkisi yerine bir reaya-bürokrat ilişkisi” başat konumdadır ve bu başatlık Anadolu’da Batılı olmayan bir iktisat düzeninin yürüyüp gittiğini göstermektedir. Türkiye modernleşme aracı olarak “kentleşmeyi” kullanmakta ve kırdaki nüfusu mekân üzerinden “parya”laştırmaktadır. Kıray, “nüfusun şehirlerde oturan oranının artması ile asıl modernleşmeyi belirleyen, sanayide çalışan nüfusun artma oranı arasında bir ilişki yoktur. Şehirli nüfus oranı %8’i bile bulmamaktadır” (KIRAY, 1999: 131) demektedir. Aşağıdaki tabloda kent-kır nüfus büyüklükleri ve oranı verilmiştir. Bu nüfusun kır lehine büyüklüğü Kıray’ın meseleye bakışını o gün içinde doğrular görünmektedir. Oysa 2013 yılına gelindiğinde kent nüfusunun %90’nın üzerine çıktığı, ancak işçi sayısının nüfusa oranının hiç de burjuva&emekçi çatışması üretecek bir düzeye gelmediği görülüyor. 
Sayım Yılları İtibariyle Türkiye Nüfusu ve Kentleşme Oranları
KENT Nüfus
Kır Nüfus
SAYIM YILI
TOPLAM
ŞEHİR
KÖY
yüzde
yüzde
1927
13.6
3.3
10.3
24
76
1935
16.1
3.8
12.3
24
76
1950
20.9
5.2
15.7
25
75
1960
27.7
8.8
18.9
32
68
1970
35.6
13.7
21.9
39
61
1980
44.7
19.6
25.1
44
56
1990
56.4
33.3
23.1
59
41
1997
62.8
40.9
21.9
65
35
Kaynak: 75. Yılında Sayılarla Türkiye Cumhuriyeti, (DİE Yayını, 1998:3)
Adrese Dayalı Sayım Yılları İtibariyle Türkiye Nüfusu
KENT Nüfus
Kır Nüfus
SAYIM YILI
TOPLAM
ŞEHİR
KÖY
yüzde
yüzde
2013
76.67
70.04
6.63
91.35
8.65
 
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın açıklamasına göre, Temmuz 2013 itibarıyla 11 milyon 628 bin 806 işçi bulunuyor. Bu işçi kütlesinin 1 milyon 32 bin 166 kadarı sendikalıdır.  Sendikalı işçi sayısının Ocak 2014 itibarıyla 1 milyon 96 bin 540 olarak gerçekleştiği açıklanmıştır. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın raporuna göre, kamuda 585 bin 788 ve özel sektörde 419 bin 466 kişi alt işverende çalışmaktadır. Taşeron işçiliğin en yaygın olduğu sektörler, 417 bin kişi ile temizlik ve 318 bin kişi ile inşaat sektörleri. Buna göre, işçiliğin hizmet sektöründe yoğunlaştığı ve bununla da “sanayi toplumu” oluşturma imkânı bulunmadığı ortadadır. 
Diğer taraftan MEB, 2011-2012 istatistiklerine göre, Türkiye’de 60 bin 165 okulda toplam 25 milyon 429 bin 670 öğrenci eğitim görüyor, 880 bin 317 öğretmen de hizmet veriyor. Türkiye genelindeki tüm okullarda toplam 607 bin 98 derslik bulunuyor. İlkokulda 5 milyon 593 bin 910, ortaokulda ise 5 milyon 566 bin 986 üretim dışı öğrenci nüfusundan bahseden rapor esas alınırsa 14 milyona varan bir emek gücünün lise-açık öğretim kapsamında çalışma (üretim) hayatı dışında bırakıldığı da görülecektir. Türkiye bu nüfus yapısıyla sanayi toplumuna girmeden kent toplumuna itilmiş durumdadır.
Henri Lefebvre Kentsel Devrim kitabında, “kırsal, endüstriyel ve kentsel olan birbirini izler” (LEFEBVRE, 2013: 75) diyerek Batılı “ilerlemeci” tarih şemasını yeniden üretir. Bu ilerlemeci tarih fikri o derece baskındır ki, “Eski topluluk (aşiret, köy, taşra topluluğu) adına şehir eleştirisini sağ eleştiri, bu kitapta izlenen şehir (ve şehir olmayan) eleştirisini ise sol eleştiri olarak tanımlıyoruz. Şehrin ortadan kalkmasına, geleneksel düşünceler, az çok folklorik denebilecek köycülük ve bölgecilik düşünceleri itiraz ederler (…) Dolayısıyla, doygunluk ve düzensizlik riskleriyle ve karşılaşma, bilgilendirme, uyuşma olanaklarıyla beraber, kentsel yoğunlaşmayı savunmamak imkânsızdır” (LEFEBVRE, 2013: 92) diyecek kadar ileri gider. Lefebvre, eski şehrin inşasından ziyade “devrimci bir çaba” ile “yeni bir insanlığa” ve “yeni bir praksise” doğru gitmekten bahseder. Kent hayatı hakkı formüle edilmelidir, demektedir. Oysa İslam şehirleri zaten bu hakkı formüle etmiş hürriyetçi mekânlar sunmaktadır. Biz kent&şehir dikotomisi üzerinden hareket ettiğimiz için Lefebvre’in “kent olmayan” diye tanımladığı şeyi “medine/şehir” şeklinde tanımlama imkânımız bulunmaktadır. Bu nedenle metromarksistlerin savunduğu “kent isyanları” hiçbir şeye yaramaz. Kentleri küçültmek ve onları şehre dönüştürmek zorundayız. Kentleri ele geçirmek ve kent içinde çözüm üretmekten başka çözüm yolu göstermeyen Batılı ideologların bu “çözümleri ile” burjuva ideologları olduğu, burjuva tavrını koruduklarını ifade edebiliriz. 
Kent içinde çözüm yoktur. Din, kentlerden çıkışı, şehre çıkışı temellendirir. Hicret ancak toplumsal bir “kent olmayanı inşa” eylemidir. Mekke kentlerin anasıdır. Kapitalist ilişkiler Mekke’de tesis edilmiştir. Mekke tarih boyunca Arap yarımadasının halklarının emek ve malları üzerinde sömürü mekanizmasını kurarak kendini konumladı. Mekke kentlerin bir sembole ihtiyacı olduğunu gösterir. Medine ise ticaret kapitalizmi ile değil, tarımsal üretimi adaletle (tımar/ikta) düzenlemekle ve pazarı (ahi sistemini) üretene/eli iş tutana-meslek adamlarına açmakla belirlenmiştir. Kent kendini mekânda yoğunlaştırılmış nüfus yapısıyla büyütmekle uğraşır, eşitsizlik ve sınıfsallaşmalar üretir. Şehir ise pazarı genişletme, mesleklerin birbiriyle dayanışmasını gerçekleştirme derdindedir. Şehir eşya tüketimini kısıtlayan bir dayanışmadan kurulur. Kent cemaati kırmakla kendini var eder. Bu nedenle emeği sömürecektir. İdoller (ideolojik asabiyetler-kimlikler) ortaya atar. Hz. Muhammed (asv) kentin bu yapısını kırarak Medine’de Selman Farisi’yi, Bilal Habeşî’yi cemaatin üyesi kılmıştır. İslam’da angarya yoktur. Kent ise angarya (konut borçluluğu) yüklemektedir. İslamcıların kentleşme meselesini fetvalarla yürütmeleri modern bir kölelik oluşturmuştur. Kent borçluları, kent paryaları sınıf meselesini aşan bir yeni kavram getirmektedir. Kenti terketmeyi mümkün kılan “kent olmayanı”, İslam şehrini (Medine) inşa etmek boynumuzun borcudur. Bunun için tarımı temel alan alternatif projeler geliştirmek ve Batı’nın ürettiklerinin tüketicisi olmaktan çıkmak zorundayız.
- KIRAY Mübeccel, Toplumsal Yapı Toplumsal Değişme, Bağlam Yayınları, 1999.
- KIVILCIMLI Hikmet, Müttefik: Köylü, Sosyal İnsan Yayınları, 2009.
- LEFEBVRE Henri, Kentsel Devrim, Sel Yayıncılık, 2013.
- ÖZER Ahmet, Doğu’da Aşiret Düzeni ve Burukanlar, Elips Kitap, 2003.
- PARLA Taha, Ziya Gökalp Kemalizm ve Türkiye’de Korporatizm, İletişim Yayınları, 1993.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>