Kazılmayan Siperlerin Yoldaşlığı

9 Aralık 2012 admin
Sekiz on yılını bağlama eğitimine tahsis etmiş bir arkadaş muhabbetimiz esnasında kendi memleket türküleri dışında türküleri pek dinlemediğini, hatta sevmediğini söylüyordu. Sivaslı olan bu arkadaş, her Sivaslı olanda görüldüğü türden, kendisinin de doğuda olduğunu yalanlamak adına, kendi doğusuna küfrediyordu özünde. Murat Çobanoğlu ya da Raci Alkır dinlemek onun için kendisine hakaret etmek demekti.
Ama aynı durum, örneğin Ege türküleri için geçerli değildi. Daha doğrusu, Ege türküleri ile ancak Talip Özkan’la ya da bozlaklarla ancak Neşet Ertaş’la ilişki kurabiliyor, bu iki ismi üst düzey bağlama virtüözleri olarak görmesi sebebiyle dikkate alıyordu. Arkadaş için doğu karanlıktı. Ona İranlı Muhammed Rıza Şeceryan’dan ya da Arap Marcel Khalife’den söz etmek bile mümkün değildi.
Bu, esasta küçük burjuva darlığın ürünü olsa gerek. Bilmem kaç yılını marksizme, sosyalizme ya da devrimciliğe hasır etmiş kesimlerin Kürd dinamiği ile ilişkisi de bu minvalde. Yani bir kısmı için Kürd ve doğu karanlık, bir kısmı içinse Kürd dinamiği en fazla virtüözite düzeyinde ehemmiyet kazanabiliyor. Yani Kürd dinamiği ile ancak güç olma, kitleleri seferber edebilme, politik müdahale becerisi ve silâhlı mücadeledeki başarı üzerinden ilişki kurulabiliyor.
Batı’daki Kürd ise bu ilişkinin içinde başkalaşıyor zamanla. Kavganın, mücadelenin ve savaşın yoğunluğunun düştüğü momentte Kürd ulusal kurtuluş mücadelesinin küçük burjuva karakteri iyiden iyiye açığa çıkıyor. Fanon’dan Amilcar Cabral’a birçok isim mücadelenin bu niteliğini eleştiriye tabi tutuyor. Küçük burjuva niteliğin giderek galebe çaldığı ve son dönemde geriye dönük, derinlikli tartışmaların, özeleştirilerin hasıl olduğu Güney Afrikalı solcular Almanya’da Kürdlerin tertiplediği sempozyumda “bizim yürüdüğümüz yoldan yürümeyin” telkininde bulunuyorlar.
Esas olarak Türk solu kendi küçük burjuva niteliğini Kürd’de temize çıkartmaya çalışıyor. Kürd, küçük burjuva eleştirilerinin geri plana itilmesi için gerekli zemini teşkil ediyor. Madem ki küçük burjuva bu denli devleti köşeye sıkıştırabiliyor, o vakit, “e, ben de küçük burjuvayım, bu dinamiğin gölgesine sığınayım ve bir şey yapıyormuş gibi görüneyim” deniliyor. Kürd’ün başkaldırısı bu küçük burjuvanın kendisini temize çıkartma gayreti içinde absorbe ediliyor ve esas olarak tersten, Kürd’ü müesses nizam içinde tutmaya dönük faşizan müdahalelere liberal bir yerden eklemleniyor.
Örneğin DSİP çizgisi Kürd’le ittifak yapıldığı 96’da gidip CHP’ye oy verilmesini telkin ediyorken, bağlı olduğu İngiltere’deki Sosyalist İşçi Partisi çizgisinin orada İşçi Partisi’ni desteklediğini bir biçimde gizliyor. Yıllar sonra İşçi Partisi içinden bir ekip Respect Party’yi kurduğu vakit destek bu sefer Müslümanlara ve AKP’ye kayıyor. Respect bir biçimde ülkede giderek ciddi bir nüfusa ulaşan Müslümanları sisteme entegre etme ve eklemleme girişimi olarak vücut buluyor. Demokrasi, Müslümanların yutulması için Respect‘e emir veriyor.
Aynı şekilde HDK, temel teorik, ideolojik ve politik zeminini Alman Sol Partisi’nde buluyor. Die Linke olarak anılan bu parti temelde Doğu Almanya’nın ortadan kalkması sonrası yaşanan sosyolojik, iktisadî ve politik krizi giderme noktasında SPD’nin, yani sosyal demokratların sola doğru bir kol çıkartması olarak vücut buluyor. Bugün Die Linke’nin giderek sağcılaştığından dem vuruluyor. Başta yapılan güzellemeler partinin demokrasi içi mekanizmalara örgütlenmesi ile yerini yüzeysel kimi eleştirilere bırakıyor. Özetle kimse Müslümanları ve Doğu Almanları iktidara karşı devrimci bir ocak olarak örgütlemeyi düşünmüyor. Bu pratik doğal olarak, sistemle, müesses nizamla, demokrasiyle, devletle ve iktisadî ilişkilerle olumlu ilişkiler kuran ya da kurabilecek (İngiltere örneğinde) Müslümanların ve (Almanya örneğinde) doğu Almanların belirli bir bölüğünün ön plana çıkmasına neden oluyor.  Teori de ideoloji de politika da bu bölüğe göre tanzim ediliyor.
Eğer böylesi bir bölük Kürd örneğinde Türkiye’de de oluşmuşsa, bu bölüğün koşulladığı teori, ideoloji ve politika genel mücadeleyi de vuruyor. Yakın dönemde yapılan seçimlerde koca koca örgütler “bize neden milletvekili kontenjanı açmadınız?” diye küsüyor Kürd’e. Örgütlerden biri küsüyor, diğeri de sitem ediyor. Sitem eden, küsen örgütle Kürd’e yakın olma ve durma düzleminde, bir yarışa giriyor. Mahallelerde kimi gerilimler yaşanıyor. Araya Kürd giriyor, kavgadaki yorganı alıp sitem eden örgütün üzerini örtüyor. Bu iki örgütten biri, sitemkâr kongre tertipliyor, kavga ettiği örgütün başkanı bu örgütün kongresinde konuşurken, gençler Kürd’ün rengindeki bayrakları sallayıp konuşmacıyı bir biçimde protesto ediyorlar ve kongre salonundan çıkıyorlar. Küsen örgütün başkanıyla bir haber sitesinde yapılan röportajda ise başkan, Kürd mücadelesiyle “dayanışmacı bir ilişki” yürütmenin ötesine geçtiklerini söylerken, bir yandan da “Kürdistan’da örgütlenme çalışması yürüttüklerini” de ifade ediyor.
Kongresini tertipleyen örgüt ise Mahir’in parti-cephesini Kürd’e göre yeniden inşa ediyor. “Parti olmayan parti” olan ÖDP’den ayrılıp “cephe olmayan cephe” olarak HDK’ye giriş yapıyor. Burada kimse kimseye hesap vermiyor, özeleştiri yapılmıyor, herkes hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam ediyor. Kavgalı, gerilimli bir dizi örgüt, “birlik” denilen totemin etrafında buluşabilmek için liberal bir hat çiziyorlar ve hizalanıyorlar sonra.
Bu hizalanma dâhilinde, örneğin, örgütünü eleştirip ayrıldığı noktada eski yoldaşlarının bıçaklı saldırısına maruz kalan ve bir bacağı sakatlanan gencin, bir ânda bu seyir içinde kendisini bıçaklayanlarla yoldaş kılması isteniyor.
Herkes bir “siper yoldaşlığı”ndan söz ediyor. Herkes kendi dükkânını koruma altına almak dışında bir politika yapamazken, yol kazılan siperlerden yürünmüyor ya da kazılmayan siperlerde kimse yoldaş olamıyor.
Küçük burjuva tarz, Kürd dinamiği ile salt üst perdeden ilişki kurabiliyor. “Türkiye işçi sınıfı milliyetçilik denilen mengene içinde sıkışmış durumda. Bu mengeneyi kırmak gerek” diyerek kendi HDK yönelimini meşrulaştırmaya çalışıyor ama bu “milliyetçilik mengenesi”ni kırmak için nedense Kürd mahallesine gidiyor.
Küçük burjuva tarz, kendi liberalizmini Kürd üzerinden meşrulaştırıyor. Kürd, kendi mücadelesi dâhilinde, teorik ya da politik kimi kanalları zorluyor ama Türk solu bu pratiğin artıkları ile beslenip yol alabileceğini zannediyor. Örneğin Kürd, bizzat devlet tarafından ormanları yakıldığı için “ekoloji” diyor ama Türk solcusu kendi marksizmini, sosyalizmini ekoloji ile temize çekmeye çalışıyor. Daha doğrusu kendisini sütten çıkmış ak kaşık olarak satmak için sorunun marksizmde ve leninizmde olduğunu açık veya örtük biçimde dile getiriyor.
Bahsi geçen örgütün kongresinde “erkek devlet” gibi bir kavram kullanılıyor örneğin. Geçmişte kadın-erkek ilişkileri ve taciz hikâyeleri üzerinden yaşanan bölünme birden hasıraltı edilmiş oluyor böylece.
Marksizm, ekoloji ve feminizmin birikimini görmemekle eleştiriliyor, eksikli kabul ediliyor, aşılıyor, çürütülüyor, tarihten siliniyor. Sanayi devrimini teorik olarak önemsemiş olmakla “doğa düşmanı”, sırf erkek olmakla “kadın düşmanı” yaftası asılıyor Marx’ın boynuna. “Herstory”ye göre Marksizm bir tür maraz, sapma ya da hastalık olarak kodlanıyor. Marksizm, “doğa” ve “kadın” denilen putlar önünde diz çöktürülüyor. Devrimci mücadele dışında bir tanım imkânı bulamayan Marksizm, doğanın ve kadının devrimci mücadeleye duhulüne mani olmak adına, tarihin çöplüğüne gönderiliyor. Devrimci bir huruç hareketi olarak Marksizm, kendisinden önceki safsataları ve hayalleri satan tüccarların ve tezgâh sahiplerinin intikam yüklü saldırılarına maruz kalıyor.
Genel olarak birileri iktidarı köşeye sıkıştırmaktan, birileri iktidarı dönüştürmekten, birileri iktidarı görmemekten, birileri de iktidarı iyi şeyler yapmaya zorlamaktan bahsediyor. Oysa tüm bu tartışmalar solun iktidarı alma pratiğini bir biçimde boşa düşürüyor. İktidarı almayı hedef hâline getirmemiş bir pratik, Marksizmi doğallaştırıp kadınsılaştırarak özgürleşeceğini zannediyor. Bunlar depremi unutmuşlar veya evlâdını yitirmiş bir ananın öfkesini yüreğinde hiç hissetmemişler. Bu kesimlerin düşman bellediği “kapitalizm”, mevcut burjuva ilişkilerin dışında duran, uzaydan gelmiş hayalî bir öcü. Öcü hikâyeleriyle herkesi korkutup kendilerine kul edeceklerini zannediyor özünde.
Esasında doğa ve kadın vurgusu, doğa ve kadının satılmasını meşrulaştırıyor, başka da bir işe yaramıyor. Bu türden vurgu, doğanın ve kadının satışa daha yoğun biçimde çıkartıldığı momentte yapılıyor. Sol en fazla bu konuda vicdanî bir çift gözyaşı olarak örgütleniyor. Gözyaşları çarkların mekanik sıcaklığında buhar olup uçuyor.
Temel mesele, sol şeflerin kendilerine rahat nefes alabilecekleri dükkân açabilmek istemeleri, başka bir şey değil. Huzur ve rahatlık için iktidar mücadelesinin daraltıcı niteliği doğa ve kadına dönük atıflar dâhilinde giderilmek isteniyor. Dikey olan her şeye alerji geliştiren zihniyet, sömürülenlerin ve mazlumların ayağa kalkmasına da mani oluyor. Herkesin ve her şeyin yatay düzlemde sahte burjuva bir “eşitlik” düsturu üzerinden yan yana getirilmesi, pratikte oluşan ve oluşabilecek, kavgaya, mücadeleye ve savaşa dair her türden hiyerarşiyi, disiplini ve işbölümünü de siliyor. Bu yaklaşım esas olarak hiç savaşmayıp yenilenlerin yenilgilerini bir asalet, üstünlük ya da meziyetmiş gibi takdim etmelerini ifade ediyor. Irak işgalinde Amerikalı efendilerinden ders alan polis eylemci grubu bir yere kapatıyor, herhangi bir dükkânı anında karakola ve işkencehaneye dönüştürüyor, sonra, herkesi diz çöktürüp ya da mümkünse, yüzü koyun yere yatırıp başını kaldırana cop sallıyor. Özünde millete doğa ve kadına dair dualar ezberleten sol tarikat şeyhleri yüzükoyun yatan eylemciye mevcut hâlinden “keyif” almayı öğütlemiş oluyor. Liberalizm ve faşizm süreç içerisinde bu şekilde tamamlıyorlar birbirlerini.
Yan yanalık demokrasi ile kodlandıktan sonra, geriye kapitalizmin demokrasiye düşman olduğunu söylemek kalıyor. Kapitalizme karşı mücadele, bir tür devlet biçimi olan demokrasiye kul olmakla sonuçlanıyor.
Batı’daki Kürd ise buranın ortamına ayak uydurmak adına, demokrasi müdafisi kesiliyor. Dağdaki proleter diktatörlük, hiyerarşi, disiplin ve işbölümü Sivas’ın batısına taşınmıyor. Kürd, batının kendisini beğenme biçimini hiç eleştirmiyor. Onu içselleştiriyor. Şehirli, yani burjuva değerler birey olma hevesi içinde göğe çıkartılıyor.
Batı’daki politik ama esas olarak apolitik mahfillerdeki teorik faaliyet, Kürd’ü soğuracak bir tür salgı üretmekten ibaret. Kürd’ün “virtüözite”si, üstünlüğü, gücü, kitle seferber etme becerisi dikkate alınarak yürütülen politik-teorik faaliyet, nihayetinde ütopyalar üretip pazarlamakla sonuçlanıyor. Kürd’ün siyaset alanı içi devrimciliğe katkı sunmasına izin verilmiyor.
Siyaset alanı, bir pazar misali. Tezgâhlar ve tezgâhlara mal taşıma pratiği olarak ticaret bu alana hükmediyor. Tüccarların tezgâhlara ve dükkân sahiplerine taşıdığı, sömürülenlerin ve mazlumların döktükleri kan ve ter. O kanın ve terin içinde pişen kitlelerin bu ticarette ve tezgâhlarda belirleyici olmasına asla izin verilmiyor. Sol örgütler, birer tampon, hava yastığı ve soğurma pratiği olarak somutluk kazanıyor. Sol sağın en fazla vicdanî artığı olabiliyor.
Kürd’ün döktüğü kanı pazarlayan, bu kanın ticaretini yapanların teorisi de politikası da rant için, rant içre. İkbal merdivenlerini tırmanma noktasında o kanı kullananlar hiç mi hiç utanmıyorlar. “Bize milletvekili kontenjanı açmadınız” diye küsüyorlar. Kürd’ü en fazla “birlik ve enternasyonalizm” türü sığ bir edebiyatın figüranı kılabiliyorlar.
Siper kazılmıyorsa, yoldaşlık da olmuyor, yol yürünmüyorsa, başkalarının kazdığı çukurlara düşülüyor.
Eren Balkır

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>