Katran

26 Eylül 2014 admin
Parmaklarımla yardım tabiatın rahmini
Çatlayan beynimden öfke fışkırdı
Önümde diz çöken zalim krallar
Ölüleri dar mezarlara sıkıştırırdı
Bardaklara kandı dökülen
Ucuz fiyatlara satılırdı pazarda canlar
‘Namus et fiyatınadır’ etiketi vardı
Doğmayacak çocukların analarının alnında
İnsanlar farklı rollerde oynardı
Kimileri cumhura reis
Kimileri artist olurdu
Bana ise en çok kendim olmak yakışırdı
Bir Şubat sabahının soğuğu vardı
Gazetelerde iğrenç suratlar
Meydanlarda liderler atışırdı
Annemin dizlerinin dibinde otururdum
Öylesine soğuktu ve şaşardım
Bir kaç delikanlı fahişelere sataşırdı
Hiç tanımadığım kelimeler vardı ağızlarında
Sakallı amcalar sırıtarak alkışlardı
Din, iman, peygamber deyince sahtekârlar
Nice insan nice bin yıl başka biri olarak yaşadı
Ben, o ufacık çocuk
Bana en çok kendim olmak yakışırdı
‘Ne Godiva geçer yoldan, ne bir kimse kör olur’(1)
Gecenin içinde bir gizem var. Çok derin şeyler hissediyorsun. Her taraftan anlam dalgaları suratına suratına çarpıyor. Durup durup düşüncelere dalıyorsun. Herkese oluyor biliyorum. Belki de olmuyordur. Belki sadece ben gecenin derinliklerinde kaybolup gidiyorum. İçimde bir mahzen var. Sesler yankılanıyor duvarlarında. Çıldıracak gibi oluyorum ara sıra. Sanki yaşamıyorum. Damarlarımın içinde kan akmıyor. Fakat derin ve sabit bir acı var. Acılar çınlıyor kulaklarımda. Bin yılların hüznünü duyumsuyorum. Yer kürenin hüznünü hissediyorum kalbimde. Ne acılar. Ne kadar yalnızız, ne kadar da acı çekmeye yatkın yaratılmışız. Gülesim gelmiyor. Gülmek istiyor hâlbuki bir tarafım. İçimde binlerce insan barınak kurmuş. Her gün başka birinin acıları ile uyanıyorum güne. Sakallarım varken de yokken de aynı acılar tanımlıyor beni. Hiç değişmiyor ruhumun kimlik numarası. Ne tarafa baksam bir donuk bir solgun bir renksiz hüzün. Benim gözlerim belki de hüzünle filtrelenmiş. Benzer bir gerçekliği solukluyoruz hepimiz. Yer küre hep aynı insanlara tanıklık ediyor. Belki isimleri farklı belki tenleri farklı ama özünde hep aynı insanlar. Aynı sevdalar, aynı ayrılıklar, aynı hüzünler. Gözyaşları bile aynı bu insanların. Asırlık sorunlara kendilerine ait olmayan kavgalara karışmaları ve bir vahşi hayvan gibi birbirlerini parçalamaları. Bunlar tarihin şahit olduğu ilk hadiseler değil. İnsanlık kendini tekrarlayan bir canlı mekanizma. Ne acı. Her yarım yüzyılda bir aynı sorunlardan doğan kanla besleniyor toprak ana.
Sonra bir çocuk vuruluyor şehrin sokaklarında…
Bir Ermeni kadın dinliyorum. Anlamıyorum dediklerini. Ama ağlayasım geliyor. Ağlayabildiğimden anlayabiliyorum. Evet, ağlayabilince anlıyor insan. Hem de daha asil bir anlam ile anlıyor. Kendi acılarını, dertlerini ve hüzünlerini ekleyerek anlıyor. Bir resimden, bir karikatürden anlamak gibi. Kelimelerin ve dillerin ötesinde bir anlaşma aracı gözyaşları. Ne kadar hüzün varsa yaşanmış bu topraklarda, sanki miras edinmişim gibi, derinlerden ağlayasım geliyor. Bazen ne kadar acı varsa yaşanmış ve yaşanacak olan, sanki faili benim gibi hissediyorum. Herkesin hüznünü soluyorum. Takatim yetmiyor. Gün geçtikçe omuzlarımı aşındırıyor acı. Sonra küfrediyorum, kahrediyorum. Kayıtsızlaşıyorum. Kaçıyorum insan yüzlerinden. Duymak, duyumsamak istemiyorum. Kendi yalnızlığıma gömülüyorum. Kendi içime doğru hudutsuz ve zamansız bir göçe başlıyorum. Üzülüyor insan. Üzülmemek elde mi? Zaman geçip gidiyor umarsızca. Aşındırıyor insanı zaman. Üstelik farkında değil insanlar. Farkında olmamak ne büyük bir nimet. Farkındalık insanı çıldırtıyor. Bilmek, anlamak ve farkına varmak Allah’ın insanoğluna verdiği en büyük azaplardan birkaçı. Neden bilmiyorum, içimden uzaklara gitmek geliyor. Sonra gerçekle temas edince düşler, vazgeçiyorum. Gerçeğin gölgesinden sıyrılınca yine gitme isteği. Kendinden bir türlü kaçamıyor insan. Yoksa uzaklara gitsem ne olacak ki. Kendimi aynı yalnızlığa aynı mahzene hapsettikten sonra. Gün geçtikçe biraz daha benimsiyorum bu insan seslerinin yankılandığı mahzendeki yalnızlığı. Bir gölge gibiyim. Yokum diyemiyorum. Varlığım ise bir şey ifade etmiyor. Kendimi arıyorum karanlıklar içinde. Kaybettiğim tüm güzel duyguları arıyorum. Çocukluğumu arıyorum. Koşuştuğum günleri anımsıyorum, koşmak istiyorum. Fakat odamdan çıkıp yürüyesim bile gelmiyor. Ölsem sevgilim, hayat bir eksikliğimi duymayacak biliyorum. Sanki hiç yaşamamışım gibi geçiyor günler.
Sonra kanlı ekmek kırıntıları kuşların gagasında…
Tam göğsünden vurulmuş gibi bir kuş uçuyor bu donuk şehrin semalarında. Ruhumuza sirayet etmiş bir tatsızlık var. Kulakları sağır ve vicdanları paslanmış bir güruhla her gün göz göze geliyoruz. Değildir muradımız insanların hürriyetlerine ipotek koymak. Fakat yaralıyor bizi sağır kalmış kulaklar, görmeyen gözler, sızlamayan sineler. Anlamak istiyoruz bu kayıtsızlığı. Anlamak istiyoruz Hak namına haksızlığa göz yumar gibi yapanları. Anlamak istiyoruz niçin Dicle kıyısında bir kurdun bir koyunu aşırmasının bu kadar kolay olduğunu. Ne Babil’in kulelerine kurulmak, ne sultanların payitahtlarına oturmak gibi bir sevdamız var. Buna zaman şahit, tarih şahit, tabiat şahit. Bir su kenarında, bir söğüt altında oturmayı yeğliyoruz. Fakat görünen o ki bu kadim zenginliğimiz de rahatsız ediyor paranın kendine ram eylediği ham ervahı. Ne ağaç kalıyor gölgesinde soluklanacak, ne su kalıyor kıyısında dem tutulacak.
Sonra bir damla gözyaşına ekleniyor sonsuzca keder…
Bir ilahi sağanak uğramaz mı bu topraklara ey var eden! Öyle bir sağanak ki samimiyetten yoksun, ikiden artık yüzlü herkesi önüne katıp götürecek bir sele gebe olan. Kendisine dokunmayan yılanları komşusunun bahçesine atmaktan imtina etmeyen acayip adamlar türedi tanıklık ettiğimiz bu çağda. Bir yaraya merhem olunmasından ziyade kendisinin o yaraya merhem olmasını isteyen türden adamlar. Mevzunun derde deva olmaktan öteye geçip bir popularitédavası olduğuna hiçbir şüphe kalmamıştır. Kürt sorununu Erdoğan’ın çözmesi istenilmektedir, Kürt sorununun çözülmesi değil. Zira anlaşılmıştır ki kardeş edebiyatı ile en temel haklarla ilgili sorunlar çözülemez. Kabil’in de bir kardeş olduğunu beynimize vura vura anlatmıştır ilahi metin. Her tarafından yolsuzluk, usulsüzlük kokuları gelen mevcut düzenin, yedi kocalı Hürmüz misali önüne gelenle halvet olmaktan çekinmeyen bir toplulukla girdiği kavga, milletin alın teri ile çarkını döndüren devletin stratejik pozisyonlarının nasıl peşkeş çekildiğinin bir tezahürüdür. Bizden olsun, bize benzer olsun, alnı secdeye varsın diye yapılan haksızlıklar ve adaletsizlikler damarlarımızda biriken öfkenin nedenidir. Hâlbuki liyakat marifete tabi diye öğrenmiştik biz bu kadîm medeniyetin kaynaklarından.
Kelimeler ki tank gibi geçiyor yüreğimden…(2)
Geçtiğimiz 10 yıllarda toplumu mevcut iktidarın tek çare olduğuna inandıran düzen şimdi aynı mevcut iktidar ile karşısında kümelenen çarpık ittifak arasında seçim yapmaya mecbur bırakmaya çalışıyor bizleri. Kendi düşünsel köklerine ihanet içine giren, “mevcut olanı yıktıktan sonra kendi aramızda taksimatı yaparız” diyen bir çarpık ittifak var ortada. “Ortak düşman üzerinden kurulan birliktelikler bizi mevcut olanın ötesinde nereye götürecektir?” sorusu ister istemez beliriyor aklımızda. Yavaş yavaş gözümüzün içine sokulan Mansurların, “Ne örümcek ne füsun, Kâbe Arap’ın olsun, Bize Çankaya yeter” diyen bir zihniyet ile niçin kol kola ilerliyor olduğu bizce manidardır. Diğer taraftan sosyal medya ortamlarında “Anti-AKP” sloganları ve söylemleri ile savaşa hazır bir nefer konumundaki şakirt uşşağın, bildiklerine artık adımız gibi emin olduğumuz iktidar yolsuzluklarına ve soysuzluklarına evvelce sessiz kalmaları da bizce manidardır. Bunların hepsinin yanında, hükümetin başındaki zatın Pennsylvania’da konaklayan zatı ülkemi karıştıran adam olarak niteleyerek 90’lı yıllardaki kasetleri ve görüntüleri üzerinden konuşması, “siyasete karışma” demesi fakat referandum zamanlarında “mezarlardan çıkarak gidip oy vermek lazım” demesine teşekkürle cevap vermesi de bizce manidardır. Bu kadar kokuşmuşluğun içinde sokaklarda toplanan kalabalığı ülkenin düzenini ve huzurunu bozmakla nitelemek en hafif tabirle bir hadsizliktir.
Velhasıl, muhatabımız gücün ve sermayenin soysuzlaştırdığı suretler değildir. Sözümüz cümle cihana da değildir. Biliriz ki kulakları vardır duymazlar, gözleri vardır görmezler.(3) Sözümüz yüreğinin güzelliğine inandığımız, ehl-i dil bildiğimiz şu kadîm toprağın insanlarınadır. Zira biliriz ki “Ehl-i dil birbirini bilmemek insaf değil”(4). Adaletin terazisinin bu denli bozulduğu şu katran rengi karanlık zamanlarda sesi çıkan son adam kalana kadar haykırmak, yanlış olana müdahale etmek, hırsızın da suçu olduğunu mimlemek gerekir. Bunu amentü bellemişizdir ve böyle sesleniriz o ehl-i dile. Ve bir dua misali tekrarlar dururuz,
Ne mümkün zulm ile bidâd ile imhâ-yı hürriyet
Çalış idrâki kaldır muktedirsen âdemiyetten(5)
Ahmet Çınar
İştirakî Dergisi
Sayı: 2
Dipnotlar
1. Amentü, İsmet Özel.
2. Sana, Bana, Vatanıma, Ülkemin İnsanlarına Dair, Erdem Bayazıt.
3. A’râf 179.
4. Nef’i.

5. Hürriyet Kasidesi, Namık Kemal.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>