İslamcılığın Toplumsal Muhalefette İmtihanı

20 Şubat 2013 admin
İslamcılığın toplumsal muhalefette imtihanı konusunu tek bir yazıda ve birkaç bağlam içinde tartışmak gerekiyorsa; o zaman önce “İslamcılık” deyince neyi tartıştığımızı açığa kavuşturmak, sonra Ortadoğu genelinde ya da ümmet coğrafyasından koparılmış Türkiye özelindeki İslamcılık tecrübesini anlamak ve daha da özelde 28 Şubat süreci sonrasındaki AK Parti iktidarının ve İslamcı cemaatlerin içinde bulundukları durumu ana hatlarıyla değerlendirmek gerekecek demektir.
Bu yazıda bahsettiğim başlıkları genelden özele şöyle bir sırayla değerlendirmeyi planlıyorum: İlk olarak İslam ve İslamcılık ile ne kast ettiğimi din-siyaset ilişkisi bağlamında anlatacağım, bundan sonra Türkiye İslamcılığıyla neyi anlatmak istediğimi ortaya koyup, son olarak da 10 yıllık süreçte İslamcılığın iktidardaki ve muhalefetteki imtihanını tartışmaya açacağım.
Her ne kadar bugün Türkiye’de İslamcılık, Osmanlı Devleti’nin son dönemde başlattığı bir “devlet kurtarma projesi” ya da salt modern dönemlerin ürünü resmi ya da muhalif bir ideoloji gibi değerlendiriliyorsa da, bu değerlendirme; ilk insan-peygamber Hz. Âdem’den son peygamber Hz Muhammed’e kadar gelen tarihsel çizgide gelişen İslam-iktidar-toplum-siyaset ilişkisi bağlamında eksik bir okuma olarak kalmaktadır. Çünkü şahsî kanaatim o ki; son vahiy Kur’an’ın da ortaya koyduğu perspektif, İslam’ın peygamberler tarihi mücadelesinin bizatihi siyasal bir mücadele olduğudur. Benim açımdan bu siyasal çizgi, -Allah Resulü öldükten sonra giderek silikleşse de- sürekliliğini tarih boyunca korumuştur.
İslam ve İktidar Meselesi
Tevhid esaslı inanç sistemi ilk insan ve toplumdan kalma beşerî bir mirastır. Kur’an kıssalarının sunduğu tarihsel perspektiften; toplumsal hayata egemen olan sistem ifsada uğradığında ve iktidar sahipleri aynı zamanda istikbar, kibir ve azgınlık sahiplerine dönüştüklerinde, peygamberlerin tarihin seyrine müdahil oldukları görülmektedir.
Yine bu kıssalara bakınca görüyorum ki; bir topluma elçi gönderilmişse, o toplumda ifsad, mutlaka azgın ve bozguncu bir grup tarafından iktidar olarak örgütlenmiştir; bu iktidar ise toplumsal meşruiyet üretebilmek için kendisine dinî bir görünüm kazandırmıştır ve dinî temsil ve yetkiyi tekeli altında toplanmıştır. İşte bu sebeple, her resul, tevhid mesajını getirdiğinde söylemini doğrudan iktidar meselesi üzerinde kurmuştur ve istisnasız hepsi, insanlar üzerinde otorite kuranları, baskıyla yozlaşmanın kaynağında duranları açıkça karşılarına almışlardır.
Başka bir ifadeyle, her resul, o günün statükosuna karşı kendi toplumlarının siyasal önderleri olarak tarih sahnesine çıkmışlar, siyasal egemenliğin meşruiyetine açıktan ve cepheden saldırmışlar ve din ile irtibatını kopardığı gibi bir de onu iktidarına ram eden her türlü anlayışa karşı çıkmışlardır.
Buradan şu sonuca pekâlâ varabilirim: İslam ve tevhid inancının özü, temel meselesi; Allah’ın varlığına inanmak değil, tek olan Allah’ın her alanda otorite olarak “bir”liğine teslimiyettir. Ancak bu teslimiyet sayesindedir ki, insan yeryüzünde kendisiyle ontolojik olarak eşit ve aynı haklarla yaratılmış diğer insanlara kulluktan kurtulabilir; iktidar gücünü kendisini ezmek için kullananlara karşı mücadele için bir direnç noktası oluşturabilir.
Çünkü Allah, bütün insanları aynı maddeden yaratmıştır ve varoluşlarıyla ilgili olarak hiç kimseye herhangi bir ayrımcılık ve üstünlük bağışlamamıştır, o hâlde insan ve insan arasındaki toplumsal ya da siyasal ilişkide bir eşitsizlik ya da adaletsizlik çıkıyorsa, şüphesiz bu insanın yapıp-ettiğiyle, kendi fıtratına ve varoluşuna ihanetle açıklanabilir, yoksa insan doğası itibariyle hakkı, doğruyu ve güzelliği benimseye yatkın olarak yaratılmıştır. Ne zaman ki insan bu yatkınlığına yüz çevirmiştir, o zaman sadece kendi nefsine değil, hem topluma hem de Allah’ın tüm kullarının ortak kullanımı için sunduğu doğaya da zulmetmeye başlamıştır.
Zulüm iktidara geldiğinde, tevhidi müdahale söz konusu olmuş ve bu zalim-mazlum; ezen-ezilen mücadelesi tarih boyunca süregelmiştir. Hâliyle İslam açısından siyaset ya da siyasal mücadele birbirine içkindir. Bu siyasal anlayışa göre temel amaç, salt mevcut iktidar yapısını ele geçirerek onu “İslamîleştirmek” değil, iktidara karşı toplumun kendi mücadelesini örgütleyerek, siyasal muhalefeti güçlendirmek ve bu şekilde iktidarın ifsad edici niteliğine karşı tevhid ve adaleti tesis edip onu ayakta tutabilecek kurumsal denetim mekanizmalarını geliştirmek olmalıdır.
Bunu yazının başlığına uygun bir şekilde ifade edersem; İslamcı bir toplumsal muhalefetin amacı, iktisadî ve siyasî gücün tek bir zümrede toplanarak güçlü, otoriter, ifsada ve zulme meyyal bir iktidar üretmesine karşı; toplumun kendi siyasal örgütlülüğünü sağlayarak, karar alma ve denetleme süreçlerine iktidara karşısında güçsüz düşmeyecek oranda müdahil olabilmesidir. “İktidar bozuyor, mutlak iktidar mutlaka bozuyorsa”, o hâlde böyle bir bozulmaya karşı ıslah ve ihya edici bir muhalefetin inşası, bir Müslüman için hayatî ve ibadî bir sorumluluk olarak algılanmalıdır.
Ben; Kur’an’ı, insanı, tarihi, siyaseti ve toplumsal muhalefeti böyle bir okumayla anladığımızda hakikati daha doğru kavrayabileceğimizi ve bu hakikati çarpıtarak kendisi lehine çevirmeye çalışan küfür sistemine/iktidara karşı İslamcı bir muhalefeti de daha sahih bir zeminde geliştirilebileceğimiz kanaatindeyim.
İslamcılığın Tarihsel Derinliği
İşte buraya kadar ortaya koyduğum sayıltılar bağlamında devam edersem, modern zamanlarda ortaya çıkan İslamcılığın, Mısır’daki firavunluk rejimine karşı İsrailoğullarının kurtuluşuna siyasal önderlik yapan Hz. Musa’nın (as) mücadelesinden ya da Hz. Muhammed’in (sav) Mekke oligarşisine karşı verdiği mücadeleden kopuk biçimde neşet ettiğine inanmıyorum. Dolayısıyla iyi bir tarih okumasıyla, İslam’ın tevhid, adalet ve özgürlük söyleminin, Müslümanların yaşadığı her coğrafyada, birbiriyle paralel ya da ardıl olarak ama her dönemde ortaya çıktığını, 19. yüzyılda ise bunun adına “İslamcılık” denildiğini düşünüyorum.
Tabiî bu iddiayı, kendi İslamcılık anlayışımın kökenlerini izah etmek için ileri sürüyorum, yoksa Allah resulünün vefatından kısa bir zaman sonra, Mekke’nin eski iktidar seçkinlerinin İslamî bir görünümle iktidarı yeniden ele geçirdiklerini, İslam’ı bir “saray dini” gibi yeniden yorumladıklarını, daha sonra Emeviler, Abbasiler, Selçuklular ve Osmanlılar diye gelen silsilede bu yorumun resmî bir ideolojiye dönüştürüldüğünü ve son olarak da II. Abdülhamit’in iktidarı kurtarma amacıyla İslamcılık olarak adlandırılan bir dış politika yürüttüğünü inkâr ediyor değilim.
Bu devletler dönemi, İslam’ın iktidarın meşruiyetinin sağlanması için özünden koparıldığı, siyasetin toplumun değil, devletin kamusal alanına ait seçkin bir faaliyete dönüştüğü, iktidar sahiplerine karşı her türlü siyasal muhalefetin adeta “meşru halifeye, dinî otoriteye isyan”; dolayısıyla “fitne” olarak sunularak acımasızca ezildiği bir dönemdir.
Hâliyle böylesi ezici bir güç, iktidarı zehirlerken, toplumları da güçsüzleştirmiştir. Her ne kadar buna karşı gelişen İslamî hareketler olmuşsa da, merkezi güç karşısında dayanamamış ve ancak iktidarın otoritesinden uzaklaştığı alanlarda varlığını muhafaza edebilmiştir.
19. ve 20. yüzyılda merkezi otoritenin çökmesi ve sembolik bir mana ihtiva eden hilafetin ilga edilmesi, Müslüman halkları, özellikle toprakları işgale uğrayanları, Batı emperyalizmine karşı devlet siyasetinden bağımsız, kendi siyasal ve toplumsal muhalefetlerini örgütleme yükümlülüğüyle karşı karşıya bırakmıştır.
Lâkin siyasal iktidarın alanı dışında bir örgütlenmeye fazla imkân tanınmadığı, ağır ve uzun bir geçmişin yükü altında ezile gelen Müslüman halklar, parçalara bölünmüş kendi coğrafyalarında her ne kadar Batı emperyalizmine karşı kurtuluş mücadelesi vermişseler de, siyaset üretme konusundaki tecrübesizlikleri akabinde Batı işbirlikçisi zümrelerin iktidara gelmesine mani olamamıştır.
Türkiye İslamcılığı
Aslında son yüz-yüz elli yıl, İslamcı yapılar açısından kaybedilen bir iktidarın geri alınma çabasının hikâyesidir, fakat bunun siyaseti üretilemediğinden bu hikâyenin özneleri, politik aktörler değildir. Bu durum, zaman içinde siyasaldan kültürele kayan, kendisini toplumdan soyutlayarak İslamî cemaati içinde gettolaşan ve giderek iktidarın siyasalı içinde eriyen anlayışlar, pratikler üretmiştir.
Bireyleri dindarlaştıkça iktidarın da dindarlaşacağı zannından hareket eden bu tür İslamî anlayış, böylece “İslam gelecek, zulüm bitecek” sloganını üretebilmişse de, bunun altını doldurabilecek siyasî, iktisadî ve kültürel bir zemini tesis edememiş, hâliyle kendini 20. yüzyılda Ortadoğu’da Baas rejimlerinin, Türkiye’de ise sağ-muhafazakâr partilerin yedeği olmaktan kurtaramamıştır. Bugün adına Türkiye İslamcılığı dediğimiz görüşlerin de, bu hâlden beri kaldığını söyleyemem.
Kendisini yitirilmiş bir hilâfetin başkentinde sayan Türkiye İslamcılığı, elde kalan sınırlar içinde iktidarı Kemalist kadroya kaptırmanın acısını ve travmasını, önce kuruluş sürecindeki otoriter rejimin gadrine uğrarken ağır biçimde hissetmiş, 1950’lerden sonra ise kaybedileni geri almak için kendi kadrolarını yetiştirerek bu travmadan çıkış aramıştır.
AK Parti, bir bakıma, böyle bir arayış geleneğinin içinden çıkmıştır. Partiye dışarıdan giydirilmek istenen İslamcılık gömleği de tevhid ve adaletin değil, olsa olsa II. Abdülhamit’in İslamcılığında tezahür etmiş güç ve iktidarın kumaşından biçilmiş bir gömlek olabilir ki, ben kendi İslamcılık anlayışım gereği o gömleği giymeyi en başından beri ve net biçimde reddetmeyi sahih bir İslamcı tavır kabul ediyorum. Abdülhamit’in saray İslamcılığına karşı, yüzünü halka dönmüş ve bu sebeple sarayın iktidarının meşruiyetini sorgulamaktan vazgeçmemiş, üstelik onun tahttan indirilmesinin fetvasına imza atabilmiş Mehmet Akif çizgisindeki bir İslamcılık anlayışını İslam’ın özüne daha yakın buluyorum. (Onun bu anlayışının da Batı emperyalizmine karşı Müslüman halkların kendi siyasal mücadelelerini örgütlemek için ömrünü feda etmiş Afgani çizgisine dayandığını düşünüyorum.)
Şemsiye bir kavram olarak kullandığım “Türkiye İslamcılığı”, siyaseti topluma ilişkin bir alan değil, kaybedilen iktidarın geri alınışına ilişkin bürokratik bir mücadele kabul ettiğinden, bugüne kadar sergilediği tavır da toplumun meseleleriyle örtüşmek yerine devletin resmî tutumuyla uyuşmak olmuştur.
Kendini çoğu zaman “öz vatanında devlet baba tarafından parya muamelesine tabi tutulan üvey evlât” gibi algıladığından, temel gayesi devlete sadakatini ispatlamak ve onu kendisiyle uzlaşmaya çağırmak olmuştur.
İslamcılığın AK Parti İktidarında İmtihanı
AK Parti iktidarı, başka bir açıdan da, sistemle uzlaşı arayışının nihai sonucu olarak değerlendirilebilir. Artık Müslüman mahallesinin “Huzur Sokağı” sakinleri Ankara’ya taşınmışlardır ve yerleşik düzene geçerek kendilerini de iktidarın bir ortağı hâline getirmeyi başarmışlardır. Tabiî ki bu süreçte iktidar konsolide edilip, güç ve rant paylaşımı yeniden yapılırken; iktidarın yeni seçkinleri ne toplumu gözetmektedir, ne de taşınıp geldiği mahallede bıraktığı eski “dindaş”larını…
Yüzyıl önce kaybedilen iktidar, icracı aktörleri değişse de siyasal egemenlik anlayışındaki otoriter özünü muhafaza etmiş biçimde yüzyıl sonra geri alınıyorsa; artık bunun meşruiyetini tartışmaya açacak bütün siyasal ve toplumsal muhalefetler de bir kez daha “fitne” olarak lanse edilecek demektir.
İşte bugün, AK Parti, içeride ya da dışarıda İslamcılıkla tanımlanıyorsa, benim burada ortaya koymaya çalıştığım perspektiften bakınca, bu tanımlama, tarih boyunca yeryüzünü ifsad eden iktidarların kendilerine meşruiyet sağlamak için dine referans verme mecburiyetinde hissederek yapıp-ettiklerinin bir benzerini, AK Parti’nin de bugün İslami referanslar kullanarak yapıyor olmasından ötürüdür.
AK Parti’nin son 10 yıldır kullandığı İslamcı söylem, özellikle 1980-1998 arası Türkiye’deki İslamî uyanış tecrübesinde geliştirilen ve toplumda düzene karşı muhalif bir dilin arayışına işaret ettiği için bir beklenti ve kıpırdanış uyandırabilen, öze dönüşçü, ümmetçi, ıslahçı bir mirası hızla tüketmekte; toplumsal bir muhalefetin ideolojisi olabilecek İslamcılığı, Emevilerden beri baskın olan saltanatçı bir anlayışa uygun olarak devlet iktidarının yeniden üretilebilmesinde araçsallaştırmaktadır.
Daha acısı ise, mezkûr dönemde filizlenen ve ekine gidemeden 28 Şubat ile yüz yüze gelen muhalif İslamcı çevrelerin de bugün bu “yüzü yeni, aklı aynı iktidar”a “saray ulemalığı” yapan bir konuma kendisini düşürebilmesidir. Oysa muhalif İslamcılıktan, ancak saraylardaki sultanların zulüm ve ifsadına karşı halka öncülük yapabilmiş “imam”ların tarihsel şahitliğini bugüne taşıyabilmesi beklenirdi. Bu gerçekleşmediği gibi, böylesi İslamcılıklar, AK Parti’nin etrafında biriken güce yaklaştıkları oranda zehirlendiler ve hâliyle ifsadın yaygınlaşmasının kanallarına dönüştüler.
İşte bu sebeple İslamî argümanları sonuna kadar tüketen bir iktidar, her geçen gün kibrini ve istikbârını arttırırken; kendinden olmayana, kendisine biat etmeyene şiddetini yöneltirken; birçok İslamî çevre kendisini bu siyasetten ve toplumsal mücadeleden soyutlamış biçimde iktidarın kendisine açtığı alanda İslamî “faaliyet” yürütebilmektedir.
Dünya sisteminin Doğu halklarına karşı yürüttüğü emperyalist savaşımın karakolluğunu yürüten mevcut düzene karşı, sırf işletmecileri kendi çevresinden çıkmış insanlar diye bilinçli bir körleşme yaşamakta; bu sebeple topluma yabancılaşmakta, hak mücadelesinde “kendine Müslüman” kalmakta, talep ve beklentilerini ise iktidarın politik ajandasına uygun biçimde “ihsan” ettiği kadarıyla sınırlandırmaktadır.
Genel anlamıyla İslamcılık, bugün toplumun tevhid, adalet ve özgürlük arayışının siyasal zemini olmak yerine, siyasal egemenliğin içeride kitlesel “afyon”una dönüşürken, dışarıda ise bölgedeki İslamcı cemaatler üzerinden kurduğu ilişkilerdeki bir enstrümandan ibaret kalmaktadır. Hâliyle bu siyasal, içeride küresel kapitalist sisteme entegre olan piyasacı bir “İslam” anlayışını popülerleştirirken, “dindar yaşam tarzı”nı bir moda hâline dönüştürmekte; buna karşı geniş bir halk kesimini ise kapitalist ekonominin çarklarına kurban vererek, ona asgari ücretle geçinme konusunda “sabrı ve şükrü” tavsiye edip, iş cinayetlerindeki ölümleri ise “kader” ile izah edebilmektedir.
Başka bir yakıcı sorun olan Kürt meselesinde, bir halkın fıtrî haklarını elinde rehin tutmayı sürdürerek, en doğal haklarını ancak siyasal taleplerinden ve politik mücadelelerinden vazgeçmeleri karşılığında serbest bırakma teklifinde bulunmaya cüret edebilmektedir. Ya da daha somut bir örnekle, aradan geçen bir yıl sonunda Roboski’de katliam dışında yapabildiği tek şey, katledilenleri suçlamak olurken, Ceylan Önkol’un da hangi askerî mühimmatla öldürüldüğünün tespit edilemediğini de söyleyebilmektedir.
Yine başka bir toplumsal mesele olarak başörtüsünde -ki seçim meydanlarında bunu namus meselesi olarak da ortaya koymuşlardır- 10 yıllık iktidarın sonunda gelinen nokta, üniversitelerle sınırlı ve yasal dayanaktan yoksun bir serbestlik ve buna karşı Milli Eğitim’de başörtüsü yasakçısı bir yönetmeliktir.
12 Eylül 1980 darbesinin askerî aktörlerini, 28 Şubat’ın aktörlerini, rejimin taşeronluğunu yapmış eski kuklalarını yargılayıp, bu süreçleri “normalden bir sapma” olarak gösterirken; buna karşı dünyada en fazla siyasî mahkûmun olduğu, gazetecinin tutuklandığı, oto-sansürün yaygınlaştığı, öğrenci hareketlerinin ve toplu gösterilerin şiddete maruz kaldığı, örneğin Yüksekova’da “sivil Cuma” namazı kılan anaların dahi bu tazyikten kendilerini kurtaramadığı siyasal bir ortamı pekâlâ “normalleşme” olarak sunulabilmektedir!
Bölgesel politikalara gelindiğinde ise Osmanlı hinterlandında ancak geçmişin karikatürü olabilecek kamu diplomasisiyle sınırlı faaliyetler, giderek artan oranda “ihtişamın dönüşü” gibi lanse edilirken, reel siyasetteki durum, benim açımdan, ülkenin ABD liderliğindeki NATO’nun koçbaşına dönüştüğünü göstermektedir. Bu siyasal ittifakın coğrafyamıza en ufak bir fayda getirmeyeceği gibi büyük bir fitne ateşiyle her yeri yakabilecek bir potansiyel taşıdığı ortadadır.
NATO üsleri, Kürecik radar üssü ve son olarak Patriot füzeleri; “bölgesel politika” geliştirme iddiasındaki hariciye bürokratlarının bölgedeki halkları değil, devletin ve dünya sisteminin çıkarlarını ümmetin maslahatından üstün tuttuklarını anlamaya başlı başına yetebilmelidir. Fakat tüm bu gelişmelere rağmen, dün de zalim olduğuna, ellerinde bölge halklarının masum kanını taşıdıklarına inandığımız Baas rejimleriyle, dünya sisteminin menfaatleri doğrultusunda işbirliğine girişmiş bir devlet iktidarı, bugün “aldatılmışlık” maskesini yüzüne takarak bölge halklarının yanında olduğunu iddia edebiliyor ve maalesef birçok İslamcı çevre de, aslında dün de bugün de aynı amaca matuf bu politikaları sorgulamak yerine, tüm pozisyonu mevcut politikalara sivil lojistik sağlamakla sınırlı tutabiliyorsa, Şam saraylarındaki müstebit iktidarı devirmek amacıyla Ankara saraylarında kendisine açılan koridorlarda dolanmaktan imtina etmiyorsa, ortada büyük bir sorun var demektedir.
Yaklaşan Son ve Sonrası
Türkiye İslamcılığı, bugün temel meseleyi “sistemi meselesi” görmekten vazgeçmekte, toplumun yanında durarak küresel kapitalizmin kuşattığı bir egemenlikle karşı karşıya gelmek yerine, onun yerli iktidar seçkinlerinden ilgi görmeyi perestiş meselesi sayabilmektedir. Hâliyle bugün devlet bürokrasisiyle geliştirdiği bu diyalogun yarın topluma söyleyeceği sözün itibarını ve inandırıcılığını sıfırladığını da görmezden gelmektedir.
İktidarın imkânlarını kendi sivil faaliyetleri için araçsallaştırdığını zanneden bu yaklaşım, her ne kadar kendisinde aktörlük vehmetse de, maalesef tarih sahnesindeki rolü figüranlıktan öteye geçememektedir. Sahnedeki repliklerinin uzun tutulması sonucu değiştirmeyecektir.
Türkiye’de egemenliğin yeniden reforme ve restore edildiği, küresel sistemin bölgesel politikalarıyla hepimizin geleceğini ateşe sürüklediği bir vasatta alınan bütün siyasal pozisyonlar büyük bir önem taşımaktadır. Sağ, muhafazakâr ve kısmen İslamcı çevrelerin içinden çıkan bir kadronun yürüttüğü siyasî ve ekonomi politikaların iktidarda verdiği bu imtihan, elbette başlı başına daha uzun tartışmaların konusudur.
Benim açımdan ise öncelikli mesele, İslamcılığın iktidarda algılandığı bir vasatta, İslamcıların bu iktidarla imtihanıdır.
Ve aradan geçen son on sene boyunca görüyorum ki, İslamcı çevreler bu süreci Kemalizm’in geriletilmesi olarak okuyup, tabanına bu şekilde tefsir etmektedir. AK Parti’nin nihai tahlilde derdinin Kemalist devletin zihniyetiyle ya da onun bürokratik-oligarşik yapısıyla, yönetme biçimiyle değil, devlet iktidarının gücünü ve rantını elinde tutan kadroların tasfiyesiyle sınırlı kaldığını görmemeyi tercih etmektedir. Devlet bürokrasinin kendi “ak yüzlü” adamlarını devşirdiğini, giderek bütünleştiği bu siyasalın da devletleştiğini ve devletleştikçe Kemalizm’in tepeden dayatmacı, ötekileştirici ve otoriter yönetim anlayışını içselleştirdiğini sorgulamaktan sakınmaktadır. Hâliyle meselelere Müslümanca bakmaya çalışsalar da; sonuçta 10 yıl öncesine kadar muhalefet ettikleri devlet gibi gördüklerini fark etmemektedirler.
Kendisine devlet imkânlarının açıldığını gören İslamcı yapılar, kendi gayretleriyle elde edemedikleri bu imkânları ve bazı politik sonuçları kazanım olarak değerlendirmekte; hâliyle her defasında bir adım daha devlete yaklaşmakta, devlete yaklaştıkça ise onun akletme biçimi bünyeye sirayet etmektedir.
Örnekleri ve her vesileyle giderek derinleşen çelişkileri çoğaltabilirim, lâkin tüm bu anlatacağım kıssaların hissesi nasılsa değişmeyecek: geldiğimiz nokta itibariyle Türkiye İslamcılığı, toplumun meselelerine İslamî şahitliğini yapmak, ifsadın örgütlü iktidarına karşı tevhidin, adaletin ve özgürlüğün sözü ve eylemi olmak yerine, iktidar sahiplerinin aklayıcıları rolüne soyunmuştur. Bundan vazgeçmeyeceği müddetçe de sistemin içinde eriyip gitmekten, toplumsal muhalefet bağlamında bütün imkân ve potansiyelini tüketmekten başka bir sonuç alamayacaktır.
Türkiye İslamcılığı, ne zaman kendini son dönemde içselleştirdiği akletme biçiminden ve egemen söylemden arındırır, iktidarın gölgesinden ne kadar uzaklaştırır ise, ancak o zaman ve o kadar topluma yaklaşmış olur; hakkın, iyiliğin, tevhid ve adaletin şahitliğini, siyasal öncülüğünü sergileyebilecek bir noktaya varır.
Burada artık keskin bir yol ayrımı söz konusudur: Herkes, iktidarın duble yollarında mı yürüyeceği yoksa yeni bir yol mu açacağı konusunda ya da saltanatın sarayına girip girmeme konusunda tercihini dilediği gibi yapabilir.
Elbette dönüş Allah’adır ve herkes, kendi yapıp-ettiklerinden sual olunacaktır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>