İnsafsızlık ve Liberal İslamcılık: İkiz Kardeşler

4 Ekim 2011 admin

Yeni Akitgazetesinde ve Haksöz’ün internet sitesinde yayınlanan Kenan Alpay yazısı (03. 10. 2011) fena hâlde hakkaniyetten ve insaftan uzak. Yazı ezcümle yazanın PKK’nin devletleşmesi diye isimlendirdiği bir süreci savaş karşıtlığı temelinde naklediyor. Bunu yaparken Kürtlerin Kürt halkına yönelik bir psikolojik savaş yürütüldüğü tespitine de değiniyor ve bu sözün devletin ağzında da yeri olduğunu belirtiyor. “Psikolojik savaş” en nihayetinde bir terimdir. Demek ki, bu terimin, yazıyı yazanın aklına kalırsa, bizatihi kendisini reddetmemiz gerekiyor. Ama bunu neden yapmamız gerektiğinin bilgisi yazıda yok. Yazıyı yazanın vermediği bilgi belki şu biçimde dile getirilebilir: Bu söylemi reddetmeliyiz; zira bu gibi iddialar bizi savaşın bir parçası yapar. Yazıyı yazanın böyle demek istediği anlaşılıyor.
Yazıyı yazan savaşın zaten bir parçasıdır; değil mi ki bu coğrafyada yaşıyor. Ama o bize öznel pozisyonunun nesnel hiçbir tekabüliyeti olmadığını düşündürmek istiyor. “Psikolojik savaş diye bir şey yok” demek “devlet yok” demektir. Yazıyı yazan bizi aptal yerine koyuyor, söylediklerine ikna olup artık Türk devleti denilen şeyin tarihe gömüldüğüne inanırız sanıyor. Türk devleti mıh gibi yerinde durduğuna ve yazıyı yazan bunu gözlerden saklamak istediğine göre demek ki yazdıklarını Türk devleti adına yazıyor; yoksa neden böyle oyunlara başvursun?
Kürt hareketine karşı başlatılan topyekûn savaş elbette kendi liberal kanadını da tayin edecektir. Türk devleti bunun araçlarını tarihinin her döneminde bulmuş ve işlerliğe koymuştur, bu yeni liberal İslamcılar bu ideolojik aygıtların başına ilk defa kendileri oturdu zannetmesinler. Kürtler, devrimciler, Müslümanlar bu aygıtların ve onların operatörlerinin marifetlerini bilirler. Bu üçlüden Kürtler, bilmekle kalmayıp tek tek deşifre edip boşa düşürecek siyasi deneyim ve yeteneği de haizdir. Bunu da o beğenmediğiniz savaşa borçludurlar.
Yazıyı yazan Hz. Muhammed’e atıfla insanlığın tümüne teşmil edilebilecek ahlakî prensibin insanın kendisi için istemediğini kardeşi için de istememesi olduğunu söylüyor. Muhtelif rivayetlere göre (Ebu’d Derda, Enes Bin Malik, Ebu Hüreyre) Hz. Muhammed’in yol göstericiliğinde vurgu “kendin için istediğini başkası için de istemek” biçimindedir. Bunun tersine yapılan vurgu konformist bir liberalliği, zor değil, kolay olanı anlatıyor.
Kendisi için istediğini başkası için de isteme düsturu ise sadece bireysel ilişkiler-kurgular üzerinden anlaşılamaz; böyle düşünenler ve düşündürmeye niyetlenenler muktedirlerdir. Muktedirler kitleleri dünyada kitle olmadığına inandırmak ister. Böylelikle iktidarlarını korumaları kolaylaşır. Kitlelerin içinde mevcut bölükleri gizlemek de bu oyunlardan oluyor. Kitleler granit bir kütle olarak milleti değil, o millî-dinî-sınıfsal istismarın nesnesi olan, iktidara nispetle ayrıksı, halk hücrelerini anlatıyor.
Liberal İslamcılar da Türk devletinin iktidarı özelinde, bu iktidara yönelik, benzer bir misyon üstlenmişler. Liberalliklerinden ötürü de devrim-otorite-totalite-devlet gibi kavramlara kavram olarak-lâfzî planda alerjileri var. Savaşın doğurduğu nesnel tabiyet ilişkilerinden ve bu ilişkilerin doğurduğu otoriteden devlet çıkarmaya uğraşıyorlar. Çünkü kafalarında otoriteler-devletler vs.’yi hiyerarşize edip ayrıştıracak mühimmatları yok. Bu nesnel olarak politik anlamda hükmü altında oldukları devlete ideolojik düzeyde hükmettikleri zannından kaynaklanıyor. Liberaller İslamcısıyla, solcusuyla bu saiklerle devlete akıl veriyorlar. Akıl vermek işi aslında bir iç içeliği afişe ediyor. İslam devlete içerilince devlet İslamîleşmiyor, İslam devletleşiyor.
Hz. Muhammed sözkonusu hadislerde çubuğu kendisi için istediğini başkası için istemeye doğru bükerek İslam içinde de sınıfsal ve millî bir kavga verilebileceğini vurguluyor. Ancak bu ideoloji-politika ayrımını bireyselliğe çekip boğan liberal unsurlar buradaki “kendi” ve “başkası” zamirlerini “Ahmet’le Mehmet” zannediyor ve zannedilmesini sağlamaya çalışıyorlar. Bu içerikteki hadislerde sözkonusu olan Müslümanlığı bir önsel ideolojik kimlik olarak benimseyip bu kimliği tek tek kişilere dağıtılan kafa kâğıdı örneği ancak bireysel beyan üzerinden meşrulaşan bir şey gibi göstererek Arap olmayana (Türkiye örneğinde Türk olmayana) ve gariban olana yönelik geliştirilecek bir afakî “aynı sudan içmişiz biz”  tavrının önünü almaktır. Ama bu liberaller İslam’ın en büyük savaşçısı Hz. Peygamber’in hadislerini bile savaşı bireyin sınırları içinde yok etmenin, o sınırların dışında bırakmanın malzemesi olarak kullanıyorlar. İnsan kendine bireylik vehmettikçe savaş o sınırlardan içeriye giremiyor, ancak kardeşlik, barış da yine birey-dışılıklarından mütevellit o sınırlarda kendine yer bulamıyor.
Müslümanlığın liberalizme efsunlu olduğu düşünüldüğü için “Elhamdülillah Müslümanım” demenin liberalliği dışarıda tuttuğu sanılıyor. Hâlbuki “siyaseten doğrucu”luk taslayıp kendi devletinin çıkarlarına hizmet eden adam Müslüman da olsa liberaldir. Türkiye gibi memleketlerde liberalin görevi bilhassa budur. Şöyle bir örnek verilebilir: Hürriyet gazetesi yazarlarının Mavi Marmara tepkilerinde liberalizm adeta cisimleşmiştir. Hürriyetgazetesi Türkiye ve İsrail’in bir (ve aynı) devlet olduğunu bildiği için yazarlar her iki devlete karşı da görevlerini yerine getirmek üzere yazdıkları yazılarında (bu konuda yazan Hürriyetçilerin hepsi!) söze “İsrail yanlış yapmıştır” diyerek başlamışlardı. Bu “asıl yanlışı onlar yapmadı, gemidekiler yaptı”  demenin yolunu yapmak için bir gereklilik oluyor. Önce bir yanlış tespit edilecek, sonra o yanlışın ifacısını temize çıkarmak üzere “yanlış” pay edilecek. Gemideki mazlumun sopasıyla İsrail’in kurşunu aynılaştırılacak.
Bu “sopa” meselesine takılmamak ve kurşuna kıyasla düşünüldüğünde mazlumun şiddetini yumuşatıcı-mazur gösterici bir unsur diye bakmamak gerekiyor. İşler belli bir durum dâhilinde tersine dönse ve zalimin sopası, mazlumun kurşunu olsa zalim yine zalim, mazlum yine mazlumdur. İşte liberal İslamcı bunu görmeyi reddediyor. Bu sıfatlar işler tersine döndüğü anlarda afakîleşip yer değiştirmezler. Bunlar liberalin sandığı gibi “tarih dışı-tarih üstü” kavramlar değildir. Mazlumluk-zalimlik polisiye bir vaka takibi üzerinden değil, tarihin ve toplumun seyri üzerinden kaydı tutulabilecek meselelerdir. Liberal bu savaşın tarihsel seyrini ve seyir dâhilinde oluşmuş olan konumları -Kemal Burkay örneğinde olduğu gibi- tarih dışına atıp mutlak bir şiddet karşıtlığı yaptığı için suçludur. Kemal Burkay’ın “savaşsız barış”ı Kürt’e “evlâdının döktüğü kanın üstüne bir bardak su iç” demektir. Savaşsız barışanlar (liberaller) barışsız savaşanların (faşistler) yumuşak ve bu anlamda daha da ahlâksız olan yüzüdür.
Tarihsel ve toplumsal olarak artık Kürt’ün partisi bellidir. Kürt bu savaşla beraber artık eski Kürt değildir, beğenilsin beğenilmesin. Yoksa el çabukluğu marifet deyip arzuya göre Cumhuriyet tarihinin “savaş” öncesi muhtelif noktalarına dönülebilir ya da liberalin zamansız-mekânsız evrenine girilebilir amma bu hamlelerin hiçbiri hakikati değiştirmez.
Fethullah Gülen bir yazısında insafın ölçütlerindendir diye vicdan, mantık ve evrensel değerlere uygunluğu sayıyor. Bunlar nefsin dürtülerinin karşısına konuyor. Evrensel değerlerden söz edildiği anda bu değerleri tesis eden ve propagandasını yapanların vicdan ve mantığına esir olunduğu ve böylelikle onların nefsinin birer oyuncağına dönüşüleceği görülmüyor. Buna karşılık insafı tanımlarken yapılacak vurgunun “hakikati tenzih” etmeye yönelik olması lazım geliyor. Hakikati tenzih etmek, evrensel değerlere göre bir mantık kurup vicdanını bu değerlerin geçer akçe olduğu pazarda satılığa çıkarmaya değil, Allah’ın birliğinin, mülkün Allah’a ait olması nedeniyle mülk sahipliği iddiasından şirke düşmemek üzere kaçınmak türünden,  birliği Allah’a nispet etmek ve böylece birliği Allah katına çıkarmaktan imtina etmek demek olduğuna işaret etmekle başlıyor. Önsel bir vahdet makamının sahibi yüce Allah müstesna, birlik -kaçak güreşmek için ruh-beden, akıl-iman gibi ikilikler yaratıp bunları mutlaklaştırmak değil ama varolan sınırları politikanın konusu bilmek anlamında- bölerek gerçekleşiyor. Liberal, bu hakikati tenzih etmediğinden, evrensel değerleri vahdet makamı ilan ederek, o makama talip oluyor. Bu bütünlüğü bölmeye meyleden her unsura ol sebepten insafsızlık ediyor.
Mehmet Ocakçı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>