İhsan Eliaçık Susunca

17 Mayıs 2010 admin
“Onbeş gündür kuru ekmek yiyorum. Odamda ateş yok. Kitabımın kopya masraflarını karşılamak için elbiselerimi sattım. İnsanlığı mutluluğa kavuşturma arzusu beni bu hâle düşürdü. Niçin yüzüm kızarsın, eserimi tamamlamak için yardım istiyorum.”

Bu satırlar Sosyalizm’in kurucusu Saint Simon’a ait. Emile Faguet’nün “Asır ağaç. Saint Simon o ağacın tohumu” diye tarif ettigi koca çınar, zengin dostlarına gönderdiği kitabın ilk sayfasına düşürmüştü yardım çığlığını. Yazan, düşünen veya sanatla iştigal edenlerin ortak kaderidir yoksulluk, kimse yadırgamaz ancak “açım!” diye feryat eden adam bir Malta şövalyesi, bir aristokrat, kont, dolayısı ile atadan zengin bir asilzadeyse ve bütün mal varlığını davası uğruna harcadığı için sefalete sürüklenmiş ise durup düşünmek gerekir.

Saint Simon sadece sahip olduklarını harcamakla yetinmez. 1789 yılında kendisini seçim kurulu başkanı seçen köylülerin huzurunda kont unvanından feragat eder ve “vatandaş olmak, kont olmaktan çok daha şereflidir” der. Fedakarlıkları bu kadarla da bitmez. Borçlanarak satın aldığı geniş millî emlak topraklarını parçalayarak köylülere devreder. Alacaklılar kapıya dayanınca bir emanetçide katip olarak iş bulur. Günde dokuz saat çalışır ve ayda bin frankla borclarını ödemeye ve hayatta kalmaya gayret eder. Malta şövalyesi bir köylü gibi yaşar, bir köylü gibi ölür.

Michelet’nin, yüz ifadesi ve burnuyla Don Quichotte’ye benzettiği efsane isim, tıpkı Don Quichotte gibi savaştı, bir köylü gibi yaşadı ve ebediyete intikal etti. Bugün hatırası saygıyla ve sevgiyle yad ediliyorsa, nedeni feragat ve fedakarlıktır.

Saint Simon gibi kendini davasına adamış soylu yüreklerin gönül titreten hayat hikâyeleriyle doludur Avrupa tarihi. Sadece Entelejansiyanın doğuşunu anlamak üzere Rus tarihine şöyle bir bakacak olsanız; zengin isimlerin, burjuvalı kimliklerin verdiği insanlık mücadeleleri ile karşılaşırsınız. Avrupa tarihinde haksızlığa, eşitsizliğe, zülme karşı isyanı mağdurlar degil, mağrur soylular başlatmışlardır. Rusya’da ilk olarak ezilen sınıfların sesi olan Dekabristlerin tamamı soylu ve zengin insanlardı. Dekabristlerden bayrağı alan Nihilistler de burjuvalı aydınlardan oluşuyordu. Nihilistlerin bir devamı sayılabilecek anarşistlerin birçoğu Çarlık’a yakın ailelerin çocuklarıydılar.

İşte bu isimlerden birkaç örnek;

Tolstoy, Rusya’nın ileri gelen soylu ailelerinden birinin çocuğuydu. Asalet unvanını hiç kullanmadı ve bir köylü gibi yaşadı. Hayatını köylülere, kölelere, yoksul ve çaresiz insanlara vakfetti. Malikânesini okula çevirerek köyündeki çocukların eğitim almalarını sağladı. Bir tren istasyonunda vefat eden büyük insan, arkasında dev eserleri dışında hiçbirşey bırakmamıştı.

Dostoyevsky doktor bir babanın oğluydu ve sonradan yoksulluğa düşmüş soylu bir aileye mensuptu. Çar’ın çelikten kontrolünü dele dele toplantılar düzenlemeye devam eden entelejansiya üyelerine düzenlenen bir baskında tutuklandı ve kurşuna dizilecekken affedilerek Sibirya’ya sürüldü. Davası için yaşadı, borç ve sefalet içinde öldü.

Kropotkin bir prensti. Askerî okuldan mezun olduktan sonra yaşadığı çağda bir sürgün yeri olan Sibirya’ya tayinini istedi ve burada on yıl görev yaptı. “Çevremdeki herşey sefaletten ve bir parça ekmek mücadelesinden ibaretse, mutlu olmaya ne hakkım var? Beni neşelendirecek şeyler, buğday yetiştiren ama çocuklarına götürecek ekmek bulamayan insanların sofralarından apartılmışlarsa, keyiflenme hakkını kendimde bulabilir miyim?” diyerek bütün asalet unvanlarını yakmış, kendini ve sahip olduğu herşeyi davasına vakfetmiştir. “Biz ki caniyiz! Herkes için ekmek, iş ve her türlü bağımsızlık ve adaleti istiyoruz” sözleriyle tarihe geçen muhalif prens çok mütevazı yaşadı ve bir köylü gibi öldü.

Ezilenleri; zorbalığa, sömürüye karşı ayaklanmaya teşvik ederek isyanın kitabını yazan Bakunin de zengin ve soylu bir ailenin çocuğuydu. Bütün mal varlığını; her türlü tahakkümün ve köleliğin ortadan kaldırılması için harcadı. Çağdaşı olan bütün diğer çilekeş öncüler gibi Bakunin de ömrünün büyük bir kısmını zindanlarda ve sürgünlerde geçirdi.

Turgenyev, Herzen, Lavrov ve diğerleri… İpek kundaklar içinde, altın beşiklerde kuğuların şarkılarını dinleyerek büyüdüler. Servetlerinin rehavetine kapılmadıkları için, çevrelerinde olup bitene bigane kalmadıklari için, tarih kadar insanlar da vefa duygularıyla bağlandılar onlara ve isimlerini unutmadılar.

İnsanlık tarihinde kısacık bir şerit sayılabilecek Rus devrim tarihindeki büyük fedailerin hayatlarını okurken, içimde bir yerlerin ince ince sızladığını hissediyorum. Dünümüzü, bugünümüzü yokluyorum. Konforlu bir hayatı elinin tersiyle iterek ömrünü kah parmaklıklar ardında, kah karanlıklarda geçiren; fani tahtından inip mağdurların, mazlumların gönül tahtına gömülmeyi tercih eden bir isim getirmeye çalışıyorum aklıma. Hayır, bulamıyorum. Varidatını idealinin hizmetine vermiş, yoksullar için tüketmiş bir gönül adamı, bir rehber, bir mücahid yok aramızda.

Biz miydik sahi kuşların refahını bile düşünen ve tarihin en görkemli kuş saraylarını inşaa eden? Fukara insan bulamadığı için zekatını ağaca asan bir milletin, sadaka taşlarını icad eden bir milletin torunları mıydık gerçekten? Böyle bir geçmişe sahip insan yığınlarının, İhsan Eliaçık’ın “infak“ konusundaki ısrarlı tebliğleri karşısında öfkeye kapılıp, hezeyan içinde saldırmalarını, kaybettikleri hangi hikmetle veya hikmetlerle izah edebiliriz? Nelerimizi kaybettik biz, kaç hazinemizi hangi kara deliklere gönderdik?

İhsan Eliaçık “infak farzdır” diye haykırıyor bir televizyon programında. Aynı saatlerde yayın yapan bir başka programda İslam’ı fıtrî bir imtiyaz gibi kendi irfanıyla sınırlandıran zengin ve sarıklı bir müslüman “yerim, içerim, sişerim ve helal olan herşeye de binerim” pervasızlığıyla küf tutmuş vicdanları eğlendiriyor. Yine aynı saatlerde bir başka zengin müslüman efendimiz saten şilteler içinde uykunun sıcacık kollarına yuvarlanıyor. Onun sadece birkaç metre ötesindeki bir gecekondudan aç bir bebeğin ateşli çığlıkları soğuğu tutmayan pencere pervazlarını yara yara sokaklara dağılıyor; bir sokak çocuğu, kulağında bebeğin çığlıkları, elinde tiner torbası küçük bedenini donmadan sabaha ulaştırabilecek bir çatı altı arıyor.

İhsan Eliaçık susuyor, akıl susuyor, vicdan susuyor ama kalem susmuyor ve kaybettiğimiz değerlerden yalnızca birini hatırlatan rahmanî fısıltılardan birini daha iliştiriyorum beyaz cama;

“Hani su küçüğündü bu ülkede?” dedim

Kaldırımdaki mendilci çocuğun çatlak dudaklarına değince gözlerim”

<><><>

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>