Halkların Demokratları Kimlerdir?

7 Mart 2013 admin
(…)
6 Mayıs 2012 tarihinde ‘üç fidanı’ anmak üze­re hazırlıklar yapılırken bu hattın devamcısı değil ama ‘geleneğin’ ardılı olarak kendisini sunan bir siyasî ya­pının yayını da bu konuya odaklanmış, aynı kurumsal bünyenin parçası olan bir televizyon kanalında konuy­la ilgili bir belgeselin yayınlanacağını duyurmuştu. As­lında bu belgeselde yeni görüntüler yayınlanmayacak sadece 90’lı yıllarda aynı kurumsal yapının hazırlamış olduğu bir belgeseldeki görüntüler -ki, artık bunların çoğu genel olarak kullanılır oldu- ‘yeniden kurgulana­caktı’. Öyle ki, bu kurgulama sadece görsel bir düzen­leme olarak kalmıyor, bir devri okumamıza müsait bir örgü sunuyor; zira geçmişe dönük bir tarihyazımı ol­duğu için bugünden yapılan bir tarih okumasının dışa­vurumudur. Elbette, bir tarih kurgulayarak bugün ne yapılması gerektiğine dair bir mesaj verecektir. Aydın Çubukçu bu mesajı tek bir cümleyle özetler: “Denizle­rin projesi vardı, Erdal’ın ise partisi.” Söz konusu kişi ve kurumsal yapılanmayla bir polemiğe girişmek de­ğil bu cümleyi çağımızın söylemediği ama ima ettiği, o cümlenin düşündüğü ve düşündürttüğü bir okumaya, semptomatik bir okumaya tabi tutmak anlamlı olabilir. (Söz konusu kurumsal yapıyı harcamaya teşne olanlar sevinmesin, asıl laf buna teşne olanlaradır.)
Burada ilginç bir mesele var: Söz konusu ku­rumsal yapı Türkiye’nin 80 yılını alttan alta, son 30 yı­lını ise aşikâr bir biçimde kendi konjonktürüyle belirle­miş bir siyasetçi öznenin kurumsal projesine katılırken bu cümleyi zikrediyor. İşçi havzalarına odaklanmışken, “sağ” ve “sol” ayrımını anlamsız bir sıfatlandırma ola­rak ilân etmişken şimdi çark etti ve Kürt hareketi dolayımıyla imgesel ve söylemsel olarak “soLculaşmaya,” başladı. Aydın Çubukçu’nun diliyle ifadesini bulan söz­ler ise hem parçası olduğu kurumsal yapının hem de parçası oldukları daha geniş kurumsal projenin kon­jonktürüne dair bir şeyler ifade etmekle kalmıyor. Siya­sal olanın ve bu bağlamda içinde yaşamış olduğumuz dönemin toplumsal şekillenişine dair bir takım şeyler ifşa ediyor.
Aydın Çubukçu’nun söylediği laf gariptir, zira ‘beni yüzeysel ve bir solukta oku’ demektedir, yoksa söz konusu kurumsal yapının söylemesinin pek muhte­mel olmadığı bir mesaj içerir. Cümleyi bölecek olursak “Denizlerin bir projesi vardı” ve “Erdal’ın partisi vardı” anlamı çıkmakla birlikte cümlede geçen “ise” ifadesi bir karşı karşıya konumlandırmayı önerir. Madem bu­günden bir tarih okuması yapıyoruz, o zaman aradan geçen yıllar itibarıyla bize daha yakın olanı başa ko­yup cümleyi ters çevirirsek şöyle olur: “Erdal’ın partisi vardı Denizlerin ise projesi.” Malum, bu iki cümle, vur­guları itibariyle bambaşka anlamlar çağrıştırıyor, tam da “ise” ifadesinin sabit kalmasından ötürü. Peki bunu sabit bırakma meşruiyetini nereden alıyoruz? Cüm­lenin yapısal olarak bir karşı karşıya konumlandırma olarak formüle edilmiş olmasından bu meşruiyeti alı­yoruz, zira başka her tür seçenek Türkçe dil kullanımı bakımından bize hata verecektir. Peki, buradaki “ise” üzerinden yapılan konumlandırma nasıl bir ilişkiyi ima eder? Bu konuda Aydın Çubukçu’yla yapılmış röportaja bir kulak verelim:
“PARTİ’NİN KURULMASI ERDAL’I ÜST DÜZEY ÇELİK­LEŞTİRMİŞTİ”
Bir konuşmanızda; “Denizlerin bir pro­jesi vardı, Erdal’ın ise partisi” demişti­niz. Aslında gelişen bu süreç Türkiye Genç­liğine izlemesi gereken yolu da gösteriyor.
“Deniz’le Erdal arasında hem çok büyük benzerlikler ve Erdal lehine farklılıklar olduğunu düşünüyorum. Erdal aslında Denizlerin idam sehpası altındaki tavrını daha üst düzeyde tekrarlamıştır. Çünkü Erdal partili bir genç­ti. Denizler ise partinin mücadele sonunda kurulacağı­na inanıyorlardı. “Partisiz de olsa yola çıkabiliriz. Za­man içinde ordu partiye dönüşür” diye düşünüyorlardı. Önce silâhlı mücadele sonra parti diyen bir anlayışa sa­hiptiler. Dolayısıyla kendilerini Komünist bir partinin üyesiymiş ve onun gereklerini yerine getiriyormuş gibi düşünemeyiz. Öyle iddiaları da yoktu zaten. Fakat Er­dal eline böyle bir imkân verilmiş bir gençti. Yani iyi kötü eksik gedik hâliyle büyük gençlik kitlelerini, işçi­leri köylüleri kasaba gençliğini kapsayan büyük hare­ketin partileşme sürecinde devrimci olmuştu ve onun partileştiğini de görmüştü. Partileşme sürecinde ne gibi mücadeleler yaşandığını, kitlelerin nasıl örgütlen­diğini, partiye nasıl dâhil edildiğini yaşamış bir gençti. O örgütlü çalışma onu bir üst düzeyde daha çelikleştir­mişti, diye düşünürüm hep. Ve bugün baktığınızda 17 yaşında bir genç ve o tavrı göstermiş. Dünyanın pek az bir örneğinde görülen yiğitlik örneğidir. Ama kişisel yi­ğitlikten ziyade, bu örgütlü bir genç olmasından ötedir.”
“Benzerlik,” “lehte fark” ve “üst düzeyde tekrar”: Demek ki, “ise” ifadesinin altında yatan karşı karşıya konumlandırma bir benzerliği içeriyor ama bu benzer­lik bir farklılaşma süreci sayesinde üst düzey bir tekra­ra işaret ediyor. Buradaki karşı karşıya konumlandırış ve ayrım, “partinin” varlığı veya yokluğudur. İlginçtir.
Partinin kuruluşunun ön koşulu, onun kurulu olduğu momente nazaran tarihsel anlamı itibarıyla “lehte bir fark” olarak görülüyor, ama hani bir tekrardı? Burada “üst düzey” ifadesi tam da Denizler ile Erdal’ın eylem­lerinin niteliği ve bu eylemleri mümkün kılan koşulla­ra dair bir imada bulunmaktadır. Denizler ayaklarına kurşun sıkma pahasına yolu açmış, Erdal ucu sonu belli görünen (veya öyle gösterilen) bir yolda yürümüştür. İşte mesele tam da bu iki eylemin karşı karşıya konum­landırılmasındadır. Zira söz konusu olan sadece bir öznenin yaptıkları değil, özneleşme süreci, kendisini mümkün kılan koşullarla ilişkisidir. Ama bu ilişki ol­dukça muğlâktır.
Söz konusu cümledeki karşı karşıya konumlan­dırış Deniz ile Erdal arasında mı yoksa “proje” ile “par­ti” arasında mıdır, yoksa bir yanda Denizler ve proje öte yandan Erdal ve parti özdeş midir? Bu cümlede Deniz ile proje ve Erdal ile parti arasında fiilî bir mesele de­ğil, bir sahiplik belirtilmiştir. Ancak bu sahiplik ilkinde bir eylemi varsayarken, diğeri bu failliği illâ varsaymaz. Proje sahibi olmak düşünmüş taşınmış olup bunun denemesini yapmaya koyulmayı ima ederken, partiye sahip olmak bir kurumsal bünyeye mensubiyetten ve onun yaklaşımlarına riayetten ibaret kalabilir. Zaten söyleniyor: Erdal’a bu kurumsal bünye bahşedilmiştir! Burada birbirinden tamamen farklı iki ilişki söz konu­sudur. Denizlerin projesinin olması ile Erdal’ın partisi­nin olmasındaki sahiplikteki “olmalar” özdeş değildir. İlki olaydır, diğeri tekerrürdür. Birinde yok olmak, olu­şun ön koşuluyken, diğerinde yok olmak ancak oluştu­rulmuş olanın dâhilinde mümkündür. Fark üzerinden seyretmiş bir tekerrürdür. İlkinin önkoşulu, özneden ayrılamayan ilişkiyken, ikincisinde Erdal aleyhine ve parti lehine karşılıklı bir atıf ilişkisi vardır; Erdal’ın “üst düzeydeki tekrarı” Denizlere nazaran Erdal’ın le­hine ama partiye nazaran Erdal’ın aleyhinedir. Denizler bir fail olarak projeye içkin, projenin konusu ve yazarı, kendisini kuran bir öznelliktir; diğerinde Erdal, failliğin mümkünat düzleminin mimarı değil, icracısıdır. İlkinde kendi mümkünat alanını yaratan bir “olay”, diğerinde ilkine atıfta bulunan bir icra vardır.
Ancak, burada sıkıntılı bir durum var. Deniz­lerin projesi ile parti arasındaki ilişki peki nedir? Bu bağlamda röportajın tümüne bakıldığında bir kopuk­luk söz konusu gibidir. Bir yandan 1971’e kadar va­ran süreç olumlu bir ışık altında sunulur ama sanki şu denmektedir: 1971 öncesinde pek bir sıkıntı olmasa da 1971 sıkıntılı bir süreçtir. Belki de bu üstü kapalı göndermenin altında Niğde Cezaevi’nde (diğer kurum­sal yapıların ezici çoğunluğu için başka cezaevlerinde) “küçük burjuva maceracılık” olarak “mahkûm edilmiş” bir sürecin “daha üst düzeyde bir tekrarı” söz konusu­dur. Ama 6 Mayıs 2012’de hem söz konusu kurumsal yapının kortejinin bu kadar kalabalık olmasını sağlayan hem de Erdal’ı mümkün kılmış, bizzat projelerinden azade düşünülmesi güç olanlar değil midir? Daha üst düzeyde olan kurumsal yapı her ne sebeptense kendi olmuş hâlinden değil, bir türlü ilişkisinin ne olduğunu tanımlayamadığı bir bu “olmamış”a atıfta bulunarak bir “tarih” yazabiliyor. Belki de bunu ancak Denizlerin projesinin ne olduğunu tanımlayarak yapabiliyor. Zira Denizler, illâ 1971 ile değil, 1968 ile de özdeşleştirilebi­lir. Bu bakış açısına göre, 1968 ile aslında bir sorun yok, sorun 1971’dedir. Ama Denizler 1968 ile özdeşleştirilmeye çalışılsa da bir türlü ona indirgenemiyor çünkü onları TİP’ten ayrıksı tutan şey projeleri olsa gerek. De­nizlere bakarken, 1971, daima 1968’in okunduğu lens olacaktır. Aydın Çubukçu, bu lens ile sorunlu gibi gö­rünüyor. Ancak, 1971’in bir hazin son mu, yoksa 1968 olayının “üst düzeyde tekrarı” mı olduğu veya 1968’in söylemek istediğini avaz avaz bağırıp bağırmadığı bir meseledir.
Makul bir itaatkârlığın öznesi olan bireylere dayanan kurumsal bünyenin devamlılığının, konvan­siyonel teamül ve protokollerin sürdürülebilirliğinin her tür içeriğin önüne geçtiği kurumsallaşma döne­minde soru şudur: Denizlerin projesi, Erdalların par­tisi vardı ise bugün ne var? Bu cümle sanki “siz Erdal ile çağdaşsınız” demektedir, zira röportajın devamında anti-emperyalizmi önemseyen “gençlere” dönük böyle bir hitabe vardır. Demek ki, eğer bir tekerrür olacaksa bu ancak Erdal’ın farkı olabilir, tabiî daha üst düzeyde olup olmayacağı açık olmak kaydıyla. Bu çağdaşlığı ku­ran düzlem ise partinin mevcudiyetidir. Parti lehinde ve Erdal nezdindeki farkı böyle okuyabiliriz: Artık parti vardır, projeye gerek yok! Bu, söz konusu kurumsal ya­pını projenin gözden geçirilerek hayata geçirilmiş hâli olduğu anlamına da gelebilir. Yani, projeye dair tarihsel bir değerlendirme ve pratik bir özeleştiri yapılacaksa bunun yegâne tecessümü söz konusu kurumsal yapı­dır. Öyle değil mi, 1968’in Deniz’inde sorun yok, sadece henüz partiyi kurmadan hareket içerisinde bunu inşa etmek, bu hareketi de küçük bir grubun silâhla başla­tacakları bir mücadele olarak görmekte sorun var?
Ama 1971 çıkışının bir paradoksu var: Son ey­lemleri öncekileri gölgede bırakıyor. Denizler, sadece 1968’in “halka gidiş”i ile değil, Nurhak’a çıkışla da lâ­netli bir kere. Üstelik buradaki mesele sadece gerilla­cılıkta değil, onunla özdeş olarak anılan 1971 çıkışının kendisinde. 1971 çıkışını silâhlı mücadeleye indirge­mek, aslında hem bu çizgiden ayrılmış olanlar hem de onu savunduğunu iddia edenler açısından işlevsel bir mahiyete sahiptir. İkisi de bu “olay”a atıfla bir tarih anlatısı formunu alan kurumsal bir gerekçelendirme stratejisi izliyor, bünyelerini tahkim ediyor. Bir yandan bugün “iyidir, hoştur ama işte bu güzel çocukların sonu ancak böyle olabilirdi” denilerek “hazin son” üzerin­den eylemin niteliği ve tasavvuru mahkûm edilmekte; öte yandan silâh kullanımının söz konusu olduğu her eylem ancak 1971’in kurumsal düzeyde tekrarı olabil­mektedir; sıkılan hiçbir kurşunun menzili Kızıldere’ye ulaşmak şöyle dursun, yanından bile geçemeyecektir. İki tarafın da mutabık olduğu bir anlatı örgüsü var. 1968, toplumsal olay ve makro ölçekteki gelişmelerle; 1971, kişiler ve vukuatlar silsilesi üzerinden anlatıla­bilir mahiyettedir. Tam da bir kahramanlaştırma yapıl­maktadır. Biri “diyalektik ve tarihsel materyalizm” ile diğeri vakayinamelere yaraşır bir eda ile anlatılır. Bi­rey, hazin öyküsüyle anılır ama o yola giden tasavvur bir daha tartışılmamak üzere rafa kalkmıştır, ya red­dedilmiş ya da kurumsal bünye dâhilinde kontrollü bir biçimde ve eylemli olarak anımsatılmaktadır. 1971 bir vukuatlar silsilesine indirgenerek söz konusu tarihle anılan kopuştaki oluşun içi boşaltılır.
1971 açıklanamayandır, örgütlere rağmen on­ların bünyesini tahkim edecek taze kanları tedarik edendir. Semptom değil, marazdır. Kendi dışına doğru hareket ettirendir. Tüm bu anlatıları kuran ve parçası olanların açıklayamadığı bir konu var: 1968, güzel gü­zel toplumsal dinamiklere ayrılarak anlatılabilirken, toplumsal hareketler açıklanabilirken, “devrimci” bir var olma hâli açıklanamıyor. 1971, bugünkü solcu akti­vist siyasetçilere “sen nasıl devrimci oldun” ve “bugün ne yapıyorsun” sorularını sordurtuyor. İşin ilginci, top­lumsal hareketler ve dinamiklere dair bin bir masalı olanlar, iş “devrimcileşme” meselesine, insanların ne­den bu yolda yürüdüklerine gelince bu hususları ancak anılar olarak anlatabiliyor, öykünün temel birimi birey ve onun kara­rı oluyor. Voluntarizm, üst düzeyde tekrar ediyor. Me­sele şudur: 1971 bir hataydıysa bu “hata” niye oldu? O kadar yere göğe sığdırılamayan “tarihsel ve diyalektik materyalizm” burada neden arıza veriyor? Cevap basit: Mesele sadece bir maceracılık değildi, bunun bir sınıfı vardı, o da “küçük burjuvaziydi”! Peki, bu “küçük bur­juvaziyi” en çok diline pelesenk edenler acaba nereden gelmektedirler? Sihirli bir değnekle, ideolojik berraklaş­manın sonucunda sınıf intiharı mı gerçekleştirdiler? O zaman sınıf, ideolojik bir kurgudur, atlanabilir ve inti­hara uğrayabilir. “Diyalektik ve tarihsel materyalizmin” idealizm ile amansız savaşı ne kadar da makul sonuçlar veriyor!
1971’in sorunlu olan yanı bugüne dair bir kısa devre olmasıdır. Zira devrimcileşme sorusunu ortaya atar: Verili bir kişi veya topluluğun verili koşullar al­tında kurulu toplumsallıkla kopuşmalarının bir teori­si var mıdır? Daha da ileri gider, devrimci ile “kitleler” arasındaki ilki lehine olan ayrıcalığı dönüp ikincisine geri götürür. Birileri devrimci olabiliyorsa başkaları da olabilir: Üstelik illâ kurumsal yapıların biyo-politik mide-eksenli kampanyalarının hitap edip bir ihtimal kendisine katacağı mikro ve müstakbel makro öznesi­nin adım adım bilinçlenerek (kaşarlaşarak) halk adına, müstakbel iktidar adına “uzun yürüyüşünü” yapması gerekmeyebilir. Etnik, mezhepsel ve bin bir türlü ayrış­malarla demos’un imkânsızlığı üzerine kurulu olup da onu iç savaşı yöneterek, sembolik düzlemde onu yek kılan mevcut egemenle sadece bir şiddet mübadelesi­ne girmek zorunda olmayabilir (egemeni tahkim eden istisna hâli olunmayabilir). Kısa devre, 1971’in sor­durttuğudur: Erdal, Deniz’in haklı olduğunu ispatlayan mıdır?
1971, halka, toplumunun üretiminin faillerine bu sıfatla hitap edenlerin karşısına toplumun sürek­sizlik ihtimalini çıkaran bir kısa devredir. Ancak, halk imkânsızdır, süreksizdir. Bu süreksizlik âmillerinin “halk” ve “yurtseverlik”ten dem vurması, tam da bu yersiz-yurtsuzluğun bir semptomudur. Onlar, halkın çocukları değil, evden kaçtığı için, eksik yanı orası ol­duğu için oraya bakanlardır, halkın yeniden üretimini düzenleyen yasanın dışına çıkmayı ancak yasanın öte­sinde halka referans vererek bu suçlu olma hâlini ken­dilerine izah edebilenlerdir. Namlunun diğer ucundaki ülkücünün ve dincinin halkın aynı imkânsızlığından doğduğunu, daha doğrusu halkın bir iç savaş düzlemi olduğunu, iç savaşın birer parçası olarak atlarlar. Halk, onların bağımsızlığını mümkün kılan bir göstergedir, süreksizliğini bizzat kendi öznellikleriyle ispat ettikle­ri, bunu kendilerine dahi itiraf edemedikleri verimli bir imkânsızlıktır. Peki neden? Hangi saikle? Che, Deniz’in neresine çarptı da bu titreşimi yarattı; Deniz, Erdal’ın neresine dokundu ki sehpa bir kere daha tepildi? Sahi, hepimiz neden bunları konuşuyoruz ki? Bunu tartış­mak için 1971’in anlamını ele almak gerekir. Nedir 1971, tasavvuru nedir?
Cumhuriyet’in ilk yıllarında Kuzey Kürdistan’da­ki mücadeleler bir yana, Kubilay’ın öldürülmesinde ifadesini bulan direnç, Serbest Cumhuriyet Fırkası nezdinde TC’nin kurucu bileşenlerinin kontrol etmek­te zorluk çektiği bir hoşnutsuzluğa işaret etmişti. De­mokrat Parti iktidarının da elitlerde yarattığı çatlak ve özellikle Soğuk Savaş ile birlikte izlediği politikaların toplumdaki tansiyonu yükselten karakteri 27 Mayıs Darbesi’ne geçici bir başarı sağlamıştı. Ancak DP hü­kümeti, Kemalizm’in vaatlerinin yerine getirilemedi­ğini, katakulliyle kabul edilen Cumhuriyet’in bir proje olarak ucunun açık olduğunu gösteriyordu. Kemalist Cumhuriyet projesinin taşıyıcı unsurları 27 Mayıs’tan AP’nin galip çıkması karşısında bu projenin açtığı mec­rada başka arayışlara yeltendi. Kentleşme ve sanayinin tesisi ile göç bu esnada toplumsal bir yarılmaya gebey­di, başka aktörler CHP ile AP’de temerküz eden geri­limin içinde oluştu. Türk-İş’in hem örgütlenmesinde­ki yükseliş hem de içeride mayalanan huzursuzluklar, Kemalist projenin sadece vaatlerini yerine getireme­diğine işaret etmekle kalmadı, bunun yol açtığı arayış projenin revizyonist taşıyıcılarındaki ağırlık merkezini kaydırdı: Emekçiler bir aktör oluverdi. Kurumsal siya­set arenasında bu arayışlardan biri CKMP diğeri TİP olacaktı. Daha sonraları moderniteye karşı modern bir direnç olarak sağda MHP ve MSP çizgisi oluşacaktı.
Kalkınmacı paradigmanın ve Kemalizm’in “yü­rüyelim arkadaşlar” dediği öğretmenler, mühendisler ve idareciler, DP iktidarının sonu ve müteakip rejimin vaatlerini yerine getirememesiyle, bu çerçeveyi limit­lerine doğru zorladılar. Halk ile milletin açı farkında bir öznellik doğdu. Bu yüzden, 1968’in aslî bileşenlerinin ordudan, öğretmenlerden, müstakbel mühendis ve idarecilerden, özellikle de askeriyeden çıkması şaşır­tıcı olmasa gerek. Onlar, ithal ikameci ve kalkınmacı paradigmanın, Soğuk Savaş dengelerindeki ulusal tadi­latın öncüleri olacaktı. Bu yüzden öğrenci hareketinin en önemli unsurlarının Hasanoğlan’dan, ODTÜ’den ve Mülkiye’den çıkması bir tesadüfmüş gibi görünmüyor. Ancak, ulusun tadilatı ve yeni dünyayla eş güdümü so­runu, muğlâk bir yorumlama aralığı bıraktı. 1960’lı yıl­larda Türkiye, belki bir daha eşi benzeri görülmeyecek denli kamusal bir tartışmanın içinde buldu kendisini: Sosyalist Devrim ile Milli Demokratik Devrim yakla­şımları karşı karşıya geldi. Sosyalist Devrimciler, çok makul bir şey söylemekteydi: Devrim işçi sınıfının ese­ri olacaktır ve sosyalist bir mahiyet taşımalıdır, barış­çıl olmalıdır. MDD ile kıyaslandığında çok daha radikal bir yaklaşım! SD bir yaklaşım olarak dururken, MDD bir pozisyondu. Kemalist bir geleneğin Maocu yeniden yorumlanışı, ülkenin içinde bulunduğu asıl sorunun emperyalizm ile bağımsızlık olduğuna hükmediyor, tedrici bir geçiş amaçlanıyordu. Ne gariptir ki SD’ci Türkiye İşçi Partisi kel alâka gibi görünen Kürt mesele­sinden kapatılacak, Kemalist rejim ile daha uzlaşır gibi görünen MDD’ciler o devlete namlularını çevireceklerdi. Ülke bazında ve makro siyaset kapsamında okundu­ğunda, MDD’nin bu denli rağbet görmesi geleneksel bir sosyalist bakış açısıyla kaygı verici olmalıydı. Ancak, MDD’nin içeriği, salık ve sebebiyet verdiği çağrışımla­rın sadece bir çerçevesiydi. Dünyanın dört bir yanın­da anti-emperyalizm adı altında birilerini destanlar yazdığı haberleri yayılıyor, Che Guevara gibi figürler çeperlerden merkeze doğru bir yankı uyandırıyordu. Liberallerle milliyetçilerin, yani ikiz kardeşlerin, abesle iştigal olduğu yer burasıdır: 1968 kuşağı Kemalist bir çerçeveden hareket etti. 1971 ise bu çerçevenin ken­disini tadil ettiği esnada, bu reaksiyonun bir bileşenini kusarak başka bir bakış açısına itti; NATO’nun bunda önemli bir payı var. Evet, Denizler sonuna kadar mil­liyetçilerdi. İbo dâhil olmak üzere, bütün paradigmaları ulus-devlet eksenliydi. Ancak, buradaki mesele şudur: Neden bu hışımlı gençler SD gibi “radikal” bir teoriyi tercih etmedi? Çünkü SD’nin başlıca sloganı bağımsız­lık değildi.
Bağımsızlıktan doğru 1968 kuşağına bakıldığın­da güdük bir siyasî çerçeve görülür; 1971’den bağımsız­lığa bakıldığında ise işler değişir. Bağımsızlık, eylemin zincirlerinden boşalttığı ve çerçevesini aşan bir düzlem yaratmıştır, özerkleşme eğilimine bir yön vermiştir. Denizler için bağımsızlık, ufak veya büyük bir topluluk dâhilinde kişinin özerklik arzusunu gerekçelendirme yönelimidir, hakkı aşan bir biçimde kendi kaderini ta­yin için savaşmaktır veya savaş kendi kaderini tayinin ta kendisidir. Kalkınmanın öznesinin devletten ziyade yeni bir toplumsal mutabakatla şekillenmesini isteyen TİP vasıtasıyla FKF’lilerin halka gidişleri bir perspektif değişikliği, bir ıraklık açısıdeneyimi yaratmıştır. Iraklık açısı, belli bir gök cismine iki farklı pozisyondan bakıl­ması ve dolayısıyla bir üçgen hesabı üzerinden mesafe ölçme yöntemidir, bir pozisyon belirleme yöntemidir. Belki de bu yüzden sivil toplum meselesini üstü örtük olarak ele alan Rosa Lüksemburg partiye “kutup yıldı­zı” der. Kalkınmacı paradigmanın nasıl yorumlanacağı­nın yarattığı muğlâklık, Kemalizm’in popülist bir yoru­mu, dünyada anti-emperyalist mücadelelerin yarattığı umutlar bir kararsızlık ânı yaratmıştır: “Ben kimim?” Bunun cevabı, emperyalizm Türkiye’dedir, TİP babadır, ailedir, “Ben Dev-Genç’liyim” olmuştur.
İşte burada Denizlerin eylemlerinin, düşünsel çerçeveleriyle ayrışmak üzere örtüştüğü bir kesişim kümesi var. Che Guevara’nın sunduğu ontolojide, seyir halinde karşıtlığı kurup deneyimleyerek, antagoniz­ma koyup başkahraman (protagonist) olmaya dair bir çerçeve vardı. Bu, Soğuk Savaş’ın ilk yıllarında mekân ve zaman algısındaki sarsılmaların ve düzenlemelerin çatırdaya çatırdaya fırlatıp attığı öznelliklerdi. Che Gu­evara ile Beat Kuşağı bu anlamda çağdaştır. Yol, aynı zamansallıklarda yaşamayanların seyredilmesiyle bağlamdan kopmayı mümkün kılan bir boşluk, “ben kimim?” sorusunu katlanılmaz hâle getiren, kendini yaratma ve toplumsalı yorumlama pratiğidir. Burası, kapitalizmin parçalayarak kurduğu öznelliğinin, bü­tünlüğü, yok oluşa meylederek bulduğu düzlemdir: Bütünleşmeye, rastlaşmaya, komünizme özlemdir! Bu yüzden zanaatkârlar son yüzyıllarda liberterdi. Eğer küçük burjuvazi, ufak ölçekte üretim araçlarına sahip olmak demekse tüm devrimciler küçük burjuvadır; zira kendilerini ve dünyalarını kurmanın araçlarını ele geçirerek özne olurlar; araç ile nesne, kamusal ile özel arasındaki kurgusal ama somut bir iş gören ayrımı aradan kal­dırırlar. Bu ayrımın olmadığı monist (yer yer düalist) dinlere sahip yerli toplulukların, devrimci hareketlerin baş aktörü olması sadece Avatar filminin bir fantezisi değil, Aleviliğin tarihsel bir kesitine şöyle bir bakan herkesin görebileceği bir şeydir. Bir kere eylemde bu­lunuldu mu onu aşmak gerek: Savaşçının ölmesi gerek­tiği için ölene dek mutsuz olduğunu biliriz.
Bu çatışmalar, toplumun eskisi gibi olamayacağı ve toplumdakilerin eskisi gibi olmak istemedikleri bir düzlem açmış; “yeniden üretim”, akıbeti itibarıyla ka­musal bir müzakereye açılmıştır. 1960’ların ikinci yarı­sına gelindiğinde köyden/mahalleden gidiş, kente geliş, üniversiteye/fabrikaya giriş ve halka gidiş, bir pozisyon değişikliğini, bunun da kamusal olarak tartışılabileceği bir düzlem yaratmıştır. Bu tam da dünyada “dengele­rin” yeniden kurulmakta olduğu, ülke içi ve sınır aşırı göçlerin birilerini işçileştirmeye, kentleştirmeye tabi tutmaya yeltendiği bir dönemdir. Halk, tüm bu alt-üst oluşların düzlemidir, farklı deneyimleri mümkün kı­landır; işçileşmenin, üniversite öğrencisinin müesses nizamın öncüsü olmasının müzakereye açıldığı bir ân­dır. Halk, bu anlamıyla bir özne değil, bir deneyimin, bir perspektif değişikliğinin düzlemiydi. Bu açıdan bakıldı­ğında, Denizler halka çok şey borçludur. Ancak, halka giderken toslanan bir mesele var burada:
İthal ikameciliğin bir devlet politikası olarak benimsendiği bir kesitte kalkınmacı kavramlarla yak­laşılan ve açıklanmaya çalışılan bir coğrafyaya ayak basılır. Toplumun şekillenişi müzakereye açılmışken Kuzey Kürdistan coğrafyası ve çeperine toslanır; top­lumun sürekliliği, yeniden üretimi, açık bir soru işare­tiyken (tabu olan gayrı-müslimler hariç) TC’nin kurucu “ötekisi”ne, halkın bütünlüğünü yaran yapısal krizi­ne rastlanır. Belki bu yüzden Türkiye’ye (Kuzey Kür­distan’a) gitmek için daha evrensel bir düzeyde halkı muhayyel olarak yeniden kurmak gerekir; Türkiye’ye varmak için Filistin’e gitmek gerekir. Ege’ye yüzünü dönmüş Aydınlıkçılar ve Kemalizm ile kopuş, bundan dolayı İbo için Doğu Anadolu Bölge Komitesi (DABK) kapsamında gerçekleşir, Mahirlere çarpar. Tüm bunlar, TC’nin saldırılarının ve cinayetlerinin yarattığı etki al­tında düşünülmeli.
Polis saldırıları, çatışmalar, ölümler, muğlâklık, Kürdistan, Kemalist cenahta ulusun tadilatına dair yo­rum farkları, kızışan “dünya devrimci hareketi,” yani perspektif değişikliği. İşte bu ıraklık açısı deneyimi, o çok elzem soruyu yeniden sordurur: Ben kimim? Bu soru, tüm bir belirsizlik düzleminin yeniden yapılan­dırılması, bir pozisyon bulmak için koordinat sistemi icat etmeyi gerektirir; bunun tek yolu, en uzağı göre­bilmekten, yokluk ihtimalinin mesafesini ölçebilmekten geçer. Soru çok çetrefillidir; Aydın Çubukçu’nun epey eski yoldaşları olan Aktancılara (TİKB’ye) mensup Ay­sel Zehir için yazılmış sözlerdeki gibi: “Bilinmez ki, ne söyler bağrındaki ezgiler…” Bu yüzden eski Grup Yorum ve benzer gruplar, en muğlâk ve pastoral parçalarıyla, mensup oldukları örgütlerden çok daha fazla yürekte hücre örgütlenmesi yapmışlardır! 1860 ilâ 1870’li yılların Rus Narodniklerine bakıldığında, her birinin anlatısın­da kendilerini eyleme geçirme ve eyleme bağlamında edebiyatın çok önemli bir rol oynamış olduğu belirtilir. Türkiye’de de, 1968 ile anılan kuşaktan başlamak üzere, 2000’li yılların başlarına kadar, bu romanlar, insanları eyleyişe ve örgütlenmeye iten başlıca ilham kaynaklarıydı. Burada yazar hikâye anlatarak okura “kendi hayatı­nın okuru olma, yazarı ol, ama bil ki bunu ancak kimi verili koşulların dinamiklerini zorlayarak yapabilirsin, bunu nasıl yapacağın sana kalmış ama al sana ahlâkî bir çerçeve” der. Burada öznenin oluşum süreci, üze­rinde eylediği toplumsallık ile dışsal bir ilişkiye sahip değildir. Denizlerin bir projeye sahip olduklarını söy­lemek makul; zira orada bir oluş ve oluşturma süreci var, üstelik verili toplumsal koşulların verili olma hâlini sorgulayarak intihara gidiş söz konusudur.
Bu soru, 1971 için ancak “biz kimiz” içerisinde cevaplanabilirdi, zira deneyim kolektif bir deneyimdi. 1968’de Dev-Genç, TİP karşısında ne olmaktaydıysa, 1971’e doğru Dev-Genç, “çıkışı” yapanlar için TİP ol­maktaydı! “Biz kimiz?” sorusundaki “biz” aynı zaman­da bir yalıtılmışlık içinden de konuşur.
Bugünlerde liberallere esin vermesinden dolayı oldukça şüpheli yaklaşılması gerekse de, Marksizme epey aşina bir düşünür, insanın bu sorusuna dair bir açılım getirir: Ona göre “emek, zaruretin diyarıdır”; yani, bireyin değil, insan türünün biyolojik varoluşuna hizmet eden araçlar ve koşullardır. İş, şeylerin suni diyarı, içli dışlı olduğumuz, bizi çevreleyen şeyler, dünyalılıktır. Eylem, diğer etkinliklerden ayrı olarak insanı eşsiz kılan ve bu düzlemde eşit kılan insanlık durumudur; insanı, (sanki matah bir şeymiş gibi!) dünyadaki diğer varoluş biçim­lerinden niteliksel olarak farklı kılar.
Eylem, bir eylem alanıyla bir eyleyeni varsay­dığı için olgusal olan fiiliyata dönüştürülmelidir. Eyle­yen, eylenileni öncelemez; eylem, yaratıcı olmak için bir ilkeye sahip olmalıdır. Bu ayrışmaktan başka bir şey değildir, eylem ayrışmadır, doğurgandır, doğuştur. Dolayısıyla eylemin ifşa edici bir karakteri vardır, hem kişiliği gösterir hem inşa eder. Ancak, bu boşlukta cere­yan etmez, insanlar bir şeyler üzerinde bir şeyler yap­mak için cem olurlar. Toplumsallığın bu aracısına dönük edim, bu nesneleştirme süreci, kelâm ve fiiller biçimin­de, kişiliğin ifşasıdır. Ölüme dek cereyan eden eyleyiş süreci bir insanın kim olduğuna dair tanım, müzakere ve değişim sürecidir. “Ben kimim?” sorusuna ancak ucu açık hayat hikâyesinde cevap aranabilir.
Ancak öte yandan eyleyen, yaşam öyküsünü bi­lemez, dolayısıyla bu soruyu cevaplayamaz. “Kim?” so­rusuna ancak ölüm cevap verebilir. “Ben kimim?” soru­su doğuştan gelir ve tam da cevapsızlığıyla kurucudur, deneyimdir, eylemdir, hayatın bakış açısından bakar. Ancak bu arayış boşlukta değil, somut ilişkiler ve tem­sillerle cereyan eder. Toplumsalın yarıldığı belirsizlik ânlarında hayata bakanlar, başkalarının ömrüne bakarlar, ölümden doğru bir serüveni okurlar. Bu serüvenin öyküsü, birey odaklı olduğu için bağlamı muğlâklaşır, ama tam da bu şekilde alınan ilham mevcut olanın da aşılabile­ceğini ima eder; bağlamı kopuk temsil, mevcut toplum­sal ilişkilerin aşılabileceğine işaret eder. Deniz, Che’ye baktığında bunu görmüş olsa gerek; Erdal da Deniz’e baktığında. Birisinin hayatına ölü noktadan bakmak, yani ömür görmek, aslında ucu açık bir yaşantıyı homo­jenleştirmektir, sondan başa gitmektir. Burada bir lens vardır: Okunan ömür şimdiki benin kısıtlılıklarından doğru baktığı için o ömürde ilke arar; bağlamı yarar ve kendisine ilham devşirir. Bunu mümkün kılan tek şey o ömre bir eyleyiş ve bu eyleyişe de bir “kıssadan hisse” atfetmektir; maraz ânında duygulanıma dönüşmesini sağlamaktır. Deniz’in öyküsünün “kıssadan hissesi”, Erdal’ın çok somut bir toplumsal kopuş ânındaki be­lirsizliğine çarpmış ve titreşim yaratmış olmalı. Derin bir belirsizlik ve yersizlik-yurtsuzluk ânında yaşayan­larla ölüler diyarı birbiriyle konuşur, zaman akışını de­ğiştirir, yer/yön bulmak için özlemin dile getiremediği arzuya bir “kıssadan hisse” yankı verir. Sermaye mad­diyata toslayarak, evrenselleşmesinin imkânsızlığıy­la, birikir. Sermaye, verili bir kesitte potansiyel hâline getirilen unsurların bir örgütlenme biçimidir, akamete uğradığı için evrenselleşmeye teşebbüs etmek zorun­dadır, teşebbüstür. Kriz, yeniden üretimin imkânsızlı­ğa yazgılı evrenselleşme çabasının eşitsiz olduğu için birleşik gelişimde, heterojen zamansallıktaki özdeş olamayan öznelliktir; toplumun imkânsızlığıdır, öteye işaret eden komünizmin hareketidir. Halk, yurtsever­lik, demokrasi, devrim söylemleri 1971 eyleminin an­lamını ötelediği boş gösterenlerdir, yürek çağrılarının birbirine vurduğu düzlemlerdir, hayatların ömürlere bakabildiği düzlemdir; özerkliğin “ayan beyan” edilme­sini mümkün kılan söylemsel çerçevedir.
Bu yüzden devletin saldırısı, 1971’in verdiği ce­vabı açıklayamaz. Devlet, sistematik olarak bastırdı, sa­vaş açmadı. 1971 savaş açtı! Ancak bu noktaya sadece dünyadaki efsaneye bürünmüş anlatılar değil, kimi so­mut deneyimler de yol açtı. TC’nin NATO kapsamında saldırgan bir tutum takınıp ölümlere yol açması eylem seviyesine dair bir sorun ortaya koyuyordu. Ama bu­rada basitçe “ilk onlar ateş açtı” demek, “ölümler üzü­cüydü” demek, meselenin bilinçli olarak tek bir açıdan okunmasıdır. Öte yandan bu gençler saldırmaya teş­neydi, güzel çocuklar değildi, masum veya kurban hiç değillerdi! Özerkliğin bedelini ödemediler, onun kuru­cu bileşeni olan ölümle ilişkilendiler. Çıkan her maraz, duygulanım oldu! Ölümler ve TİP içerisindeki ayak oyunları, halka gidiş deneyimleri bir mekân-aşırılığa, tek bir perspektife sahip olunamayacağına, seyyahlığa dair bir deneyim sundu. Seyyahlık belirsiz ve rotasız bir alandı. Tam da bu çoklu yer, zaman ve eylem dene­yimi, söylemsel düzeyde formüle edilmesi güç bir arzu­nun, kişisel özerkleşmenin kendisini genişleterek ye­niden üretmesini gerekli kıldı. MDD, bu ontolojiye bir söylemsel gerekçe bulmanın çerçevesi olarak iş görse de İbo, Mahir ve Deniz tarafından alımlanışı ciddi bir dönüşüme işaret etti. Düne kadar Mihri Belli’yi yerden yere vurup TİP’e sahip çıkarak THKO’ya en fazla karşı çıkma potansiyeli taşıyan Hüseyin’in THKO’nun belki eli yüzü düzgün tek belgesi olan “Türkiye Devriminin Yolu” broşürünü yazmasını gelsin “diyalektik ve tarih­sel materyalizm” bir açıklasın!
Hayır, buradaki tasavvur sadece ve sadece silâhlı mücadele biçiminin kendisi değildir! Buradaki tasavvur bir kopuş yaratıp el yordamıyla arayışta bu­lunma girişimidir, tam da aşikâr olmayan bir mevcudi­yeti menkul kılma cüretidir, bir olasılık yoklamasıdır. 1968’in bir kalkınma meselesi olarak ele aldığı uzama Deniz’in “Kürtler” demesi, İbo’nun Kemalizm’e işaret etmesi, Mahir’in suni denge, bunalım dönemi ve em­peryalizmin dışsal değil, içsel bir olgu olduğuna dair tahlilleri tam da mevcut ama aşikâr olmayanda kuru­cu bir ân görmelerindendir. Halkın kurulu anlamıyla çözülüş ihtimalini görmelerindendir. Kürdün kendisi­ni aşikâr kıldığı, Kemalizm’e rejim içi biçimsel tadilat yapılarak Kemal’e lânet okunduğu, “terör” üzerinden kendisini kurumsallaştıran devletler ve gösteri üze­rinden olağandışılığın etkisine ket vuran bir çağda, 1971’de ortaya atılan fikirlere sahip çıkıp sürdürmek, kavramsallaştırma sürecindeki arayışa ket vurmak de­mektir. Bugün 1971’in kurumsal olarak üretilen temsi­li, olanakları kapatan bir işlev görmektedir. 1971’deki kavramları düşündürtmek, semptomatik bir okumaya tabi tutmak, bugün bir yaklaşım olarak iş görmelerine müsaade etmemek ortak mutabakatımızdır. Söz konu­su kişilerin bu konuda akamete uğramış olması eyle­min altında yatan bu ilkeyi yok edememektedir. Tam da bu yüzden bugün “Deniz olunmalı,” “Mahirlerin yo­lunda yürümek” “Önderimiz İbrahim” demek, dünya­nın bir köşesinde öğrencili-işçili bir olaylar olduğunda “yeni bir 1968 mi?” demek aslında bu olguların altında­ki ilkeyi boşa çıkarır. Bir daha Deniz olunamaz, 1968 tekrar edemez, zira eylemlerinin altında yatan ilke, ya­pısal olarak tekrara müsait değildir! Bunlar kopuş ve kuruluş ânlarıdır, bir alan açar, meçhul bir mahal verir. Bu yüzden bugün eğer Deniz olunacaksa, Deniz’e sırt çevirmek gerekir!
1971’in temsilini üretenler onların söylemsel çerçevesini “ciddiye alırlar,” bu yüzden demokrat, yurt­sever ve “devrimcilerdir.” Kurulu düzene, hatta hiçbir politik rasyonaliteye sığmayacak ilişkilerin (dostluk/Kızıldere) söylemsel çerçevesini başka bir bağlamda tekrar ettirirler. Bu söylemsel çerçevenin anti-mülkiye yanını reel-politik bir düzlemde takip ederler. Günü­müzde hızlıca internet siteleri kurmak için şablonlar kullanılır; bunlara genellikle CMS (Content Manage­ment System) denir; tasarım burada içeriğe duyarsız­dır: ÖDP’nin “daha kalabalık” bir tekrarı olan HDK’yı mümkün kılan, tam da bu projesiz partiler çağıdır. İster şirket, ister hükümet, ister devlet, ister silâhlı veya pek de silâhlı olmayan örgütler bir noktada buluşmaktadır: Siyaset, bir sevk ve idare meselesidir, lâfzî spot başlık­lar dışında bir toplumsal tasavvur içermez! Birbirleriy­le çatır çatır ülkenin koşullarını tartışan, hatta bazen bunu karikatürize ve kısır bir hâle getiren, Lenin’in üs­lubunu taklit eden polemikçilerden, artık içerik tartı­şılmayan ancak şerh ve itirazlar konan, Kızıldere’deki “devrimci dayanışmadan” koltuk kapmacaya varan bir noktaya gelindi. HDK, ÖDP’nin “daha üst düzeyde bir tekrarıdır,” zira tüm tartışmalar bir “üst düzeyde” tartı­şılmak üzere ötelenir. Tekrarı mümkün kılan, anlamın (anlamsızlığın) bu ötelenişidir. HDK, profesyonel ruhla yapılan amatör bir “iştir.” “İştir,” zira çaba sarf etmenin, kurumsal müzakerelere ve prosedürleri sürdürülebi­lir kılmaya odaklı olup da sevk ve idareye dayalı adı “iş yapmaktır.” Profesyoneldir, zira Lenin’den devralınan miras siyasetin meslek edinilmesi gerektiğini telkin etmiştir bir kere. Amatördür, zira düşünsel alt-yapısı olan hegemonya kuramını hayata geçiremeyecek den­li kurumsal açıdan parçalıdır, kendi kendini baltalıyor, başka koşullarda verimli olan müphemlik burada bir müzakere ve iktidar koruma stratejisidir. (Bu konuda “sol” yapılar değil, hem HDK/KCK/DTK deyip hem de “hegemonik siyasete karşıyım” diyen Abdullah Öca­lan’ın bilinçli kavram kargaşasının da payı var, her oku­masında olduğu gibi Laclau/Mouffe okuması pek bir ilginçtir).
Bin bir mevcut kimliğin bir biçimde ahenkli yaşaması, toplumsal cinsiyet ve çevre konusunun da önemsenmesi gerektiği, Kürt sorununun bir zahmet artık bir yerlere bağlanması temennisi, işçiler grev ya­pıyorsa bir poşet çay götürme bahanesiyle halay çek­mece dışında, içinde yaşanılan mevcut duruma dair yapısal bir analiz, tekerrür düzeyindeki laflar dışında, yoktur, beklenemez de! İşte demokrasi tam da bağ­lamsız ve sistemik bir açıklaması yapılmamış müstakil öznelerin kendisini ifade etmesine olanak tanınması temennisidir. Elbette, en nihayetinde bu meselelerin hepsi birer boş gösteren olan devlet ve kapitalizm­le kesinlikle bağlantılıdır! Silâhlı örgütler de, HDK da demokrasi konusunda mutabıktır. Evet, buradan ba­kıldığında İboların, Mahirlerin ve Denizlerin devam­cılarıdırlar. Anarşizmden Marksizme değin komünist gelenek dâhilinde kapitalizmin yapısal örgütlenmesi olan demokrasi meselesi çetrefillidir: Demokrasi, suya sabuna dokunmayıp, iç savaştan meşruiyetini alan bir iktidar silsilesi dâhilinde her bir sosyal örgütlenmenin içeriğine karışılmaksızın, bir eşdeğerlik düzlemini var­saymak, iç savaşı radikal bir kopuş, başka bir evrensel­lik kurulumu olmaksızın sürdürülebilir kılmak, sosyal örgütlenmelerin kendilerinden ibaret kalarak birer temsile dönüşmesi teşebbüsü doğrultusunda tikelin ti­kel kalması kaydıyla tikelliği evrenselleştirmek, hâkim evrensellik düzlemi dâhilinde olanın tikel temsiller ol­masını şart koşmaktır. Bunun için egemenlik ve iktidar kuramlarına şöylesine bir göz gezdirmek yeterlidir. Demokrasi kavramı ve onun kurucu istisnası terör kav­ramsallaştırmasına ilişkin tutum, komünizmi tanımlar mahiyettedir. Bu yüzden devrimci demokrat olunabilir ama komünist demokrat olmak mümkün değildir.
Bir açık oturumda bir Alevi ile Sünni tartışır. Alevi der ki, “bizim kimseyle sorunumuz yok, bin yıllar boyunca birlikte yaşamışız,” Sünni de pek haz etmeye­rek sesini çıkarmaz. Alevi, tam anlamıyla bir demok­rattır, Sünni ile birlikte yaşamak ister. Ancak o zaman buradaki sorun şudur: Alevi neden Alevidir? Aleviliğin her yorumu Sünniliğin her yorumuyla bir arada yaşaya­bilir mi? Peki, Alevi şunu deseydi ne olurdu: “Biz sizinle ancak bir koşul atında yaşayabiliriz: Bizim inancımız sizden farklı bir toplumsal örgütlenmeyi önerir, bunun altında yatan etiği kendi metinlerinizin içinden işlete­bilecekseniz o zaman biz Sünni olalım siz de Alevi olun!” Demokrasi tam da toplumsallığa dair tahayyüllerden boşalmış ayinlerin ahenkli kimliklerini gerektirir. İşin ilginç yanı, bu açık oturumda CHP’ye yakın bir antropo­log çıkar ve Alevi’ye “Size katılmıyorum. Temenninizi paylaşmakla birlikte topluluklar arasındaki ilişkiler ta­rihte çatışmalı olmuştur, dolayısıyla böylesine bir yan yana yaşamışlık meselesi doğru değil,” der. Sünni pek bir şey demez, sunucu biraz panikler, Alevi kibarca iti­raz etmeye yeltenir. Bu konuda Hegel’in Hukuk Felsefe­si’nin Eleştirisi ve Yahudi Sorunu’nu Türkçeye bir türlü tam kapsamıyla çevrilmemiş Alman İdeolojisi adlı eser­lerin sayfalarını birazcık olsun çevirmek düşünsel bir açılım sağlayabilir. Komünizm ile demokrasi meselesi konusunda ikircikli olanlar varsa, bir zahmet Marx’ın ilk yapıtlarında neyle hesaplaştığına ve kapitalizmi na­sıl okuduğuna tekrar baksın. Marx, sabık bir demokrat olarak demokrasiyle hesaplaşma girişimi dâhilinde iç savaşın yapısını kapitalist işleyiş olarak okumaya çalı­şır.
Kurumsal partiler üzerinden yürüyen radikal demokratlığa dair kısa bir not düşmek gerekirse: 1999 Depremi esnasında depremzedelere yardımda bulun­mak, tam da gündelik hayatın bozulduğu noktada baş­ka bir toplumsallık denemesi yapmak, depreme millî güvenlik meselesi olarak yaklaşan devlet karşısında halkı kışkırtıp çekilmek, bunun sonuçlarını örgütleme­ye çalışmak mümkün değil miydi?
Tam da Argentinazo patlak verdiğinde, Arjantin­liler sağı solu yağmaladığında, Türkiye’de de kriz vardı ve tüm medya ve siyasetçiler “bizim halkımız böyle şeyler yapmaz,” diyordu; halk onları yanıltmadı. 2001 krizi esnasında gözaltı kaydı olmayan bir kalabalık hiçbir siyasî simgeye sahip olmadan büyük bir alışve­riş merkezini ve bankaları talan etmeye çalışsaydı (bi­zim kurumsal yapılardan bir tanesi tarafından sinsice örgütlenmiş olarak!) topluma nasıl bir mesaj verilmiş olur ve bunun sonuçları nasıl örgütlenmiş olabilirdi?
PKK ateşkes ve müzakere hâlindeyken Hrant Dink öldürüldü. Kürt hareketinin yarattığı atmosfer dolayımıyla 12 Eylül sonrası radikalize olmuş Türki­ye’nin muhalif aktörleri, cenaze töreni esnasında ken­dilerini şapkalar ve pankartlarla kitleden ayırmıştı; peki, kitlenin içinden meselenin bir infiale dönüşme­sine dönük girişimlerde bulunmuş olsalardı, bunun etkilerini örgütlemeye yeltenmiş olsalardı ne olurdu? Rakel Dink, çözümlenmemiş ve üzerine hâlâ düşünülmemiş bir cümle sarf etti: “Bir bebekten katil yaratan karanlığı sorgulamak…” Bunun anlamı şudur: Türkiye’yi çözümlemek istiyorsanız Ogün Samast’ı an­lamak zorundasınız. Çünkü Hrant Dink, güncel tutum­ları bir yana, Sabiha Gökçen’e parmak basarak tam da bunu yapmış oldu. Dudukçu Matergiller önderliğindeki tırşıkçı beyaz Türklerin vicdanları altında ezilen cena­ze töreni bu yüzden Ogün Samast nazarında elitisttir. Altın Şafak karşısındaki SRIYZA’dır. Yunan parlamen­tosunu kuşatan anarşistler karşısında barikat kuran “işçi sınıfının partisi” KKE’dir. Hrant’ın ölümünün ikin­ci yıldönümünde “Katil devlet hesap verecek” sloganı­nı bastırmak için “duduk dinliyoruz arkadaşlar” diye bağıran Tayfun Mater’dir. Ogün Samast’ı çözümlemek, Radikal gazetesine yakışır vicdancılığın ve BDP’lilerle birlikte gaz yemeyi (bir ihtimal tutuklanmak) betimle­yen Kürtseverlikten öte Türkiye coğrafyasında devrim­ci ihtimalleri keşfe çıkmaktır, HDK’de temerküz eden statükoyu yapısal bir tahlile konu edip çıkış aramaktır. PKK’ye methiyeler düzüp 12 Eylül karanlığına kurşun sıkan ASALA’ya hakkını vermektir; devrimci Kara Pan­terler ve faşist Altın Şafak’tan bir şeyler öğrenmemek­tir: Kadıköy ve Samatya’da Ermenilerin öldürülmesi karşısında 24 saat ulaşılabilir sokak devriyeleri ve acil müdahale timleri oluşturmayı ve mümkün merte­be hedef alınan kesimlerden mücadele etmeye niyetli insanları bunlara katmayı düşünebilmektir. Elite ha­set faşizme karşı elitist demokrasiyi değil, komünizmi aramaktır. Ogün Samast’ı yaratan düzlemde onun bir komünar olabilme olasılıklarını yoklamaktır. Belki de soru şudur: Hrant’ın Dostları Kimlerdir, Rantın Dostla­rı Kimlerdir?
Bunu yapmamak demokratlıktır, demos’un sü­rekliliğine oynamaktır, yeniden üretimin vekili olmak­tır, kopuş, dağılış ve komünist zeminde yeniden örgüt­lenme g-i-r-i-ş-i-m-i değildir!
Türkiye’deki kimi kurumsal sol yapılar utangaç bir biçimde Kemal’in söylemiyle, alenen Maoculukla içli ve dışlı olurken homojen bir halk tahayyülüne sahipti, baktılar bu halk/devlet ayrımını ve dolayısıyla bir po­pülizmi üretiyor, birden komünist olmak için işçici ol­dular. Ama popülistlerin halkına da, işçicilerin işçisine de aslında aynı gözlükle bakıldı. İkisi de, homojen ve dışsal bir birimin mağduriyetine uğramış, soyut düz­lemde çıkarları bir olması gereken bir “özne.” Ancak, her ikisinin de radikal demokrasi zemininde buluşmuş olması, talep siyasetinin ötesinde bir mücadele anla­yışına sahip olamayışları hem devletin “ben iç savaşın en üst mercii ve düzenleyicisiyim” yaklaşımını kabul etmeleri hem de toplumu yaran ve sürekliliğini inşa eden, eşitsiz ve birleşik gelişmenin, heterojen bir za­mansallığın yarattığı çatışmaları görememelerinden­dir. Silâhlı olmanın HDK’lı olmayı dışlamadığı, HDK’nın Halk Cephesi olduğu nokta budur!
İşçi sınıfının bu düzenin kurucu unsuru olduğu, halkın devletin kurduğu ve kurucu unsuru olduğu fik­rini kabul etmeyeceklerdir. Ama işçi sınıfı işlediği ve iş­lemek istediği, halk devletin sivil toplumu olduğu süre­ce bir antagonizma aramak nafiledir. Halklar, kadınlar, (çeşni olsun diye adları anılan) LGBTT bireyler, çevre, sakatlar, ataması yapılamayan öğretmenler vs. demek aynı epistemolojinin mantıksal devamıdır. Bunların bir düzlemde sayılabilmesini mümkün kılan nedir? İlk ba­kışta daha dinamik bir okumayı mümkün kılıyormuş gibi görünen “ezilenler” veya daha da uç bir biçimde “çokluk” aynı yapıya sahiptir. Bunların deneyimlerini ve öznelliğini bir özdeşlik veya eşdeğerlik düzleminde görmemiz mümkün mü? Bunlar çatışmasız unsurlar mıdır, yoksa bunların arasındaki çatışma dindirilerek devletin karşısına yeni bir egemen mi dikilmek isten­mektedir? İşte talep birimlerine indirgenmiş unsur­ları, yan yana geliş şartı, bir etik, yani bir komünizm vurgusu olmadan bir araya getirerek muhalif olmak hegemonya siyasetidir, sivil toplum siyasetidir, radikal demokrasidir, halk cephesi örmektir!
Bu yaklaşım, ulus devletin krizine meram ara­yıp kurulu düzen için bir çıkış arayışına cevap aramak­tır. Abdullah Öcalan’ın da bunu anlayacak kapasitede olmayan TC devletine söylediği şeylerden biri işine geldiğinde budur: “Gel seni kurtarayım!”
Sorun bakidir: 1971 çıkışının söylemsel düzle­minde ulusu tadil etmek bulunsa da bu söylemin başka bir ucu da iç savaşın önkabulü, hatta örgütlenmesidir. Demokratik konsensüsün aktörleri kurulu kimliklere seslenip onları egemen altında ahenkli olmaya çağırır­ken, komünizmin o toplulukların içerisindeki ayrışma­ları, potansiyelleri ve olasılıkları daha kapsamlı bir iç savaş içerisinde okumaya ve örgütlemeye çalışır. Top­lumun süreksizlikleri üzerinden topluma karşı koy­maya yeltenir. Hele hele Türkiye’de toplum ile devlet aynıdır, toplulukların imhası ve temsil düzeyinde var olmasına dayanır. Bunu çoğullaştırmak, halka halklar demek, hâlâ yan yana gelişin ilkesini sorgulamaz. Ko­münist hipotez, mevcut bireysel ve topluluksal özerk­leşme eğilimlerini harekete geçirerek bir etik olarak örgütlenmediği sürece ancak “hoşgörü” veya “müsa­maha” hâkim olabilir.
Geriye dönüp bakıldığında 1971 çıkışı, sonuç­larından hareket edecek olursak, komünizmin olasılı­ğına toslayıp yankı yaratmıştır. Bir örgütlenme ilkesi, bir rastlaşma ilkesi olarak komünist hipotezi toplum­sal özerkleşme çabalarında tesadüf etmiştir. 1971’in aktörlerinin siyasî söylemleri, HDK ve örneğimizdeki Alevi’ye çubuk bükerken; eylemleri, verilen örnekteki antropologun çıkış noktasına meyleder. Dolayısıyla, 1971, verili olanı onun bozulma olasılığı üzerinden okur. 1971’den çıkarılacak bir sonuç varsa kurulu dü­zen ile onun kurulmuş muhalefetinin ötesine işaret etme girişimidir; 1971 muhalif olmakla kopuş girişi­midir! Mevcut iktidar örgüsü içerisindeki iç savaştan özerkleşme eğilimleri bulmuştur.
Peki, bu iddiaları haklı çıkarabilecek somut ge­rekçe nedir? Erdal, 1971’in komünizmi gerçek hayatın hareketi olarak bulmuş olduğunun kanıtıdır. Erdal, De­niz’in partisine mensuptur. Aydın Çubukçu, “komünist parti” derken, kurumsal bir organizasyonu anlamakta­dır. Oysa ki parti, toplumsal bir çatışmanın tarafıdır. Deniz’in partisi, Erdal’ın mensup olduğu kurumsal yapıdan çok daha geniştir. Zaten, 1971 ardıllarının cevap veremedikleri hatta ürktükleri bir soru bakidir. 12 Mart’tan sonra nasıl oldu da 1978 mümkün oldu? 1978 ile anılan kuşağın demografik, sosyal ve yaş do­kusuna ve 1971’in bir söylem olarak nasıl dolaştığına bakılacak olursa bu sorunun cevabı aşikârdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulu düzeninin vekili olan aile ku­rumu, taşranın çözülüş dalgalarından biriyle birlikte zapt edemeyeceği dinamikler açığa çıkarmıştır. Ailesi gibi olmak, onlar gibi yaşamak istemeyen ama bu iste­meme hâlinin müphem olduğu bir kesitte, birileri ken­di hayatlarını ele almış ve asilce ölmüştür. Bir destan sıkışmış bir gündelik hayattaki özerkleşme eğilimine çarpmış, ona bir biçim, ses ve jargon vermiştir. Toplum­sal mücadeleleri karikatürize edilmiştir, kavramın içi­ni boşaltan “sınıf” üzerinden okumak isteyenler bunu idrak etmekte tereddüt edebilirler. Ama hızlı bir kentleş­me dinamiği ve yaygın medya araçlarının yayıldığı bir dönem ile taşra ailesinin geleneksel yapısının öznele­rin yeniden üretimi bağlamında yarattığı gerilimi, bu eşitsiz ve birleşik gelişimi göremeyenler, Denizlerin efsanesinin müteakip kuşaklarda neden yankı buldu­ğunu anlayamayacaklardır. Söz konusu kuşaklar sadece siyasî bir mücadele yürütmediler, mevcut arkadaş çevre­lerine başka bir form vererek aslında bir toplumsallık inşa ettiler, örgütler suretinde ailelerinden ve kurulu dü­zenden kopuşlarının manifestosunu yazdılar, geleneksel ahlâk anlayışlarını komünist hipoteze yaraşır bir etik olarak yeniden formüle etmeye çalıştılar. Bu açıdan De­nizlerin her daim bir partisi vardı, Erdal da bu partiye mensuptu. Deniz, Erdal’ın ağabeyi değildir, Erdal da Deniz’in profesyonellik sureti değildir. Deniz ile Erdal bu anlamda yoldaş, aynı yolun yolcusudur. Söz konusu örgütlerin sizler tarafından yönetilmiş olması, örgütle­rinize katılan insanların katılım saiklerini belirlemeye yetmez; iktidarınız olabilir ama kadriniz mutlak değildir!
1971 çıkışını yapanlar aslında gerçek anlamda maceracıdırlar, sonra gelen herkesin icracısı olduğu bir mecra açmışlardır; bu anlamda Narodniklerdir, onlar gibi romanın çağrısına kulak verip, okur olmaktan çı­kıp eldeki malzemeyle yazar olmaya soyunmuşlardır. İşte bu yüzden 1968’e dönük “küçük burjuva macera­cılığı” suçlamaları da ona dair yapılan putlaştırmalar da hâlâ bu meselenin yapısal bir analizini yapmış du­rumda değildir! Sizin jargonunuzla konuşmak gerekir­se: eğer kahramanlık veya küçük burjuva maceracılığı söz konusuysa, hangi maddî zemin bu kısa devreye yol açmış ve onun çığ gibi büyümesini sağlamıştır? Bu bir romantizm değildir, bu özneyi bütünlüğü içerisinde kavrayan, toplumsala içkin olan çatışkılarda komüniz­me meylettirilebilecek antagonizmayı kurmaya çaba­layan bir materyalizmdir.
Kimlikler meselesine indirgenmiş sorunların ötesinde, Türkiye’nin batısında sadece iş yerindeki fa­aliyeti ve mağduriyeti üzerinden ilişkilenen veya iliş­kilenemeyeni “işçi” gören; Halkevleri gibi, insanları ekonomik talep birimleri oldukları takdirde siyasete şayan gören; gündelik hayatı ekonomikleştirerek siya­sal olanı kurumsal düzeyde bir seçkinciliğe indirgeyen radikal demokratlar için elbette komünizm uzaktır. Ko­münistlik, kurulu düzenin dışından ona bakarak oku­mayı şart koşar; iç savaşı okuma ve yorumlama biçimi­dir, hem bir tutum hem de bir bakış açısıdır! Gündelik olanı ekonomik, olsa olsa talep birimlerine ayıranlar, konjonktürle kopamayacaktır, kendi örgütsel ekono­mileriyle beslenerek siyasetçi olmaya devam edecek­lerdir. Ama merak etmeyin, insanların çoğu hâlâ size 1971’den dolayı akmakta ve hemen hemen tamamı bir biçimde bununla bağlantı kurmaktadır, kurumsal dü­zeyde, siyasetçilere dönüşerek.
12 Eylül sonrasına dair bir not düşmek gere­kirse: Burada 27 Mayıs’taki sorun yine açığa çıkmış, 1980’lerde Kemalizm mecrası muhalifliğini koruyarak SHP’nin kuruluşuna kadar varmıştır. Ancak halk des­teği alan 12 Eylül, ANAP ile sorgulanır olmuş, Kuzey Kürdistan’daki kıvılcım radikal bir pozisyon almak isteyen herkesin sırtını yasladığı bir alan açmıştır. Bu esnada neoliberal politikaların sonucu oluşan göç ve yoksullaşma alanlarını, cemaat adı altındaki komüna­list kırıntılar taşımakla otoriter servet bölüşümü alanı olmak arasında gelgitler yaşayan İslam (ABD’nin de desteği ve kösteğiyle) doldurmuştur –bu yüzden AKP, cemaatlerin sivil toplumla kopuşu değil, entegrasyonu öyküsüdür. Mezhep ve etnik yarılma iç savaşta dev­leti bir fetiş referans noktası olarak daha da güçlen­dirmiştir. Bu yüzden “devrimcileri” belirleyen unsur, 1980’lerden bugüne temel olarak Kürdistan’daki savaş ve onun yanında Alevilerin yaşadığı gerilim olmuştur. Ancak, devrimciler bu iç savaşı olduğu gibi kabul et­miştir, savaşın içerisinde onun ağırlık noktalarını ve eksenlerini belirleyecek bir hamlede bulunamamıştır. Burada ilginç ve bakılması gereken kesim ise tam da bu etnik ve mezhepsel gruplara mensup olmayan mi­nik azınlığın bu mücadelede neler bulup neden katıl­dığıdır. Bugünün kilit sorusu budur. Bu yüzden tekrar 1971’e dönelim.
Aslında 12 Eylül meselesinde de kurumsal sol yapıların zımni bir mutabakatı vardır. Bu süreç, toplu­mun yeniden düzenlenmesiyle kendi tabanlarını yöne­tilebilir kılmıştır. Kimileri için kurulu aktörlerin asla dı­şına taşamayacak devlet ile örgütler arasında bir şiddet mübadelesi söz konusudur. Ama her hâlükarda devlet, bizzat şiddet uygulayarak mevcut kurumsal yapılara meşruiyet sağlamaktadır. Kurumsallık ise devlet açı­sından örgütleri yönetilebilir ve denetlenebilir kılmak­tadır. 12 Eylül öncesinin kitlesel hareketlerinin 1980’e ramak kala kadrolaşıp partileşme, yani kurumsallaşma yönelimlerinin akamete uğraması darbeye karşı dire­niş eksikliğini açıklarken kullanılan bir laftır. Ancak, en azından şunu söylemek mümkün, 12 Eylül sonrası örgütlerin kurumsallaşması, dağınık bir toplumsal di­renişin hercailiğini bertaraf etme etkisini göstermiştir: Örgütler, 78 kuşağını yönetmekte sıkıntı çekmiş, ken­diliğindencilik eleştirileriyle irade vurgulanmış, artık “parti” olan örgütler bir anlamıyla da kitlesel bir kal­kışmanın yokluğunda gayet etkin bir sevk ve idare yön­temine sahip olmuştur. Devlet ise tam da bu konsantre hâlden dolayı “serbest radikalleri” havuzlar dahilinde istihbarî ve yer yer fiilî olarak denetleyebilmiş, yönlendirebilmiş en azından hareket edecekleri eksenleri belirleyebilmiştir. Dolayısıyla, mevcut kurumsal yapı­ların 1978’in hüsranı ve 12 Eylül sonrasından yapılan bir okumanın ürünü olduğu söylenebilir. Bu kurumsal yapılar, 12 Eylül’ün ürünüdür, iktidar öznesini yarat­mıştır. Bu yüzden aslında 12 Eylül’e dönük direnişin yokluğuna dair sağlıklı bir toplumsal analizin yanı sıra yönetici düzeydeki kişilerin ve öbeklerin sorumluluk­larının gün yüzüne çıkarılması mümkün değildir. 12 Eylül bu kurumsal yapıların içsel bir meselesi olduğu için aslında bu yapılar aradan yaklaşık 30 yıl geçtikten sonra darbeyi yargılayamaz. Zira bir yargılama süreci aynı zamanda bir varoluş meselesine dönüşecektir. 12 Eylül sonrasında bir kurumsal düzlemde bir tasfiye de­ğil, bir tahkim söz konusudur.
Toplumsal doku da böylesine bir hesaplaşmaya müsait görünmüyor. “Denizlerin projesi vardı Erdal’ın ise partisi” ifadesindeki “ise” kelimesi noktasında ku­rumsal sol yapıların en külâhlısından en ılımanına ka­dar mutabık olduğu mesele budur: Bugün başka bir proje ortaya atmak mümkün değildir! Bir daha soralım, en külâhlısından en ılımanına kadar mevcut kurumsal sol oluşumlar ve HDK ile Türkiye İşçi Partisi arasındaki bu dolambaç gerekli miydi? Öyle ki, en külâhlısından en ılımanına kadar yegâne proje, içerik itibarıyla ne­redeyse hiçbir farkı olmayan, bu içeriğin eyleme geçişi açısından da biçimsel farkların bulunduğu bir tür de­mokratlık hüküm sürmüyor mu? Demokratlık da ku­rumsal yapıların birbirleriyle nizamî ve gayrı-nizamî koltuk kapmaca ve HDK’nın mimarına yaranma yarı­şından ibaret, argümanlar ise bu müzakerede sadece gelip geçici birer oyun taşı değil mi? Evet, dâhil olanı veya olmayanı açısından geçerli olan budur: Projesiz kurumsal yapıların radikal demokrasi projesine -kimileri için HDK dolayımıyla- katılması. Express dergisinin belirttiği gibi, burası “buluştuğumuz yerdir.” Mevcut du­rumu bu kadar doğru ifade eden bir cümleye rastlamak zordur. Projelerinin mahiyeti ve müphemliği bir yana, “Denizlerin projesi vardı” ve şu ânda demokrat “parti­ler var.” Yani proje yok, kurumsal öbekleşmeler ve bün­yeler var.
Demokrasi, bir miktar insanı muhayyel bir düz­lem üzerinden bir arada tutan yapı, mübadeleyi müm­kün kılan soyutlama, günbegün ve anbean sürekliliği kuran teamüller, protokoller ve kriz yönetim stratejile­ridir, halktır, etik değil ahlâktır, emektir. Bu partiler ve “inisiyatifler” demokrattırlar, iktidar olansa halktır.
“Siyaseten doğruculuk” üzerinden laf ile pratik tutum almak arasındaki sınır bu kadar incelmişken, siyasetçilerin doğruculuklarına yakışmayan “dil sürç­mesidir,” demokrasi. Demokrasi, Taksim Hill Otel’de “ezilenler” adına basın açıklaması yapılırken, karşıda­ki otobüs durağında birilerinin tiner çekmesidir; Tak­sim Meydanı’nda 1 Mayıs “kutlanırken,” güzergâhtaki tüm kârhane ve kerhanelerin vızır vızır işleyebilmesi, bunun dert edinilmemesidir. “Halkın değerlerini” sa­vunan, karakol bombalayan Cephelilerin aynı karakol­larda “peşkeş çekilen,” halkın ne olduğuna ayna tutan “fahişeleri,” “yozlaşmanın” emaresi olarak görüp “ce­zalandırmasıdır.” Demokrasi, (belki motivasyonsuzluk­tan dolayı) Dersim’de teslim olan MKP/HKO gerilla­larının bunu neden yapmış olabileceklerini anlamaya çalışmamaktır, silâhlı mücadele arzusuyla onun neden, nerede, nasıl yapıldığı arasındaki ilişkiyi yeni bir pa­radigma oluşturma cesaretine dönüştürememektir, Türkiye’nin kapitalist olup olmadığı tartışmasını hal­ka/kamuoyuna havale etmektir. Demokrasi, halkların kardeşliğinden, kapitalist moderniteden dem vurup demos’un ötesinde bir evrensellik tanımamaktır; Gül­tan Kışanak’ın Sosyalist Enternasyonal toplantısı için anayasası pek bir matah bulunan Güney Afrika’ya gi­dip, birkaç gün önce ANC yönetimi altında çatır çatır maden işçileri öldürülmüşken, bu konuda geçiştirmek için de olsa doğru düzgün tek kelâm etmeyip, Kürt so­rununa dikkat çekmek üzere konuşma yapmasıdır; (burjuva medyanın aktardığına göre ve ANF’nin aktar­madığına göre) Meclis’te bütçe hakkında konuşurken “şarapçı bile harcadığı yeri söyler” demesidir; Kürt hareketiyle devlet arasında ve Kürt hareketinin içinde dönen onlarca dolaptan dolayı yanlışlıkla(!) vakitsizce cereyan eden Demokratik Özerklik ilânı esnasında Ma­lazgirt’e müspet bir gönderme yapılması, “kurucu un­sur” olmaktan dem vurmaktır; belediyecilik üzerinden anarşizm okuması yaparak reel politik dengeler gereği devlet ve kapitalizmle sorunsuzca yan yana yaşayabil­me ütopyasına demokratça varmaktır; Avrupa’da ban­liyölerde ayaklanma çıkmışken Fırat Haber Ajansı’nın Türk ve Kürt esnafın dükkânlarını korumak üzere nasıl nöbet tuttuğunun yorumsuz haberini(!) yapmasıdır: Öyle ya, halklar kardeştir ve yurtseverlerin de sık sık söylediği üzere, “yanlış hayat doğru yaşanmaz!” De­mokrasi, çığır açan toplumsal cinsiyet tartışmalarının karşılıklı kirli siyasî pazarlıkların söylemsel çerçevesi olarak işlevendirilmesidir, parti içi klik çatışmalarının ve önemli kaynaklara sahip sendikaların ganimetle­rini paylaşmak için seferber edilmesidir; mücadeleyi, siyaseten doğrucu, uçkur-merkezli sosyal medya dedikoduculuğu kıvamında ele almaktır; boktan biri olan Sevan Nişanyan’ı Esat Oktay Yıldıran ile eşitleyebilme gafletidir. Demokrasi, siyasî içeriklerden arındırılmış bir biçimde “tutuklu öğrencilerden” dem vurmak, OD­TÜ’de Göktürk 2 vesilesiyle yaşanan olaylarda yapıldı­ğı gibi, “önce polis saldırdı” demektir, meşruiyeti ma­sumiyetten, masumiyeti mağduriyetten türetmektir. Demokrasi, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi ile Filistin Demokratik Kurtuluş Cephesi’nin burunlarının önün­deki mülteci kamplarında başka bir toplumsallaşmaya, yani komünizme dair olanaklar görmeyip, sömürgeci STK’lar ve Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komi­serliği ile zımni mutabakat hâlinde tüm diğer direniş örgütleri gibi sürdürülebilir bir çatışma ve çürümeye tav olmasıdır; kopuşun değil, ayak direyerek bir yerde orta yolu bulmanın kurumsal bünyesi, yani “direniş” örgütü olmalarıdır. Demokrasi, binlerce insan ABD’de kanalizasyon kanallarında yaşarken, birer hezeyan ola­rak birileri kalkıp okulları tararken (ki burada kapita­lizmin çıldırtıcı ama bir o kadar da devrimci olabilecek bir öznellik krizi aşikâr olur) “Wallstreet’i İşgal Et!” ey­leminin tiril tiril insanlarının “biz %99’uz!” demesidir, “İşgal et!” dedikleri yer ile “barış içerisinde yan yana” yaşamalarını sağlayan önkabullerdir; anti-otoriterlik adına önünü görememektir! Demokrasi, sosyalizmin yapısal kısıtlılıklarını tahlil etmeden Sovyet Blok’unun çözülüşü ardından sorgusuz sualsiz EZLN hayranı ol­maktır, tüm sıkıntıların çözümünü suya sabuna bu­laşmadan Zapatistaların sırtına yüklemektir; çıkışı ve çıkışsızlığı dışarıda aramaktır, ötelemektir; hayran kala­rak aynı yolun yolcusu olmamak, “yoldaşını eleştirme­yerek liberal” olmaktır! Demokrasi, bunları mümkün kılan mecradır, bu pozisyonların dağılımını düzenleyen işlevdir. Bu anlamıyla muhalifler, halka karşı değildirler, onun kurucu ilkeleri ve ilişki protokolleriyle sorunlu değildirler; eyleyiş düzlemleri aynıdır, itirazları lâfzîdir. Halkın kurucu ilkesi, muhaliflere içsel bir olgudur. Hal­kın yeniden üretimini, sürekliliğini sağlayan emeğin ik­tidarıdır! En azından AKP’nin seçmenlerin takriben yüzde ellisinin oyunu aldığından beri bu dank etmiş olmalıdır.
Bugünün muhalif reel siyaseti, idealisttir. Bir iç savaş toplumunu tadil etmek ister, ondaki krizi de­rinleştirerek bir olasılık alanı açmak değil. Bu siyaset, toplumu savunur, halkın dostudur! Bundan dolayı ar­tık komünist demek pek manidar değildir. Daha henüz Osmanlı’nın çöküşünün ardından ne olacağı belli de­ğilken, en diri liberter unsurlar Ermeni Soykırımı’yla (daha sonralarında da nüfus mübadelesiyle) tasfiye edilmişken, ulus-devlet henüz müzakereye açık bir ih­timalken “Türkiye” sıfatını kendisine yakıştıran “komü­nist partinin” isminin hakkını veren soLcular bir yana; bugün komünizm kelimesi pek revaçta değil. Sosyalist hareketle ittifak yapan Abdullah Öcalan’ın bu kelimeyi müphem bir biçimde “komünalizm” olarak kullanması­nın da bir sebebi var. Onun için ihtimallerden biridir, çünkü o toplumun süreksizliğinden de bakabilecek konumdadır; ya bütünleşecek ya da ondan kopacaktır; kopamaz, bu “ilkel milliyetçilik” olabilir, birleşse, ancak meclisler üzerine kurulu bir meclisler sistemi, kapita­lizm ile (reel sosyalizmi eleştiren Abdullah Öcalan’ın işaretiyle) “barış içerisinde yan yana yaşama strateji­si” güdebilir. Ancak, Abdullah Öcalan, pozisyonu itiba­rıyla açmazdadır; eleştirdiği medeniyet, son 80 yılda TC dolayımıyla Kuzey Kürdistan’da tesis edilmiştir. Bu yüzden PKK bir terör örgütü değildir çünkü yete­rince terörist değildir; Türkiye modernitesine karşı her cepheden tavır ister istemez “ilkel milliyetçiliğe” götürecektir; Kürtler TC’nin “kurucu ötekisi” olduğu için kurucu unsur olmak isterler, ancak “öteki” oldukları için içkin bir eleştiriyi yapısal olarak yapamazlar. Eleşti­rilerinin Batı’da varacağı yer Sivas’ın ötesine ve metro­pollerdeki kimi mekânları bir adım bile olsa geçemez; bu beklenemez de. Bu yüzden PKK, projesine dair bin bir sıfat icat etmekte, müphem bir alanda reel politik olasılıkları zorlamakta; gerçekten de zorlamaktadır. Onunla sorgusuz sualsiz ilişkilenenler, yapısal açmaz­larını tahlil edemeyenler, onu yerin dibine batıranlarla aynı oryantalizmi paylaşırlar; iktidara âşıklardır. Başka bir hareket başlatmak üzere, onu, dünyada bir şeyler öğrenilebilecek örgütlerden biri olarak görmek ise eşit bir ilişkidir. Kirli savaşın statükosunun bir parçası olan PKK’ye tapanlar, orada sadece kirli savaşın gelgitlerini görürler. Sosyalistler bu topluma sürekliliğini tadil etmek, savaşı “silâhsız” bir düzleme çekmek, silâh kullanıldı­ğında da bunu toplumsal kaynaşma, çoğul sıfatlarla anılan bir demos’un tadili için yaparlar. Sosyalistler, top­lumcudur! Halkın dostlarıdır. Emeği iktidar yapmış ka­pitalizmde emeğin iktidarını savunurlar!
Komünizm, özerkliğin yegâne düzlemi olan, iç savaşın yarattığı ve yaratılması olası toplulukların iliş­ki ilkesidir, etiğidir. Bunu en güzel hâliyle kadın cina­yetlerinde görürüz. Burada kapitalizm, hukuk, devlet, toplum içerisinde bir çatlak görmektense, maruz kalı­nan şiddet üzerinden kadınların özerklik eğilimlerini; erkekliğin çöküşünü ve bir toplumun dağılışını görmek­tense, yargıya çağrıda bulunulur. Oysa burada belki de örgütlenebilecek, bin yıllık bir toplumsal cinsiyet kur­gusu üzerinden tüm bir toplumsal ilişkiler ağını kopu­şa ve yeniden kuruluşa sürükleyebilecek bir iç savaş örgütlemek mümkündür.
Feministlere ve “kadın meselesi de tabiî önemli” diyenlere inat, Deniz’in Kürdü; Mahir’in suni dengesi, bunalım dönemi ve emperyalizmin dışsal değil içsel bir olgu olması; İbo’nun Kemalizm’i, bugün tüm bir “top­lumsal formasyonun” içkin krizindeki bir öznelliktir, kadınların bir topluluk olarak örgütlenerek toplumun dağılışına mahal verme, alan açma ihtimalidir. İç sava­şın devrimci düzlemde örgütlenme olasılığıdır. Verili konjonktürü birleştiren her şeyi kesen -Mao’nun de­yimiyle- “başat çelişkidir.” “Kadın sorunundan” başka her şeyle alâkalıdır. Kadının sorunu, bir kadınlık soru­nu olmadığını, bir toplumun organik yeniden üretimi dâhil olmak üzere, devamlılığını yarandır; komünist olan herkes için komünalist ve militan cevaplar bekle­yen devrimci bir olasılıktır! Baki kalan, oldurtulmasıdır. Özerkleşme arzusunu farklı medyatik kadınlık temsil­lerinden etkilenerek bir çerçeve bulan, gidecek yeri olmayan, Türkiye’de vatandaşlığın en ufak birimi olan hanenin eskisi gibi idare edilemediği, kadının da bu toplumsal cinsiyet anlamını üstlenmek istemediği için şiddet gördüğü, erkeğin eskisi kadar erkek olamadığı pozisyon değişikliği, Denizlerin deneyiminden acaba ne kadar farklıdır? “Ben kimim?” sorusu çerçevesinde ölümle yaşam arasındaki bir ıraklık açısı değil midir? Onlardaki gibi burada da “talep edilemeyen” vardır, meçhule özlem vardır, hasret vardır, komünizm ihtimal olarak vardır.
Bir genç kadının gizlice günlüğüne yazdıklarındaki özlemi görmeyenler, Deniz’in arzusunu Erdal’a çok görenlerdir: Kendilerini “devrimci” olmaya iten sebepleri tahlil etmek istemeyen, “bu mesele bana ne, nereme dokundu ki ben bu oldum?” sorusunun doğru düzgün bir cevabının başkalarını da “devrimcileştirebi­leceğini” görmek istemeyenlerdir; elitistlerdir, meslek­ten “devrimci,” devrimsiz siyasetçi solculardır, kaşarlar­dır. Deniz’i ve Erdal’ı anlamak, bu özlem ve özerkleşme eğilimlerinin “ateşini çalmaktır,” mide eksenli biyo-politikadan devrimcilik (bu mesele bir veçhesi olsa dahi) çıkarmak suretiyle devrimciliği elit bir mertebe­ye yükseltenlerden, proletaryayı formel bir sendika ve kurumsal bir parti imgesiyle eş görenlerden kopuştur. Kurumsal “karar verenden,” iradeye kayış, iradenin gerekçesini -eskilerin deyimiyle- “kitlelere güvende,” gerçek hayatın hareketi olan komünizmde, özerkleş­me eğilimlerinde görmektir! Devrimi, organik bir şey olarak kavramak, yürekleri örgütlenmeye açık devrim­ci birer hücre olarak görmektir. Devrimcileri devrimci yapan toplumsal süreçleri okuyarak, bu özlemin mater­yalist düzlemini görmektir. Aksakallı dedenin dediği gibi, “var olan her şeyin acımasız eleştirisi”nden, özerk­leşme eğilimlerinden bir “kıssadan hisse” çıkarmaktan, komünist hipotezi bir etik olarak formüle edip iç sava­şı bu ilke etrafında örgütlemektir. Aksakallının dediği gibi, proletaryayı, bürgerliche Gesellschaft, yani burjuva toplumun, yani sivil toplumun, yani vatandaşlar toplu­munun, yani halkının “yadsıması” olarak okumaktır.
Kendi hayatlarını nasıl yaşamak istediklerini kendilerine sorduklarında “Nasıl Yapmalı?” diyen, bu sıkıntılardan bir etik oluşturmaya çalışarak, köylülerin toprakla müşterek ilişkilerine bakarak komünizmi gerçek hayatın hareketi olarak görmekle devlet karşıtı bir halkçılık şeklindeki bir devlet/halk ayrımı (liberalizm) arasında savrulmuş, el yordamıyla arayışta bulunmuş Narodnikler’in hakkını vermek gerek. Zira çıkış, belki de, tam da bu gerilimin açtığı düşünce zemininde bulu­nabilir. Lenin’in izinden yürüdüğünü söyleyenlerin akı­betinin Halkın Dostları gibi olmasına da tarihin cilvesi demek gerek; ya da Lenin de mi bu aralar Halkın Dostu oldu, yoksa zaten hep utangaçça Halkın Dostu muydu?
Sahi, solun geleneksel izlekleriyle ilişkide bu­lunmamış ama en basit anlamlıyla duyarlı olup da bir şeyler yapmak isteyen bir insanı, siyaset kaşarı olmak­tan başka nereye örgütlerdiniz? Sahi, bu meselelerle uğraşmak hayata karşı gerçekten somut bir duruş ve algı hâlini sağlıyor mu? Son zamanlarda basın açık­laması ve çeşitli etkinliklere duyuru vasıtasıyla çağrı yapmanın ötesinde, geleneksel Kürt/Alevi mekânları­nı aşarak, biyo-politika endeksli olmayan bir biçimde hangi örgütlenme kimlerin hayatına nüfuz edip değiş­tirmiştir? Hakikaten, komünist miyiz?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>