Haksöz Nasıl Aksöz Oldu?

13 Ocak 2012 admin
Sistemin düne kadar esas düşman olarak algıladığı ve Kemalizm perspektifinden mürteci, gerici, yobaz olarak yaftalayıp 163 türü yargı sopalarıyla dize getirmeye çalıştığı, alay konusu yaptığı İslamcı kitlenin, genel anlamıyla daha sonraki dönemde statükonun içerisinde eritilerek, karşıt olmaktan veya muhalefet potansiyeli olarak kalmaktan çıkarıldığı bilinen bir gerçektir.
Sovyetlerin çökmeye yüz tuttuğu süreçle birlikte, türetilen “Ilımlı İslam Projesi”nin uygulanmaya başlanmasıyla, belediye hizmetleri ve devamında hükümetin bu kesime emanet edilmeye başlandığına şahit olduk. İslamcıların başarılı bir şekilde asimilasyona tabi tutulduğu, statükoyla, sistemle bütünleşme, barışma projesi dâhilinde, siyasî zemindeki aktörlerin uzlaşma çabalarıyla kıvamına getirildiği artık açık bir şekilde görülür hâle geldi. İslamcı kesimlerin kirli bir paradigmaya savrulması ve buna direnenlerin, “erimeme direnci” gösterenlerin çeşitli etiketlerle yaftalanmasının neticesinde AKP üzerinden dönüşmenin bahanesi olarak “sistemin ele geçirildiği, kalenin içten fethedildiği, laikliğin bütün direnç noktalarının kırıldığı ve bundan dolayı bu konumun terk edilmemesi gerektiği” savları üretildi. Kemalist statüko ise onları, muktedir olmanın, sisteminin temellerini sağlamlaştırmanın payandası olarak kullandı. Gönüllü antlaşma, uzlaşma neticesinde bir asırdır Kürtleri kendi içinde eritmeyi beceremeyen Kemalist ideoloji, İslamcılığı bu amaç için araçsallaştırma modelini de benimsedi.
Birçok yönden kıstırılan, çözülmeye zorlanan, darbelerle, muhtıralarla savrulmaya uygun hâle getirilen İslamcılık, Müslüman olmayı beceremeyip, “sağcı, milliyetçi, Milli Görüşçü Müslüman”, “muhafazakâr Müslüman” hastalığına savrulan bu temelsiz varlığın devamı için, kısmen de olsa rahatlayabileceği ve kendi hayallerini gerçekleştirebileceği bir zemin olabileceği ümidiyle sistemin içerisinde erimeyi veya en azından kendi sanal rengiyle kalabilmeyi kabullendi. Zaman, Vakit gibi gazetelerin acemice düzenlenen bir kopyası konumuna düşmeyi marifet saymaları bu endişenin ürünüdür. Daha dün Gülen’i, Said-i Nursi’yi ve hatta İlim grubunu tekfir derecesinde değerlendirirken, bugün onlardan gözükmekten zerre rahatsızlık duymayan bu oluşum/zihniyet, ihtiyaca binaen -Kürdistan’a acı bedeller ödeten kirli bir süreçten kalma ve neredeyse siyasal varlığını PKK’ye düşmanlık retoriği üzerine gerçekleştirmekten maalesef/henüz sıyrılamamış- Mustazafder’in kapısını çalma arzularını/belirtilerini görmekteyiz.
Erimeyi, çözülmeyi kabul etmeyen Kürtler ve onlarla birlikte radikal İslamcılar, bu teslimiyeti meşru gören kanatlarca karşıt olarak algılandı. Jakoben, statükocu laik rejimin uzlaşma talebine sıcak bakan bu kesimlerin katı düşüncelerinden ödün vererek, mücadeleyi göreceli dar kalıplara sıkıştırmaları neticesinde sağcı mukaddesatçı anlayış ağabeylik makamında korunmaya çalışıldı. AKP’nin ABD icazetiyle Orta Doğu’da ağabeyliğe soyunması gibi, onlar da AKP’nin icazetiyle sosyal olaylar üzerinde taraf olmaya ve kendilerini ağabey görmeye yöneldiler. Bu sayede muhalif zeminde seyreden cılız sesin meşrulaştırılmasının yolları zorlandı. Yardım kuruluşları, medya, sivil toplum kuruluşları veya araştırma merkezleriyle birlikte holdinglerle, bu cılız sesin gerisinde kalan dev muhalefet potansiyeli liberalizme, zenginleşmeye ve kapitalizmin kalelerinden birini kapmaya çalışırken, her merhalede daha fazla omurgasızlaştı. Hedefledikleri kaleleri ele geçirdiler, başarılı da oldular. MSP ve devamında gelen siyasî hareketler bu savrulmaya öncülük etti. Faizle büyüyen sermayenin yerine, abdestli sermaye ve faizsiz bankalarla çalışan yeni bir sınıf oluşturuldu. Bu sınıf, devletle bütünleşmesini İslamî kılıflarda sunmaya başladığı süreçte, devasa bir potansiyele sahip olduğunun farkında mıydı bilinmez, ancak onların gerisinde kalan cılız sesin handikaplarından, her defasından tavizler vererek yeniden “sil baştan” çabalarının dayanılmaz yılgınlığından kurtulabilmek için realiteye göre açılmaya, paradigmalar üretmeye, saçılmaya, savrulmaya, tarihî kırılmaya engel olamamaya, böylesine hızlı değişime hazır değillerdi. Bunun daha yavaş ve şark kurnazlığıyla gerçekleştirilmesi gerekirdi. Ödün vere vere, direnen potansiyelin bu noktaya gelmesinin, dönüşmesinin ve kullanılabilir hâle gelmesinin mümkün olduğu düşünüldü.
İşte bu ürkek, mahcup ve biraz da geçmişini yalanlamaktan çekinen bakış açısı, yerel seçimlerde, referandumda ve daha sonrasında genel seçimlerde kendisini ciddi manada hissettirdi. Ne zaman ki, o görkemli Taksim veya Beyazıt eylemlerinden Saraçhane’deki 5-10 kişilik eylemlere hızla dönüştü, bu kez tamamen silinmemek için çırpınmaya başladılar. Savruldukları alanlarda ipin ucunu kaçırdılar ve omurgasızlık onların kurtuluşu gibi göründü. Seçime de referanduma da cevaz verdiler. Ve ne yazık ki Haksöz açık ve dolaylı düşünce ve pratikleriyle Erdoğan’ın uydusu hâline gelmeleriyle Aksöz oldu. Bu yeni handikap/paradoks, zihinsel bocalama onları zayıflamaktan kurtaramayınca Kürdistan’a yöneldiler. Statükonun istediği yönde her adım atışlarında, her değişim çabasında takdir edilip itibar gördükleri zeminler de olmadı değil. Bu çerçevedeki etkinliklerini kendi medyalarında haberleştirip överek yaptıkları yönlendirmenin de etkisiyle, zamanla İslamî kimlik ve referansları yumuşatıp, sistemin karşıtına/düşmanına karşıtlıktan şekillenen düşünceleri referans almaya, liberal-demokrat kavram ve ölçüleri dinî kılıflara büründürüp yeni ekolü bununla ifade edip tanımlamaya başladıktan sonra, bu itibarla Kemalist ve katı ulusalcıların haricindeki bütün liberal ve sol medyanın da baş tacı oldular.
Laik seküler sistemin sözcülüğünü yapan AKP’nin demokratik açılım, demokratikleşme, Ergenekon, Yeni Anayasa, yargının veya ordunun statükocu direncini kırma programını bir demokratikleşme, normalleşme veya barış çabası gibi pazarlamaları bu endişelerden ayrı düşünülemez. Onun dışında Kürdistan’da taban bulamama endişelerinin devamında, geçmiş dönemdeki karanlık süreçte takındıkları tavrı unutarak, tavlamaya çalıştıkları Mustazafder çevresinin, onların kirliliğini görüp onlara yüz vermemesi ve bununla birlikte bir TV lisansı alabilmek için gizliden seçimlere destek vermesi, geçmişten kaynaklı PKK düşmanlığı ve Haksöz çevresinin AKP’ye oy vermesine icazet çıkarması çabalarından kaynaklı bir endişenin ürünüdür. Yeter ki, Kürdistan’da BDP kazanmasın! Bütün siyasetleri bunun üzerine bina edilmiştir. 1979’da “Tağutî Sistemlerin Devamı İçin Oy Yok!” diye manşet atan Hicret dergisi çevresinin tamamının CHP’nin kazanmaması için, MSP’ye oy vermesi gibi bu ritüel hiç değişmedi. Muhafazakârlık ve millî dindarlık perspektifindeki bu paradoks hep varlığını korudu ve İslamcılar karşısındaki en önemli handikap olarak kaldı.
Radikal bir çizgiden oportünist bir kimlik tahmil etme çabasına gelinmesi, tağutun bütün değerlerine karşıtlık noktasından kopup, referanduma veya AKP’nin icraatına olabildiğinden fazla asılmalarından da anlaşıldığı gibi, İslamcılığın ağabeyliği konforunu ellerinde tutanlar büyük bir handikabın içerisine yuvarlanmışlardır. Bu çevrelerin hangi zemine doğru savrulduğunu uzun uzun anlatmaya gerek var mı? Bir yandan Kürt kelimesini kullanan Müslümanları ulusalcılığa savrulmakla suçlayanların, bir yandan da Kürt meselesinde “3. İnisiyatif” olarak ortaya çıkma/çıkarılma çabalarının ne anlama geldiğini anlamak için öyle derin analizler yapmaya gerek yok aslında. Yakın bir zamanda bu çevrelerin, Kürtlerin direnç noktalarını kırmak için “Bağımsız Kürdistan” talepleriyle bile ortaya çıkmayacağını kim garanti edebilir? Yeter ki “Bağımsız Kürdistan”ı Kürtler talep etmesinler, yeter ki İslamcı ve Dindar Kürtler kontrol edilebilirliklerinden çıkıp müstakilleşmesinler! Stratejik Düşünce Enstitusü-SDE’nin çabalarına bakacak olursanız, bunun ana temasının ne olduğunu rahatlıkla görebilirsiniz! Muhataplık açısından Kürtlere yönelik en uç talepleri bile dillendirmekten kaçınmayan bu zihniyet, denetiminde veya başında olmadıkları her çabayı “eklektik, kimlik bulanıklığı” olarak yaftalamaktan çekinmediler, çekinmezler. Aslındaysa onların bütün çabaları, bazı “demokrat”, “liberal” ve sözde İslamcının, kendini ümmetçi zanneden ırkçı ve milliyetçinin Kürtler için öngördüğü sistemin içinde eritilme, dönüştürülme, devşirilme ve asimilasyon planlarına destek vermekten de öteye gitmemektedir.
Bir taraftan fildişi kulelerinden “çalışmalarının Kürdistan’daki herhangi bir kesime karşı konumlanılmayacağı” vurgusu yapılırken, diğer taraftan varlık ispatı için Kürt meselesinde taraf olan kesime düşmanlık üzerinden şekillen düşünce üretiyorlar. Bu alanda varlık ispatına giderek, PKK’nin Kürtlerin meşru temsilcisi olmadığı gibi teraneler okumaya başlıyorlar. Yine, “Dilimiz, İslam tarafından refere edilmediği gibi halk tarafından da anlaşılmıyor.” itirafına rağmen “Kürtlerin haklı talepleri için her türlü bedeli ödemeye hazır oldukları”nı söyleyebilecek kadar cesurdurlar. Fethullahçı zihniyetin yanında, sistemin eritemediği İslamcı Kürtleri bu proje içerisinde asimile etmeyi veya en azından direnen güçlerle mesafeli/düşman kalmasını, sağlamayı hedefledikleri bu yeni toplum projesinde başaktör konumundadırlar, ne yazık ki.
Pratikte hiçbir karşılığı olmayan sözü söylemenin meziyet olmadığını, karşılığı olmayan eylemleriyle göreceklerdir. Ancak bu çaba kirlenen zihinlerin, yıllarca onların düşüncelerinin esareti altında kalmasından kurtulamayacağı tehlikesi de devam ediyor. AKsöz’e, Müslüman’ın vakarına, dürüstlüğüne, kafatasçılıktan uzak basiretine yakışan imha konseptinden uzak durmak ve adil bir şahitlikle akan kanın durması için samimi ve dürüst bir duruş sergileyerek hak söz olabilmektir. İslamcılığın tarihi kırılma göstermesinin öncülüğünü yapmak, bu gidişata itiraz edenleri harcamak hangi adil şahitlikle izah edilebilinir?
Bu cephede liberal solcular, liberal demokratlar, liberal İslamcılar, liberal sağcılar vs. liberal olanlar var. Ordu Kürt’lerin direnen kesimlerini imha ederken, liberal cenah yenilenlere “demokratik” bir zemin inşa etmektedir. Peki, AKsöz’ün, buluştukları ortak nokta ulusalcılık olan bu seküler, liberal, ordu ve burjuvazi cephesinde ne işi var? Bu konseptte, Kürtlerin direnen unsurlarını imha çabası içerisinde olan ve düşmanlıklarını gizlemeyen Taraf, Zaman, Vakit, Yeni Şafak ve Kemalizm’i yeniden tarif etme çabasında olan Neo AKP ile aynı çizgide duruyorlar. Frekans değiştiren otoriter jakoben seküler Kemalizm’in yeni kimliği olan liberal Kemalizm’in hizmetindeki AKP hükümeti, yine bu ortak konsept tarafından kollanıp korunmaktadır. Her biri bunu kendi yöntemleriyle yapıyor, gizli açık yaptıkları bu saldırılara akidevi kılıf uydurup iftiralara yeltenmeleri de cabası. Bir kısmı bunu açıkça yaparken, diğer bir kısmı dolaylı olarak veya direnen unsurlar içerisinde olmayan Müslümanları kendilerine özgü yöntemlerle içlerinde eritme, zihinlerini bulandırma yoluyla yapıyorlar. Yaptıkları alıntıların nerdeyse tamamı bu konsept içerisindeki ekiplerin çalışmalarından kaynaklanmaktadır. Kürdistan halkının haklarını ve özgürlüklerini savunan, zalime karşı mazlumun yanında yer alan, bunun için bedel ödemeyi göze alan bir çabanın içerisinde olacaklarını deklere etmelerine rağmen, varlıklarını bütün bu saydıklarının karşısında imha konseptini geliştiren kesimin dili ve mevzisini kullanarak sağlamlaştırmaya çalışıyorlar.
Kendileri nasıl bir ironi içerisinde olduklarının farkında mıdırlar bilmem, ancak “Kürt ulusalcılığına savrulanlar ‘mademki mazlumdurlar öyleyse Kürtler her şeyi yapmakta serbesttirler’ gibi bir akıl yürütmeleri yanlıştır” türünden mantık yürütmelerinin altında kesinlikle sistemin karşıtına düşman olmak endişesi yatıyor. Bu çarpık mantık ve savunma da kesinlikle doğru değil. Ne İslami, ahlaki, ne de siyasi açıdan doğru bir akıl yürütmedir! Buradaki Kürtler ifadesini PKK diye okuduklarının ve savrulmuş olarak kabul ettikleri Müslüman Kürtleri de bu kategoride değerlendirdiklerinin de altını çiziyorum. Dolayısıyla böyle rijit bir saldırıyla, haksızlığı kabul etmeyen Kürtleri ulusalcılık veya PKK safında olmakla suçlayarak, karalayarak, korkutarak veya ulusalcılığa savrulma şeklinde bir ‘literatür’ yaratmaya çalışarak, kendilerine yakın devşirme bir elit tabaka oluşturmaya çalışıyorlar. Bu cephede herkes meşrebine uygun olarak imha faaliyetinde bulunmaktadır. İslam düşüncesini otoriter liberal, seküler, jakoben, egemen, pragmatist düşünce ile harmanlayıp direnen Kürt güçlerine hücum etmek, İslami değildir. Adaletle, insafla, vicdanla, peygamberin pratiğiyle bağdaşmaz. AKsöz’ün devşirme Kürtleri eritme ve zayıflatma dalgası bumerang gibi dönüp kendisini vuracaktır, bu hep böyle olmuştur.
Kur’an Kursları için toplanan öğrencilere eğitimleri sırasında Kürtçenin yasaklandığı ve oraya alınan çocukların devşirilmeye çalışıldığını biliyoruz, buna itiraz ettiğimiz zaman sizin mantığınızla Kur’an kurslarına mı karşı geliyoruz? Kürt medreseleriyle Gülen Cemaatine ait Kur’an kursları arasında çok büyük bir fark olduğu bilmeyen yok, peki neden özellikle Fethullah kontrolündeki kurslar? Özel idarenin bu dönüştürme maksadıyla kurmuş olduğu merkezler veya teşvikler yine neden bu cemaatlere peşkeş çekiliyor? Neden Kürtlerin kendi Kur’an Kursları’nı kurmalarını teşvik etmiyorsunuz? Türkiye, eskiden beridir dini hep Türk milletinin millî çıkarları doğrultusunda kullanmaktadır. Bu çabanın kurumlaştırılması bu projenin ürünüdür. Örnek, bir devlet kurumu olan Diyanet’in yayımladığı İslam Ansiklopedisi’nde “Kürtler”, “Kürtçe”, “Kürdistan” gibi maddeler yer almıyor. 40 cildi aşkın bir ansiklopedi söz konusu ama 20 milyonu aşkın Müslüman Kürt’ten söz edilmiyor. Böyle inkârcı, yok sayıcı, imhacı bir tutumdan nasıl kardeşlik üretilebilir?
Ama daha ilginci, daha önceki süreçte İslamcı olduklarını iddia eden şovmen yayınevleri tercümelerinin tamamından, “Kürt” ve “Kürdistan” kelimelerini çıkartmakta yarışıyorlardı ve bu kelimelerin ulusalcılığı çağrıştırdığını söylerken Kürtleri uyutmaya çalışırken, Türkçülük adına her türlü İttifakı, ortak zihin ve eylemi gerçekleştirmekten kaçınmıyorlardı. Irkçılığın, ayrımcılığın, milliyetçiliğin zerresinden ödün vermeyen Yazıcıoğlu’nu asrın Kerbelâ’daki Hüseyin’i olarak ilân etmelerini ve günlerce taziyeler düzmelerini hangi ulusalcılıktan arınmış İslamcılıkla izah edebiliriz?
‘Felâh bulan (kurtulan) da helâk (mahv) olan da bilerek olsun…’ (Enfal-42)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>