Gelin Kur’an’ı Yeniden Okuyalım

22 Nisan 2009 admin
19 Aralık 2000… Devrimci tutsaklara yönelik “Hayata Dönüş” operasyonları… Yani 20 Hapishane… 8 jandarma komanda taburu… 37 bölük… 8335 askerî personel… Binlerce gardiyan ve çevik kuvvet… Sonucunda 28 ölü.
Ölüm oruçları ve sonucunda 122 ölü…
Artık aramızda olmadıkları için bu sefere katılamayan kalbimin gerçek Müslümanlarına ithaf olunur…
Ey sevgili devrimci arkadaşlar, sosyalist arkadaşlar, devrimci-solcu arkadaşlar…
Hatırlıyor musunuz; Günler yürüyordu, takvim yaprakları birer birer ölüyordu ve Berdan son nefesinde, yani ölüm orucunun 65.gününde; “Bizler insanlık ailesinin fertleri olarak” diye sözlerine başlıyor ve şöyle devam ediyordu:
“Bizler çok büyük bir insanlık ailesinin fertleri olarak, kendimizi hep başlarda hissedeceğiz. Çünkü bu insanlık ailesinin fertlerinin önü çok açık. Bunu biliyoruz, buna inanıyoruz…”
Mersinliydi Berdan ve İzmirli Müjdat’a söylemişti türküsünü… Müjdat, İstanbullu İlginç’e göz kırpmıştı… İlginç’in insanca yaşamak dışında bir hayata tahammülü yoktu, bütün insanlar mutlu olsun istiyordu ve sevdasını Dersimli Yemliha’ya fısıldamıştı… Yemliha hemen doğruluvermişti yerinden, uzatmıştı bakışlarını Merzifonlu Serdar’a…
Serdar o esnada son nefesini veriyordu…
Oysa istedikleri sadece insanca bir yaşam idi… Tek dilekleri insanın insana köleliğini ortadan kaldırmaktı.
Ve hatırlıyor musunuz; Ramazan’dı ve bizim şafak böyle sökmüştü, bizim iftar topu da böyle patlamıştı işte…
Değil sahurdan iftara, 65 gün… 70 gün… 85 gün… 90 gün bile kâfi gelmemişti dünyanın tüm açlarının, mahrum bırakılmışlarının çehresinde gezinmeye…
Evet, ağlamak ayıp değildi, fakat hatırlıyor musunuz, herkes nasıl gözlerini kaçırarak gizlice ağlıyordu, herkes nasıl da gözyaşlarını gizlemeye çalışıyordu birbirinden? Hani gözler dolar dolardı da dökülmezdi bir türlü yüzümüze… Ağlamak ayıp değildi, ancak bir sürü arkadaşınızın önünüzde yavaş yavaş ölüyor olması ve acaba hangimiz daha önce ipi göğüsleyecek diye düşünmek, sabah uyandığınızda acaba hangilerimiz henüz hayatta diye tek tek herkesi kontrol etmek, o esnada yanınızda soluk alıp veren bir arkadaşınızın az sonra nefesinin kesilecek olduğunu bilmek nasıl bir acıydı, hatırlıyor musunuz?
Gözyaşına sığacak kadar küçülen bedenleri görmek…
O görkemli meydan okumaya şahit olmak…
Ancak umursanmamak… Önemsenmemek… Koca İslâmcı camiada ancak 30-40 kişinin harekete geçtiğini bilmek…
İsimleri kıyamete kadar zihinlerimizde kalacak olan bir avuç dost dışında kalanların mazeretleri üzerine varsayımlarda bulunmak…
Örneğin tam da Serdar’ın son nefesini verdiği zamanlar denk gelen bir 3. eş imam nikâhı merasimi… Ya da Berdan hayatını kaybederken çıkılan bir Umre seyahati… İlginç hayatını kaybederken kotarılan bir ihale işi… Ya da tam da Müjdat ölürken, 5 yıldızlı otellerden birinde başına oturulan iftar sofrası…
Hele de bazı insanların arkadaşlarımız hakkındaki saçma sapan düşüncelerini işitmek zorunda kalmak… Bu nasıl bir öfkeydi hatırlıyor musunuz?
Onlar ateistti, onlar solcuydu, onlar kendilerinden başkasına önem vermezdi diye ortaya savrulan bazı cümleleri duymak zorunda kalmak… Bunun gerçeği yansıtmadığını, onların halkın içinden gelmiş yüreği insan sevgisiyle dolu insanlar olduğunu izah etmek durumunda kalmak… Kaçıp uzaklaşmak, kendini kaybedip önce Allah kahretsin onlar sizin için öldü diye ağız dolusu küfretmek ve yalnız kalarak doyasıya ağlamak istemek, ancak bunların hiçbirisini yapamamak ne tuhaftı, öyle değil mi?
Herkes bir biçimde ayakta kalmak zorundaydı. Ve kayıpların ardından, bir yandan onların yasını tutarak, bir yandan da hayatla yüzleşmeye çalışmak zordu, ancak içimizde büyüttüğümüz tüm o öfkeye rağmen mecburduk buna, öyle değil mi? Ancak intikam öyle bir his ki, hani insanın hayatında tek bir şey önemlidir bazen. Ne iş, ne eş, ne de başka bir şey… Tek bir soyut hâl üzerinden devam eder yürümeye… “Ben”, der… “Ben bu arkadaşlarımın intikamını öyle esaslı bir biçimde alacağım ki, yüreğim ancak o zaman biraz soğuyacak… Dalından çiçeği koparır gibi hayatını soldurdukları, haykırışları ve erimiş bedenleri yüreklerimizi delip geçen arkadaşlarım için öyle esaslı bir kazık atacağım ki bunlara… Acılarını tarih yazacak…”
Bunun ne olduğunu bulmak kolay değildi elbette…
Günler geceler boyunca iz sürdüm…
Mevlânâ okudum… Yunus okudum… Hayyam okudum… İkbal okudum… Biraz ferahladım… Biraz yüreğim soğumaya başlar gibi oldu, ancak heyhat öfkem geçmedi.
Sonra, Ali Şeriati’ye tesadüf ettim ve sesi ılık bir nefes oluşturdu içimde… Bir görkemli “of” çektiğimde dibimde bitivermiş olan bir dost oluvermişti sanki Şeriati… Ardından, sevgili dostumun da meğerse İslâm’ın yalnızlarından birisi olduğunu öğrendim… Hani “arzuhal eylesem deftere sığmaz” derler ya, ben Şeriati’yi çok sevdim ve etrafımız onun gibi Müslümanlardan oluşsaydı, arkadaşlarımız da şu anda hayatta olurlardı, gibilerinden tuhaf düşünceler belirdi zihnimde…
Sevgili dostum bir ışık yakıvermişti işte…
Demek onun gibileri de vardı… Bizimle aynı şeyleri söylemiş olan Müslümanlar da vardı… Ve bunlar kaynaklarını Kur’an’dan alıyorlardı.
Pekâlâ, siz İslâm dininin, namaz, oruç ya da hac gibi, sadece sahibini alakadar eden ve düzen üzerinde hiç bir sarsıcı etkisi olmayan bir takım ritüelleşmiş ibadetlerden ibaret olduğunu düşünüyorsunuz, değil mi?
Öyle düşünüyorsunuz biliyorum, zira ben de öyle düşünüyordum…
Veyahut Müslüman olmanın, insanı haksızlıklar karşısında basiretsiz kılan bir hâl olduğunu sanıyorsunuz, biliyorum…
En fazla zekât verirler, diye geçiriyorsunuz içinizden…
İyi de insan; “Yahu ben bu zekâtı niye veriyorum, bu insanlar neden aç, neden zekâta muhtaç” diye sormaz mı kendine, öyle değil mi?
Ah ama Müslümanların kaza ve kader inancı var. Hattâ bu İslâm’ın iman esaslarından bir tanesiymiş… Öyle öğretilmiş onlara… Yüzlerce senedir, bir yalana iman ediyorlarmış… Bir yalan iman esaslarından sayıyorlarmış, diye düşünüyorsunuz öyle değil mi?
Bu ne saçmalık diye geçiriyorsunuz içinizden biliyorum…
Vallahi de, billahi de ben de böyle düşünüyordum. Ancak bir dost edinmiştim işte kendime. Ve dostum bana; şirk dininin ana unsurlarının, cehalet, korku, ayrımcılık, sermayedarlık ve bir sınıfın insanlarını diğer insanlara karşı üstün tutmak, olduğunu söylüyordu. Ve bizim din üzerine yaptığımız bu değerlendirmelerin, hak din için değil, şirk dini için doğru olduğunu vurguluyordu. Bizim din sandığımız şeyin; çaresizlik ve cehalet içinde yüzen halkları, içinde bulundukları durumun kendileri için ilahî bir takdir olduğuna inandıran ve buna teslim olmaya çağıran bir uyuşturucu görevi gören uydurulmuş bir inanç olduğunu haykırıyordu.
Sevgili dostum bana; Mücadele ettiğimiz şeyin aslında, kendilerinin ve toplumlarının mevcut durumunun, olması gereken bir durumda olduğuna ve bu durumun, ilahî takdirin bir tecellisi olduğuna inandırmaya çalışan şirk dini temsilcileri olduğunu söylüyordu.
Varın yaşadığım şoku siz düşünün…
Hani sokaklarda çok kaldığımız gecelerde, sıcak bir ev özlüyorduk ya bazen… Duvarları arasında çocuklaşabileceğimiz, devrimci hayaller kurabileceğimiz, kurduğumuz sofraya dünyanın bütün mahrum bırakılanlarını davet edebileceğimiz sıcacık evler hayal ediyorduk…
O ev uzaktan görünmeye başlamıştı işte… Sevgili dostum işaret etmişti bunu bana… Ve hemen bir Kur’an-ı Kerim edindim…
Sarsıldım zira “Oku” diye haykırıyordu vicdanım…
“Yaratan Rabbinin adıyla Oku! O, insanı sevgiden/ilgiden/alâkadan yarattı!” diye fısıldıyordu. “Oku! Senin Rabbin çok cömerttir! Kalemi kullanmayı öğretti!” diye yükseltiyordu sesini… “Ve insana bilmediği şeyleri öğretti!” diye haykırıyordu…
Ve “Oku” diye haykıran vicdanım, “al bu kitabı oku-sonra namaz kıl-hacca git-kurban kes ardından da yan gel yat” demiyordu bana…
“Oku” demek kafanı kaldır da, eleştirel gözle bir etrafına bak demekti. Batıl olarak gördüğün şeyleri kaldırmak için üzerinde sorumluluk hisset, zulmün yerine adaleti tesis edebilmek için azıcık gayret et demekti.
“Oku” demek “yan gelip yatma, biraz çaba göster be adam” demekti.
“Oku” demek; git kabirlerde dua ya da arkadaş sohbetlerinde mevlit oku demek değildi. “Oku” demek, aynı bizim Serdar’ımız gibi, zulme-haksızlığa karşı bir sevda edin ve bunun peşi sıra git demekti.
“Oku” demek; “yahu hadi hiçbir şey anlamadıysan bari en azından Peygamberleri anla” demekti. “Onlara bak; Hangisi, ilk çıkışlarında önce düzeni yerle yeksan ederek, ilk iş olarak mevcut yapıyla savaşmamış?” demekti.
“Oku” demek; “ta ilk insan Hz. Âdem’den en son Peygambere kadar olan tüm Peygamberler ne tür düşüncelere ve hangi sosyal yapıya karşı çıkmışlardır, bunu gör” demekti.
“Oku” demek; “Genç İsa’nın kavgasını anla, Musa’nın Firavun’la olan mücadelesini gör ve Muhammed’in sevdasına şahitlik et” demekti…
Bizim Berdan’ımız son nefesinde, “bizler insanlık ailesinin fertleri olarak”, diye söze başlamıştı ya hani…
“Oku” demek bu insanlık ailesinin manifestosu idi işte.
Sayfalarda ilerledikçe, hayatımda yediğim en büyük kazık bu olsa gerek diye düşündüm…
Hayatımızda yediğimiz en büyük kazık buymuş meğer…
Zira bizim dinimizi öldürmüşler…
Kur’an-ı Kerim’i öldürmüşler. Onu bir tapınak ve sermaye dini kitabı hâline getirerek, bizleri başka mecralarda hak aramaya mahkûm bırakmışlar…
Önce kitabımızı öldürmüşler, sonra da ardından oluşan mahşer yerinin atıvermişler bizi.
Ah intikam demiştim ya hani… Bu öyle bir his ki, geri kalan her şeyi önemsiz kılıyor bazen. Ne iş, ne eş, ne de başka bir şey… Tek bir soyut hâle bağlıyorsunuz hayatınızı… Ben bu arkadaşlarımın intikamını öyle esaslı bir biçimde alacağım ki, yüreğim ancak o zaman biraz soğuyacak, diyorsunuz içinizden sürekli…
Yanı başımızdan hoyratça kopardıkları arkadaşlarım için öyle esaslı bir kazık atacağım ki bunlara… Acılarını tarih yazacak, diyorsunuz kendi kendinize…
Allah’ım Sana şükürler olsun… Bana bir yol gösterdin… Yaşama gücü verdin…
Ey sevgili devrimci arkadaşlar, sosyalist arkadaşlar, devrimci-solcu arkadaşlar…
Buymuş işte o daima hayallerini kurduğumuz sıcak yuva. Kitabın sayfalarında gizliymiş hayatın tüm akışkanlığı.
Kalbimizin her odasında bir arkadaşımızın cansız bedeni yatarken, “Oku” diyen sese yanıt vermekmiş acılarımızı dindirecek olan şey…
Öldürdükleri, soldurdukları dinimizi geri alacağız, o sıcak yuvaya tekrar kavuşacağız…
Zira bu din bizimmiş ve en esaslı intikam, eskisini bunların suratına çarpıp, yaşayan Kur’an’ı yeniden okumakmış meğerse.
Peren Birsaygılı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>