Fatih’ten Taksim’e Saflar Sıklaşıyor

26 Nisan 2012 admin

Kapitalizm ve onun devleti, işçinin terini, mazlumun kanını içerek yaşıyor. Doğası gereği işçiler ve mazlumlar da ter ve kanın emrettiği çığlıkları ve adımları atıyorlar. Sömürü ve zulme karşı her cephede ve her mevzide bir oluyorlar.
Yenilgi dönemlerinde cephe ve mevzi kapitalist çarka giriyor. Kan ve ter edebiyatı, kendi mülkiyet ve rekabet ideolojilerini üretiyor. O mevzi ve cephede bileylenen ideolojiler donduruluyor ve haplar hâlinde satılmaya başlanıyor.
İslamî ideoloji ile sosyalist ideolojinin rekabetinden ve belli mekânlarla sözcüklerin mülkiyetinden bu tüccarlar bahsediyorlar.
Cami civarında bildiri dağıtan sosyalistlere, “burası sizin yeriniz değil, gidin başka yerde dağıtın” diyor polis. Polisten kaçarken muhafazakâr mahallelere kaçan devrimciler mahalleli tarafından linç ediliyorlar. “Özgürlük, emek, adalet” diyen Müslüman’a sosyalist, “bunlar bizim kavramlarımız, ağzına alma!” diyor.
Müslüman gençlerin Fatih-Taksim yürüyüşü, daha henüz gerçekleşmeden, mülkiyet-rekabet ilişkilerinin koşulladığı kimi noktaları rahatsız etmiş gibi görünüyor. İşi lafa indirgeyen sosyalistler, birkaç kelimenin Müslümanlarca “mülk” edinilmesine itiraz ediyorlar ama mücadelenin kendisini salt bazı kelimelere indirgemelerini ve kitlelerin bazı özel kesimlerinin bu kelimeleri idrak edince her şeyin hallolacağına ilişkin zannı hiç mi hiç sorgulamıyorlar.
Oysa ne önemi var zalime ve sömürücüye sallanan yumruğun şeklinin şemalinin?
Fatih Camii’nde kılınacak bir namazın politik bir içerik ve biçimle örgütlenmesi, hele ki bu ülkede, önemsiz mi? Ak Parti’nin ülke ve bölgede girdiği yola gene o yolun insanları tarafından itiraz ediliyor olması, anlamsız mı? Bu partinin Ortadoğu’daki değişimi yönetme iradesine, İslam içre bir itiraz geliştirilmesinin nesi yanlış? “Örgüt defterleri”ne birileri sırf Müslüman diye kaydedilmiyorsa, ne önemi var o zaman örgüt kurmanın?
Evet, otuzlarla başlayarak, özellikle Sovyetler’in Ortadoğu’ya ilişkin eksik, doğru, yanlış bir dizi politik adımının koşullamasıyla İslamî hareketin sosyalist hareketle kurduğu teması bugün liberal bir zeminde çözmeleri ve her iki kesimin temassızlığı bir maharetmiş gibi savunmaları vak’adır. Ama bu temasın ve temassızlığın sömürülenlerin-mazlumların kolektif mücadelesine katkıları nasıl ve neye göre değerlendirmeye tabi tutulacak? Sovyetler varmış gibi yapılabilir mi bugün? “Mecbur kaldık, adaletten, eşitlikten ve hürriyetten bahsettik geçmişte, artık ABD var, bu kavramları kullanmanın ve gereğini yapmanın lüzumu yok” demek de Müslümanların Tevhid mücadelesine ne katacak? Tevhid mücadelesi, emperyalizme ve kapitalizme karşı belli kolektif iradeler bağlamında itiraz geliştirebiliyorsa, bunun “sosyalist” etiketini kullanmamasının neresi kötü? Mesele sömürü ve zulme son vermek mi yoksa kısa vadede birileri için ve birileri adına güç elde etmek mi?  
“Biz sosyalist hareketi yükselttik de İslamcılar o nedenle bir dönem solcu laflar ettiler” denilebilir mi örneğin? Ya da “biz her şeyin en yücesinden konuşuyoruz, daha ötesi var mı?” demenin bir faydası var mıdır? “Emek, özgürlük, adalet gibi kelimeler sosyalistlerin değil, biz Müslümanlarındır” demek, o kelimeleri koşullayan maddî ve manevî mücadeleye ne tür bir katkı sunar? Bu kavramları “namus” gibi koruyor görünmek ve bu sayede prim yapacağını zannetmek o mücadeleyi nasıl ileri sıçratır? Bu kibrin kime hayrı olur?
Mesele, bu kavramların en birinci ve en mutlak taşıyıcılığını ya da muhafızlığını yapmak değil. Bu taşıyıcılık ya da muhafızlık noktasında Kur’an ve Hadis’e veya Marx ve Lenin’in külliyatına atıfta bulunmak hiçbir şeyi çözmüyor.
Sadece görünmek ve kıymetlenmek isteyenlerin ortada gördükleri ve kıymetli addettikleri ile ilerlenemez. Fatih Camii’nde kılınacak namazın ya da 1 Mayıs Meydanı’nda atılacak sloganın anlam kazanacağı yer bu zihinler ve diller değil.
“Bu sosyalistler üç beş kişi, sayılarının azalacağını gördüklerinden korkuyorlar” diyen Müslüman’ın da gözü kör, kalbi mühürlü. Zira Muhammed’in peygamber olduğu ân yanı başında olanların sayısının önemsiz olduğunu görmüyor. Bilmiyor, hakikatin aritmetiğe vurulamayacağını.
Ama illa kafalar sayılacak. Safa duran o müşterek yürekler ve akıllar rakamlara ayrıştırılacak. Birkaç sene önce “Taksim’e sadece makul sayıda insan girebilir” diyen devlet gibi, caminin kapısında birileri bekleyip kafa sayacak.
Kafasının dikkate alınmasını isteyenler, kafa saymakla günü geçirecekler. Soyutta ve somutta “kafa göz yarmamak” için türlü taklalar atılacak. Kafasının dikkate alınması için ideoloji yarışı içine girenler, somutta yürüyen kavga adına, hiçbir şey yapmayacaklar. Hopa’da ölen yoldaşlarına sahip çıkamayanlar, katledilen işçilere sahip çıkıp bu öfkeyi Müslüman kitleye yedirene kızacaklar. Salt Müslüman olduğu için Filistin, başörtülü kız ya da kendi çıkarı için üye olduğu partisi adına eyleme geçebilen bir kitleye işçi ve mazlum için de harekete geçmeyi öğretene sosyalist, burun kıvıracak. Çünkü o sosyalist, kendi varlığını, sadece var olmak adına, belli kavramların ve geçmişte kısa süreli sonuç almış kimi eylemlerin bilgisini taşımaya ve muhafaza etmeye indirgemiş durumda. Aynı durum Müslüman için de geçerli elbette. İçeriğinden ve özünden ayrışıp donmuş bir eylem olarak namaz ile içeriğinden ve özünden ayrışmış 1 Mayıs eylemi tokuşturulacak, birileri de bıyık altından gülecek.
Din düşmanlığı ve laisizm şampiyonluğu ile solcuların önemli bir kesiminin kafalarının kimler tarafından dikkate alınmasını istedikleri açık. Bunlar belli güç odaklarına “biz neferiniz oluruz” mesajı veriyorlar ve şu tarz cümleler kuruyorlar:
“Siyasetten kültür sanata her şeyin dini muhafazakârlığı eksen alarak tanımlandığı bu dönemde solu da dine dayandırarak yorumlama yönündeki eğilimler, bugün ülkemizde kurulan dini hegemonyanın bir ürünüdür ve buna bağımlı olarak gündeme gelmektedir.”
Bu cümlelerin yazarının ve bağlı olduğu siyasî odağın siyaseti kültür-sanat derekesinde ele aldığı açık. Siyaseti reklâm-promosyon çalışmaları ile karıştırıyorlar ve bu alandaki rekabete ilişkin rahatsızlıklarını devrimci politika alanına teşmil ediyorlar. “Dinî hegemonya” tespiti de “ülkemizde” kelimesinde açık olan mülkiyetçi kafanın ürünü. Ülkeye mülk olarak el koymuş zalimlerin ve sömürücülerin gelişmesini istiyorlar ve bu gelişim sonucunda kendi yıldızlarının parlayacağı günü beklemekten başka bir şey yapmıyorlar. Herhangi bir dine ihtiyaç duymayan ve hareket biçimini din diye dayatan zalime karşı mücadele edene “genel din düşmanlığı” telkin ediyorlar ve zalimin bireyliğini en gelişkin seviye olarak kutsuyorlar. İlerlemeci kafa, zalimin ve sömürücünün kendisini aşmasını istiyor, herkesi bu aşma ânını beklemeye davet ediyor.
Bu kafa, ulus-devlet kurma gayretlerinin yoğunlaştığı çeşitli dönem ve mekânlarda siyasetin genel olarak milliyetçileşmeye evrilme emaresi verdiği noktada, mücadeleden kaçmak için çeşitli taklalar atıyordu geçmişte. Şimdi de kitleleri bir tür nihilizme mahkûm ediyorlar ve herkesi mücadelenin anlamsızlığına ikna etmeye çalışıyorlar. Her şey boş nasılsa!
Oysa iktidar olanın bir kanadı kırıktır. Ödün vermiştir, uyumlulaşmıştır, diyet ödemiştir, teslim olmuştur, belli ideolojik yükler atılmıştır, ulusal ya da uluslararası yönelimlerin güdümüne girilmiştir. Buna teşnedir zaten. Teşne ve hazır olanlar yüksel(til)ir. Bütün bunlar olurken, diyelim, İslamî ideolojinin hiç bozulmadan, değişmeden kalması imkânsızdır. Zira o ideolojinin taşıyıcıları eski insanlar değildirler artık.
Ak Parti’nin İslamî bir parti olduğu, onu iktidar yolunu açarak var olma imkânı bulabilen cehepenin ve onun açtığı yatakta huzurlu olan solcuların bir yanılgısı. Esasen Ak Parti’yi iktidara taşıyan seçmen kitlesinin önemli bir bölümü şu veya bu düzeyde, teolojik değil, politik manada, Müslüman değildir.
Dolayısıyla ilk tespit edilmesi gereken, iktidar olanın bir kanadının kırık oluşu ise, ikinci tespit de o iktidarın gene onu var edenlerce yıkılacak olmasıdır. Belli güç odaklarına yaranmak adına, “fırsat bu fırsat, düşene bir de biz vuralım” denilemez. Bunu yapmak, o iktidarı çeşitli gerekçelerle desteklemiş olan kitleyi de terk etmek anlamına gelecektir. Bu ise siyasî nihilizmdir ve nihilizm hiçbir şey yapmamak demektir.
Fatih Camii’nde kılınacak namaz, salt kendi kafasının dikkate alınmasını isteyenlerce münferitleştirilecek, tekilleştirilecek, önemsizleştirilip çöpe atılacaktır. Maddiyat ve maneviyatsa mesele, artık o camide her secdeye değen alın müstekbirin ve kâfirin kalesini sarsacaktır. Onların “İslam”ı, sömürülenlerin ve mazlumların İslam’ına mağlup olacaktır.
O camide kılınacak namaz, bir huruc hareketidir. Kemalizmin ve judaizmin İslam’ından çıkışı işaretler. Hicrettir. Mekke’nin müşrik dininden kurtuluşun süreklileştirilmesidir.
O namaz hesapsız-kitapsızdır. İmamı Allah’tır. “Allah”, yanan, boğulan, katledilen işçilerin öfkesidir. Bugün Allah’sızlık ve dinsizlik yapmak, bu öfkeden korkanlara uşaklık etmektir.
O namaz bir ricat hareketidir aynı zamanda. Bu hareket sayesinde camiler ilk hâline, özüne, aslına, küfre ve zulme karşı mücadelenin ortak karargâhları oldukları güne rücu edecek, sömürü ve zulme karşı mücadelede saflar sıklaşacaktır.
Cidal Haksoy

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>