Direniş ve Güzergâh

24 Haziran 2013 admin

Yitirdiklerimize…

Mayıs sonu ile başlayan, coğrafyanın gözle görülür kentlerine de sirayet eden ve Gezi direnişi olarak adlandırılan ayaklanma pratiği, kavramsal olarak “bize” sunulmak istenen pek çok retoriğin yeniden bakılmasına gerek duyduracak kadar “etkili” bir düzlemde kendisine yer buldu. İsyanın kendisine ait tüm argümanlarını içerisinde barındıran Gezi direnişi pratiği, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin gözle görülür en ciddi ayaklanması olmakla kalmadı, aynı zamanda basit ve ezberlenmiş olan “gerçek”in de bozulmasına neden oldu. Şaşkınlık ve içkinlik, meselenin iki önemli unsuru olurken; direnişin homojen olmayan yapısı izlenilen pratiğin de çok kapsamlı ve çeşitli olmasını belirgin kıldı. Komünistlerden LGBT’lere kadar geniş bir yelpazeyi içerisinde dâhil eden Gezi direnişi, yaşam alanlarının askıya alınmış ve toplumsal tezahürü itibariyle karşılık bulamayan pek çok talebin gün yüzüne çıkmasına da sebebiyet verdi. Öznelerin kurulumu kendilerini “zorunlu” olarak yok sayarken, “özne” olma iddiası taşıyan kimi reformistler direniş içerisinde olmak yerine, direnişin “teorik” analizlerine dâhil olmaya başlayarak, yanan barikat ateşinin kendilerini de yok edeceğinin farkına bile varamadı. “Yağma yok, sosyalizm var” diyen bu klikler, “yağmayı” yapanın varoşlardan çok kentli orta sınıf olduğunu görünce, aynaya bakma hissiyatı bile hissetmeden şaşkınlıkla “yuva”larına çekildiler.
Yaşamın mevcut ilişkileri içerisinde kendisinden menkul bir sömürülen ve ezilen tablosu devamlı suretle mevcutken, ifade edilen direnişin içerisinde bulunduğumuz anda ortaya çıkması; gerek sonuçları gerekse gelişim mottosu düşünüldüğünde kentli orta sınıfın dinamiği üzerinden başladı. Ekolojik istek ve talepler, doğanın bozulmasına yönelik tepkiler, kenti yaşamını dara sokacak kısıtlamalar, bireyin hayatına ilişkin “mahalle baskısı”nın devlet eliyle yapılmaya ve yapılandırılmaya başlanması, neoliberal kent politikaları eşliğinde burjuvazinin “kent’e geri gelme” isteği, kentsel dönüşüm projeleri vs. direnişin ilk elden kıvılcım vermesine neden olan tepkilerdi.
Yaşam alanlarının giderek daralması, yeni neslin özellikle kent merkezlerini kullanma alışkanlık ve biçimleri hissedilen rahatsızlığın hızlı bir biçimde direniş biçiminde sonuç alınmasına neden olurken, sendikaların ve STK’ların ifade edilen direnişin çok uzağına düşmüş olmaları alışıldık olmayan “direniş”in ilk elden ezber bozan verileriydi. Antikapitalist Müslümanlar’ın direniş öbekleri içerisindeki yeri ve politik önemi özellikle altı çizilmesi gereken bir yere tekabül ederken, Erdoğan tarafından ısrarla yinelenerek söylenen yalanların İhsan Eliaçık tarafından teşhir edilmesi ise “başka bir pratiğe” sahipti.
Devrimcilerin ve sosyalistlerin meselenin en başından bu yana direnişin içerisinde yer almaları eylemin varlığını “farklılaştıracak” bir etki ve öneme sahip olamasa da, şiddetin pratik kurulumunda önemli bir ayak oluşturduklarını izleyebilmek mümkündü. Devrimcilerin direniş içerisindeki yeri ve önemi; tarihyazımı içerisindeki yerlerini “doğrulayacak” bir mevzide konum almalarını sağlamış, ancak Leninist ayaklanma pratiğinin “provokatörleri” olmaları söz konusu olamamıştı! Gücün varlığı ve devrimcilerin “yapısal özellikleri” burada birinci derece önemli bir kategoriyken, direnişin “laik ve kentli” yapısı da devrimci ve sosyalistlerin pratiklerini “halk gücünden” yoksun bırakmıştı ya da bırakılacağı farz edilmişti. Devrimcilerin “isyan” retoriği ilk kez bu denli halk ile buluşmuş ancak “öncülük” ifadeleri ve söylemleri “gerçekle” buluştuğu andan itibaren geriye düşülmüştü.
Devrimcilerin ve sosyalistlerin akan kanları verilen şehitler ve tutsaklar, direnişe olan içsel pratiğin kendisini ifade ederken, direniş içerisinde yanan ateşin farklı devlet öbeklerine sıçrayamamış olması “algı ve politika”nın anlaşılamamış olması ile açıklanabilirdi. Öncülük kategorisi eğer basit bir algıya kurban verilmemişse, reformizmin politik lehçesi ayaklanma karşısında “hazırlıksız” bir biçimde içimize sirayet etti ya da şaşkınlıklarımız “bildiklerimizi” unutturacak kadar derindi. “Devrimci durum ve kent” algısı devrimcilerin hazır olmadığı bir durumdu ancak hazır olmamak, yayılımın çoğaltılamayacağı anlamına gelmediği gibi, ayaklanmanın verili hâlinin de konumlandırılamaması anlamına gelmemekteydi. Kentli orta sınıfın ayaklanma gerekçelerine, sözsel olarak dahi devrimcilerin kendi gerekçelerini koyamamış olmaları ifade edilen “kırılmanın” basit bir sonucuyken, kentli orta sınıfla hareket etmek devrimcilerin kendi varlıklarını kentlileştirmek anlamına da gelmemekteydi.
Teorik lehçesi itibariyle “liberal-modern” bir külliyata dayanan taleplerin sonuçları; yayılımı itibariyle devrimci bir fiiliyat doğrultusunda ilerlemiş; meselenin öz kurulumu ise AKP ve Tayyip Erdoğan’ın “dikta” yönetiminin “hümaniter” bir düzleme çekilmesi isteği ile vücut bulmuştu. İfade edildiği üzere homojen olmayan öznelerin gerekçelerinin üst başlığı AKP karşıtlığı, isteklerinin ana zemini ise “özgürlük” olmuştu. Erdoğan’ın hız verdiği mitinglerinde özellikle “Türkiye Taksim’den, Kızılay’dan, Gündoğdu’dan ibaret değildir” cümlesi ve yine direniş öbeklerinin büyük bir kısmının kent merkezli (ideolojisi ve yayılımı ile) varlığı düşünüldüğünde direniş için ciddi bir eksikliğin olduğunu ve varoşların AKP istilasına maruz kaldığını izleyebilmek mümkündü. 1871 Paris Komünü’nün köylülerden oluşan askerler tarafından yenilgiye uğratıldığı düşünüldüğünde; çubuğun bükülmesi gereken yönde kendisini zorunlu olarak göstermekteydi.
Kentli orta sınıfların ve özellikle “laik modernistlerin” konumlanışı direnişin varlığını ilk elden “sivil itaatsiz” bir kategori içerisinde eritmeye ve yaymaya çalışsa da, devlet erkinin faşist niteliği buna “izin vermemişti”. Yayılım alanını geniş bir yelpazede tutan Gezi direnişinin kimi bölgelerde “devrimci şiddetle iç içe” olması ile kimi yerlerde “sivil itaatsiz” bir düzlemde kendisine yer bulması çok parçalılığın bir sonucuyken, devlet erkinin saldırılarına karşı koyuşa verilen cevaplar ise homojen olmayan yapının “tekleşmesi” anlamında gözle görülür bir şekilde sokaklara yayıldı. Devrimci tutsakların tecrit sorunu ile sokakta el ele tutuşamayan sevgiliyi birleştiren bu direniş pratiği, kentli orta sınıf retoriği çerçevesinde bir araya gelmiş; dikta’nın sürdürülen “ideolojisinin” pratiğine birlikte katlanılmış ve karşı koyulmuştu.
Devrimcilerin yıllardan bu yana polis üzerine söylediği, “simit sat, onurlu yaşa” belirlemesi ilk kez halkın bu kadar gündemine girmiş, polis şiddeti belki de ilk kez bu kadar kamuoyu tarafından teşhir edilmişti.
Mithat Seloğlu

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>