(Devrimci) Kültür Endüstrisi’nin Eşek Tacirleri

18 Şubat 2014 admin
Bir tüccar eşeklerini sayar ve on tane olduğunu görür. Sonra eşeklerinden birisinin üzerine biner ve tekrar sayar. Ama bu sefer sadece dokuz eşeği vardır. Şaşırır. İner ve bir daha sayar. Tekrar, on saymıştır. Böyle birkaç kere eşeğe binip inip saydıktan sonra ‘bir eşekten olacağıma yürürüm daha iyi’ der. (İran’ın büyük âlimlerinden Dehhüda’nın çocuklar için yazdığı hikâyelerden biri)
Soluk almak isteyenin hamurunun yoğrulmasına izin vermemesi normaldir. Mayanın tutması için nefesin kesilmesi ise şarttır. Oysa ortalıkta orada burada yazılar yazan ve sosyalizmin ne’liği ve devrimin nasıl’lığı üzerine fikirlerini fütursuzca faş eden ‘geleneksel örgütlenme’ bağları içinde olmayan bir ‘sosyalist entelektüel’ler toplamı var. Bunu mümkün kılan kültürel ve maddî yeniden üretim şartları nelerdir? Bu sosyalist kültür endüstrisinin devinmesine imkân veren nedir?
Burada bahse konu olan, sosyalist hareketin içerik ve biçimine dolaylı yoldan müdahale edebilecek bir bağımsız aydın figürü değildir. Sözgelimi toplumsal ve tarihsel çalışmalarıyla Muzaffer Sencer, Mustafa Akdağ veya Sencer Divitçioğlu gibileri böyle bir işlevi, kendilerinin arzusundan bağımsız bir şekilde gerçekleştirmişlerdir. Üstelik bu isimler, o veya bu konu üzerine olan uzmanlıklarını belki devrim stratejileri bahsine yansıtmışlardır; hareketleri tayin edici roller oynamışlardır ama böyle bir rolü kendilerine mümkün kılan, en nihayetinde toplumda tuttukları ‘ayrıcalık’lı yerdir. Buna karşın, günümüz ‘köşe yazar’larının uzmanlık alanları olarak kendilerine sosyalizmi, devrimciliği vs. seçtikleri ve koca koca anlı şanlı örgütlere bulundukları konumdan akıl verebildikleri vakidir.
Şüphesiz ki devrim ve sosyalizm üzerine laf açmak, sadece bir elitler topluluğunun hakkı ve işi değildir. Ama bu ağzına geleni söyleyen ‘entelektüel’ler, eğer varsa, böyle bir tekelin parçalanmasına değil, böyle bir teknokratlar grubunun oluşmasına hizmet etmektedirler.
Gezi sürecinde forumların oluşması sırasında böyle biçimci bir demokratlığa karşı çıkmış ve her akıllıdan bir ses çıkmasını hiç de demokrat bulmadığımızı söylemiştik (bkz., Örgüt, Örgütlülük, Forumlar ve Demokrasi Üzerine Bazı Notlar). Kendisini devrimin ve halkın ihtiyaç ve zorunluluklarına örgütlememiş zihinlerin, kendi bireysel bütünlük, tutarlılık ve kavrayışlarının ötesine geçip, devrimin ve halkın ihtiyaç ve zorunluluklarını kavraması ve buna örgütlenmesi mümkün olabilir mi? Yine böyle bir örgütlenmeye girmemiş olanların ve dolayısı ile kendi bilinçlerini kolektif olanda eritmemiş olanların, kolektif olanın bilincini koşullayanın muhtevasını anlaması olası mıdır?
Bir taraftan, böyle bir entelektüel faaliyetin ağzındaki “her türlü toplumsallıktan ve politik akıldan arındırılmış olan devrim”in buradaki yegâne referansları, “zihne” ve “birey”e, yani “zihin-birey”edir. Bir başka deyişle, entelektüel etkinlik, bir mide salgısı gibi idealizmi durmadan üretmekte, dolayısıyla “devrim”le kurulan ve oldukça sınırlı bir deneyim alanına sahip olan bağlar, bizzat “devrim”in kendisi olarak algılanmaktadır” (bkz., Toplum-Birey Sahte Dikotomisinde Yitirilen “Devrim”).
Diğer bir taraftan ise, kendisini yeniden üretmenin koşulu bu zihnî faaliyetin tecime tâbi kılınması, bir diğer deyişle, akmaz kokmaz bir şekilde paketlenip parlatılması zorunludur. Artık pazara çıkmaya hazır olan meta-düşünce, kendisinin üretilmesini koşullayan maddî ortamın ihtiyaç ve zorunluluklarını aşamaz. Pazar dengesi, bir taraftan talebe uygun arz ile, öbür taraftan ise talep yaratan arz ile kurulur. Her iki durumda da arz edilen, devrimin ve halkın ihtiyaç ve zorunlulukları tarafından değil, zihin-bireyin kendisini çepeçevre saran koşulların güdülemesi ile ortaya çıkmak zorundadır. Kendini yeniden üretmek, böylece hem asla devrimcileşemeyecek bir kitlenin sözcülüğünü üstlenmekle hem de bu kitleyi kendi entelektüel verimine mecbur bırakmakla mümkündür. Bu kitle devinebilir ama asla devrimcileşemez zira devrimcileşmesi bu zihin-bireyi tasfiye etmesini gerektirir. Zihin-birey de kitleyi kendi verimine mahkûm kılmak zorundadır, zira kendisini yeniden üretmesinin başka bir yolu yoktur. Sonuç olarak, böyle bir entelektüel faaliyetin kısa sürede belirli bir meta’ın tecimine dönüşmesi kaçınılmazdır.
Örneğin geçenlerde kendi kurdukları internet televizyonunda HDP ve sosyalistlerin ilişkisini tartışmaya kalkışanlardan biri, kendisinin Mahir geleneğinden geldiğini belirtiyor ve çözümlemesini dolaylı olarak buradan devşirdiği kavramlarla beziyordu. Mahir geleneğinin bugünkü kolektif temsilcileri ile hiçbir bağı olmayan bu zihin-bireyin, bu geleneği toplumsal ve tarihsel olandan bağımsız bir şekilde kendi başına ‘düşünerek’ yeniden üretmesi mümkün olmadığına göre; karşımızda ‘CV’sini dinleyenlere dayatan bir ‘köşe yazarı’ndan başka bir şey görmemizin imkânı var mıdır? Mahir geleneğinin o veya bu kolu toplumsal olanla o veya bu şekilde kolektif bağlar kurma peşinde iken, kendi kişisel-bilişsel düzeneklerini Mahir etiketiyle pazarlayanların devrim ve sosyalizm hakkındaki teknokratik – akademik bilgisine mahkûm muyuz?
Kendisi zihin-birey olan ve sadece kendi bireyliğinden öğrenip buradan sınır çeken böyle bir teknoratik – akademik zihnin kitleleri ve yığınları görmesi olası mıdır peki? Yazar şöyle yazıyor: “Sosyalist, komünist olduğunu söyleyen, samimiyetlerinden kuşku duymadığım birçok insankendini HDP’de ifade ediyor” (Vurgular bana ait). Toplumsal-siyasal olana bireylerin toplamı olarak bakan; cephelerin ve partilerin bireyleri çağırdığını düşünen bir zihin-birey, o veya bu cepheyi beğenmeyip, kendi anarşist dünyasının vehimlerine değer biçebilir ancak. Kendi zihin-bireyliğini parlatıp ‘CV’si ile pazara çıkan, devrimin ve halkın ihtiyaç ve zorunluluklarının ürünü olan cepheleri ve partileri hiçleştirmek; ama geliştirdiği teknokrat yetenekleriyle bu cephelerin ve partilerin çevresindeki ve çeperindeki, kimi zaman da o cephe ve partileri tasfiye etmekte olan yayın organlarındaki yerini sağlamlaştırmak zorundadır.
Yine orada ve burada yazan bir diğer zihin-birey aynı programda, Lenin’e referansla, internetin öneminden dem vurdu. Bu yazara göre, “Lenin bugün yaşasaydı gazete değil, websitesi açmayı,” salık verirmiş. İşte kendisini yaratan koşulları aşamayan ve dolayısı ile toplumsal / kolektif olanla bağ kuramayan saf bir düşünce daha. Kendi erişebildiği ve iyi – kötü kontrol altında tutabildiğini siyasetin aracı olarak dayatan ve sınıfla kalıcı, sahici ve iradî bağlar kurma yükünü tesadüfî, gelip geçici ve kendiliğinden süreçlere havale eden bir siyasal (?) kavrayış. Demek ki bu zihin-bireyin erişmek istediği toplumsal kesimin asgarî eğitim düzeyi ve yaşam koşulları internet kullanmasına izin veren ve üstelik bu zihin-bireyin entelektüel verimlerini değerlendirecek yetenek, zaman ve sabra sahip ‘birey’ler. Burada dile gelen, kendisine ‘müşteri’ arayan bir internet mağazası sahibidir.
Bütün bu ekibin ağa-babası, bu ticaretin hâmisi ve en başarılı uygulayıcısı ise, kendi akademik CV’sinden bahsederken ağzından bir kelime kaçırıyor: prekarya. Aslında bu entelektüel üretim, prekarya’nın haşarı çocuklarına yapılıyor gibidir. Belirli bir eğitim seviyesinde bulunan, tarihsel, toplumsal ve sanatsal göndermeleri anında kavrayıp, anında tüketmeye programlanmış bir plaza çalışanları ‘ordu’sunun tartışma ve düşünme ihtiyacını karşılayan bir ‘devrimci kültür endüstrisi’nin varlığı, tartışılması gerekendir. Zira zihinsel verimin maddî ve nesnel üretim koşullarını bu verimin kendisinden ayıramayız.
Aslında Haziran Kıyamı’nın en cafcaflı günlerinde böyle bir kavga, bu ayrımı görenler için apaçıktı. Bir tarafta üretimin disiplininden kopmuş eğitimli ve genç plazacıların ‘entelektüel seyirlik’ ihtiyacına karşılık gelen bir ‘muhalefet şöleni’ne denk düşen entelektüel arz, bu gençlerin ve plazacıların kolektif çıkarı hilafına, onların ‘orantısız’ zekâsını ve espri yeteneklerini, dolayısı ile bireyliklerini yaldızlamakla meşguldü. Bütün gelip geçici, parlayıp sönen tüketme arzu ve refleksleriyle Gezi’nin zeki, çevik ve iş bulursa da çalışkan gençleri, bulunan her fırsatta uzun erimli siyasî faaliyetlerin cefakâr emekçilerinin, Cephe disiplininin ve Kürd fedakârlığının karşısına konumlandırıldı. Özgürlük, yıllarca süren ve sürecek olan kolektif inşanın bir sonucu değil de, anlık patlamaların gelecek ve sorumluluk yükünü tasfiye eden park eğlencelerine ve gezici festivallerine bırakıldı. Halkın olan, kapalı forum toplantılarına, akademisyen kaprislerine, bireysel hırslara yağma ettirildi. Rosa’nın “hareket etmeyenler, zincirlerini fark edemez” sözü, sırf zincirlerini hissetmek için hareket eden bir karşı-tepkisel bireysel-oluşa kapatıldı.
Uzun lafın kısası, Haziran Kıyamı ile ayağa kalkan halkımız, bu entelektüel üretimin müşterilerine, bu müşterilerin istek ve arzularına uygun meta-kuramları üretip satan tüccarların dükkânlarını dağıtacak ve toplumsal olanı değerlendirirken yaptıkları hesap hataları karşısında ‘bir eşekten olacağıma yürürüm daha iyi’ demeleri karşısında, kendisini ‘yaya’ bırakmasına izin vermeyecektir.
Mustafa Karakalem

One Response to “(Devrimci) Kültür Endüstrisi’nin Eşek Tacirleri”

  • Anonymous

    Kaleminize sağlık,Fraksiyonorg iyiden iyiye kendi sanallığına meşruyet kazandırma çabasından öteye geçmeyen,klavyesiyle resimlere şiir döşeyip romantizme meyl eden eylemselliği yüceltecen,bi garip akademisyenler fırkası.. insanların bütün enerjisini bir haftadır kendilerini muhattap aldırma çabalarıyla sömürüyorlar …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>