Demokratik İslam Kongresi

4 Eylül 2014 admin
I
Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla toplanması planlanan Demokratik İslam Kongresi, Orta Doğu’da, odak olarak Suriye’de süregiden savaşı ve taraflarını, Batı şehirlerinde artan “tedhiş” eylemlerini, buna mukabil Batı kamuoyunda ivmelenerek yükselmekte olan İslamofobi’yi göz önüne aldığımızda, siyaseten yerinde bir eylem olarak görünüyor.
Esasen Kürt hareketinin bu en etkili liderinin yaptığı çıkış, daha ziyade Rojava’da Kürt halkının işgalci Selefî örgütlerle savaşıyor olmasıyla ilişkilendirilmeli. Nusra Cephesi ve Irak-Şam İslam Devleti’nin başını çektiği El-Kaide merkezli taciz, Kürt hareketinin Türkiye’deki tutuklu liderine İslam’ın odağında olduğu bir yeni siyaset alanının açılması zorunluluğunu göstermiş durumda. Kısaca söylemek gerekirse, Demokratik İslam Kongresi çıkışı, Abdullah Öcalan ve Kürtler için bir “pozisyon savaşı” meselesi ve Öcalan bu teşhisinde son derece haklı.
İslam’ın merkezî bir konum edindiği yeni bir siyaset alanı (siyasal alan değil) açmak, başta Türkiye’de AKP/Diyanet, Cemaat üçlüsünün hegemonik savaşı altında araçsallaşan “günümüz” Türk-İslam’ının etkisinin, ikinci olarak bölgede mezhep çatışmasına dönüşen ve büyük ölçüde Selefî partilerin zorladığı “ümmet-içi kavga”nın açtığı kapanması zor yaraların, üçüncü olarak İslam’ın küresel kapitalizmle olan netameli entegrasyonunu hızlandıran Arap Baharı sürecinin açtığı arızaların önüne geçmek açısından büyük bir önem taşıyor. Ve burada Kürtlerin bu yükü tek başlarına yüklenmelerini beklemek, hem Kürtler için ağır olacaktır, hem de elini taşın altına sokmaktan kaçınan sosyalist siyaset için geriye ardından el sallanan kaçmış bir tren görüntüsü kalacaktır.
İslam, çağımızın bir meselesi. Özellikle de ‘90’lar sonrasında yükselen Amerikan hegemonyası meşruiyetini bilhassa teröre karşı savaşa (bu terör, elbette büyük ölçüde ‘İslamcı terör’ olarak anlaşılmalı) borçluyken, sosyalist siyasetin İslam meselesini dar ve kaba, dolayısıyla tarihsel olmayan materyalist kalıplarla ele alması veya kendini bu konuya yabancılaştırarak bu siyaset alanından uzakta durması, en kötüsü de yanlış pozisyon alarak toptan reddiyeci ve İslam’ı siyasetten dışlayıcı tavır içine girmesi, sadece Türkiye’deki sosyalistler için değil, dünya sosyalistleri için büyük bir tarihsel hata olmaktadır.
Bu çerçevede düşünürsek, Öcalan’ın Demokratik İslam Kongresi çağrısının, çağımızın pozisyon savaşı ve karşı-hegemonya stratejileri bakımından kesinlikle büyük bir anlamı olduğunu ve bu girişimin desteklenmesi gerektiğini belirtmeliyim.
Fakat bu bizi eleştiriden beri tutmamalı. Zira Demokratik İslam Kongresi, hem kavramsal olarak hem de metodolojik olarak bir takım problemleri de beraberinde getirmekte. Buradaki sorunları birkaç başlıkta toplayabiliriz:
Öncelikle, İslam’ın, diğer tek-tanrılı dinlerle birlikte, siyasetle olan ilişkisini, daha net söyleyecek olursak, dinlerin siyasal karakterini/doğasını/yapısını hesaba katmadan yapılacak her türlü İslam yorumu, daha en baştan “pozisyon savaşı” içinde başarısızlığa mahkûmdur.
Bu türden bir yorumlama, İslam’ın kavrayışını, modern-liberal siyasetin tarif ettiği ve tamamen farazî olan bir “siyasal alan” içerisine hapsedecek ve onu kuşatacaktır; bu ise İslam’ın da içinde bulunduğu herhangi bir özgürleşmeyi değil, tersine, mevcut düzenin tahkimine yarayacaktır.
Demokrasiyle İslam’ı ilişkilendirmek, “demokratik İslam” gibi kestirme yollu ama ne yazık ki orta-vadeli bir strateji bile üretemeyecek kavramsallaştırmalara gitmek, İslam’ı stratejik değil de taktik savaşının bir parçası yapmak anlamına gelir ki, bu bir bumerangdır ve bumerangın elden çıktıktan sonra geri dönüşünü de unutmamak gerekir.
Demokrasi, bir defa en başından sorunlu bir kavramdır ve demokrasi üzerinden bir İslam üretmeye kalkışmak, siyaseten hatalı bir pozisyondur. Bunu da “İslam ve demokrasi bir araya gelemez” şeklinde formüle edilen tipik küçümsemeden yola çıkarak değil, demokrasinin bizatihi dar ve reformist bir siyasetin zemini olmasından dolayı dile getiriyorum. İslam pekâlâ demokratik de olabilir, tıpkı otoriter olabildiği gibi, ama İslam’ın siyasetle olan ilişkisini düzgün kurmadan girişilmiş bir siyasal projenin bir parçası olarak “demokratik İslam” kavramsallaştırması, ılımlı İslam türünden bir düzen-içi vahadan başka bir şey yaratamaz.
Bu eleştirileri çoğaltmak ve genişletmek mümkün. Bunun daha geniş bir tartışmaya yol açabileceğini umarak, şimdilik bu kadarla sınırlı tutuyorum.
Ama ek olarak, Demokratik İslam Kongresi’nin “karşılık” bulduğu isimlerden birine dikkat çekmek istiyorum: Son 2-3 yıllık dönemde ismi epey popülerleşen İhsan Eliaçık. Eliaçık’ın son dönemdeki çıkışlarını, Türk usulü Hanefî İslam geleneğinin baskın karakteri altında yer yer önemli bulmakla birlikte, övgüden çok eleştiriye tâbi tutulması gerektiğini düşünüyorum. Eliaçık, yürekli ve cesur bir kimse olabilir ve bu konudaki samimiyetini de asla sorgulayacak değilim. Fakat, Eliaçık ve diğerlerinden “pozisyon savaşı” için, karşı-hegemonya için malzeme beklemek açıkça saflıktan başka bir şey değildir. Eliaçık, İslam’ın kapitalizmle gayet uyumlu olduğunu söyleyen – örneğin – Mustafa Akyol gibi liberallerden nitelik olarak hiç de farklı değildir, zira Kur’an’dan seçmece ayetler ve zorlama yorumlarla aynı özcülük hatasına düşmektedir. Eliaçık, sergilediği performansla ve ortaya koyduğu yarı-entelektüel profille tarihsellikten fersah fersah uzaktadır ve tarihsellikten nasiplenmemiş bir kimsenin anti-kapitalist İslam yorumları, kapitalizmin sefaletini yine tarihsellikten kopuk içi boş felsefeyle ortaya koymaya çalışan Proudhon’un sosyalizminden pek de farklı sayılmaz. O bakımdan, Eliaçık’ın anti-kapitalist İslam’ını Proudhon’cu bir tür küçük burjuva sosyalizmine benzetmekten kendimi alamıyorum.
Netice-i kelam, şunu söyleyeyim: Demokratik İslam Kongresi önemli ama eleştiriye sadece açık değil, aynı zamanda muhtaç bir girişimdir; ve İslam’ın sosyalist bir pozisyon savaşında düzen-içi muhalefet belasına, taktik savaşına, reformist sol-liberal siyasetlere kurban edilmemesi gerekir. Aksine İslam’ın ihtiyacı olan şey, Tanrı kelamının, İslam peygamberinin verdiği mücadelenin tarihselleştirilerek yerli yerine konulması ve karşı-hegemonya için etkili bir silâha dönüştürülmesidir.
Bunu etraflıca tartışmamız acil ve gereklidir.
II
Öcalan’ın çağrısıyla başlatılan Demokratik İslam Kongresi nihayet toplanıyor. Bu konuyla ilgili birincil ve temel eleştirilerimi ilk bölümde yapmıştım. Burada da, oradaki bir takım eleştirileri genişletmeye, bazı kavramları ve meseleleri açmaya çalışacağım.
Önceki yazıda geçen İslam’ın siyasal alana hapsedilmesi meselesinden kastımı biraz açmalıyım: Avrupa’da Aydınlanma’nın kulüpleriyle birlikte oluşmaya başlamış kamusal alan ve onun zaman içerisindeki dönüşümü, bu kulüplerin sonra politik partilere dönüşmesi, buradan ayrı ve özgül bir siyasal alanın çıkması, siyasetin bu siyasal alanla sınırlandırılması ve giderek siyasal alan olarak tariflenen soyut mekânın dışında kalan her şeyin siyasetten dışlanması temel derdim. Modern liberalizmin amentüsü bana kalırsa bu hayâli (‘fictitious’) siyasal alanın, gerçekliğe kendini dayatması üzerinedir. Hele ki bütün parlamentarizmler bu siyasal alanın korunumu, siyasetin bu sınırlar içinde yapılması üzerine mutabakat halindedirler. Modernlik, bu bakımdan çeşitli alanlara bölünmüştür: kamusal alan, özel alan, siyasal alan, toplumsal alan, ekonomik alan, vs. Bunlar arasında yoğunluğu değişen düzeyde belirli bir ilişki öngörülüyor olsa da (siyasal iktisat gibi), aslen alanlara özerklik atfedilir ve böylece alanların teknikleştirilmesi, uzmanlaştırılması, vs. mümkün olur.
Dolayısıyla, İslam’ın “demokratikleştirilerek” herhangi bir şekilde özgürleştirici olduğu söylenen herhangi bir demokratik politik oluşuma dâhil edilmesi, tam da demokrasinin (antik veya modern) siyasal alan ile olan göbek bağından dolayı, o totalitenin parçalanmışlığını (ve parçalarının yabancılaşmasını) yeniden üreteceğini, bu sebeple de o özgürleşmenin daha baştan ketleneceğini, İslam’ın da bu bakımdan yalnızca bir araca dönüşeceğini söylüyorum. Bu anlamda “siyasal alan”, siyasetin aslında geniş anlamıyla güç ilişkilerinden mürekkep olan ve bahsi geçen bütün o parçalanmış alanları aslında aşan karakterinin tanımlanmış bir mıntıkaya indirgenmesini ifade ediyor. Yazıda önem atfettiğim “siyaset alanı” ise, buna karşılık, yeni/yenilenmiş/yeniden tanımlanmış siyasal araçların, siyasal öznenin elinde işe koşulduğu siyasal imkânlar bütününü tanımlıyor. İslam’ın tarihselleştirilmiş bir kavrayışıyla yenilenmiş bir araç olarak özgürleştirici siyasal öznenin elinde yeniden tanımlanması, bana kalırsa böyle bir siyaset alanını açabilir, buradan imkânlar doğabilir.
Felix’in de başka bir noktadan tartışmaya müdahalesi oldu. Ona göre, kabaca özetlersek, “ruhsuz dünyanın ruhu” olabilecek türden ama siyasallaşıp kurumsallaşmamış bir İslam yorumunu ortaya koyabilecek bir Sünni âlimin ol(a)maması, İslam ile özgürleştirici bir siyaset arasındaki bağın daha en baştan sakatlanmasına neden oluyor. Yine ona göre, burada İslam’ın tarihselleştirilmesi olarak ifade ettiğim girişimin de pek bir anlamı olmayacak yönünde.
Felix’in dediği türden bir İslam yorumunun, yani ruhsuz dünyanın ruhu olacak, ezilenin (ve sömürülenin) özgürleşmesine imkân verecek bir tini vücuda getirecek bir İslam yorumunun da ancak İslam’ın tarihselleştirilmesinden (tarihsel yorumundan) çıkabileceğini düşünüyorum. Bu biraz da, yine, İslam’ın ve İslam coğrafyasındaki siyasetin tarihiyle alakalı bir mesele. Yukarıda kısaca söyleyip geçtiğim o Batı’daki burjuva siyasal alanının zuhur edişi ile Doğu’daki siyaset mefhumunun evrimi paralellik göstermiyor. Ne zamana kadar? Modernitenin sorunlu bir şekilde bu İslam coğrafyasına girişine kadar. Batı’dan sonra bu coğrafyada da o siyasal alan, bu sefer çok daha zorlama bir şekilde, ve epey büyük çelişkilerle birlikte ortaya çıkıyor; ama beri yandan gündeliğin içindeki siyaset, ekonomi, toplumsal ilişkiler, vs., çeşitli İslam yorumlarının da artık bölgesine göre sahip olduğu meşruiyet çerçevesinde üretilir ve yeniden üretilir kalmaya devam ediyor. İslam’ın en motamot, en takoz, en metne sadık yorumu olan Selefîliğin, bütün bu mevcut toplumsal çelişkiler bağlamında kolaylıkla çevre-cemaat bulması, mülksüzleştirme yoluyla birikimin (‘accumulation by dispossession’), katliamların cihad yoluyla gerçekleşmesi ve bunun bu kadar kolayca imkân bulması, derinlerde kalan bu İslam’ın siyasal karakteriyle yakından ilişkili.
İslam, bu bakımdan, aslında, ortaya çıktığı dönemde henüz oluşmaktan çok uzak olan parçalanmış alanların bütünlüğüne, o bütünlüğü içerisinde egemen olabilmesiyle devrim yapmış ve yayılmıştı. Şimdi ise İslam’ın yeniden yorumlanması çabaları, hatta reform arayışları, bu tarihsel gerçeği göz önüne almaktan uzak bir şekilde yapılıyor. Bu yolla bir ruh, bir tin oluşmaz, oluşamaz. Oluşamayacağı için de, öyle bir durumda, İslam’a geri dönmenin de bir manası yok. Misal, Türkiye örneğinde konuşacak olursak, örneğin Kemalizmin yapamadığı/başaramadığı o yüzünü Batı’ya çevirmiş ama tamamlanamamış tarihsel dönüşümün eksiksiz bir şekilde gerçekleşmesi gerekiyordu ki, bugünkü çelişkiden, yani siyasetin modern düzeyde parçalı hali ile geleneksel düzeydeki kapsayıcı hali arasındaki çelişkili deneyiminden kurtulmuş olabilirdik. Bu olmadı; olmadığı için de İslam ve siyasal olanın geleneksel epistémè‘si hem Türkiye’de, hem de İslam coğrafyasında geri dönüp duruyor. O halde başka bir yol izlemek gerek. O yol da, bana olsa olsa İslam’ın tarihselleştirilmesi (özel olarak da kelam ilminin tarihselleştirilmesi) yoluyla mümkün olabilir gibi geliyor.
Bu arada Batı’da mekânın mutlaklığının parçalanarak soyutlaşması ile ilgili tarihsel süreç için Henri Lefebvre’in Mekânın Üretimi kitabına bakılmasını tavsiye ederim. Mekânın o mutlaklığından koparılması ile bu bahsini ettiğim soyut (siyasal, ekonomik, kamusal, toplumsal) alanların oluşumu arasında da elbette yakın bir ilişki var. Bu, tamamen kapitalizmin yükselişiyle ilgili bir durum; burjuva toplumunun oluşumunun tarihidir zira bu durum. Bilenler bilir, “Machiavelli’ye, yani bu sürecin bir adım öncesindeki son büyük siyaset felsefesine daha yakından bakalım, bunu daha iyi kavrayalım” dememdeki ısrarım da, o dönemde bütünlüğün henüz korunduğu ve Batı ile Doğu’daki siyaset epistémè’sinin henüz bu ölçüde ayrışmadığı bir kavrayışın ilerisi için işimize çok yarayacağını düşünmemden ileri geliyor. Marx’ın özellikle de siyasal iktisadın eleştirisiyle bizi uyarıp gözümüzü açmaya çalıştığı, Gramsci’nin Machiavelli yorumuyla siyaseten aşmaya çalıştığı bu parçalılık durumu ortadan kalkmadan, burjuva dünyasının epistémè’sinden kurtuluş olmayacak.
Son olarak, başka bir yerde, Demokratik İslam Kongresi’ne yönelik eleştirileri toptan ve basitçe Oryantalizm diye yaftalanması sebebiyle şunu yazmıştım:
Oryantalizm filan yapmıyoruz, Demokratik İslam Kongresi özelinde Öcalan’ın meseleyi pragmatik gördüğü iddiası da tutarlı bir eleştiri. Zira, evet, Öcalan’ın Ortadoğu’da demokratik bir kompozisyon arayışında olduğu özellikle de yakalandığı zamandan beri yaptıklarında ve yazdıklarında mevcut; gelgelelim bu “demokratik” arayışın kendisinde bir sorun var, arayışın bizzat kendisinin demokrasi olmasında bir sorun var, ve günümüz koşulları dâhilinde (demokratik) İslam diye belirlemeye çalıştığı şeyde de yine İslam’a demokratlık atfetmesi sebebiyle bir sorun var. Bu sorunun, İslam’ın gerçekten demokratik olup olamayacağına ilişkin esas “oryantalist” tartışmadan değil, demokrasinin kendisinden kaynaklandığını söylüyorum. Yani yapılan suçlamanın tam aksine, İslam ile demokrasiyi, bunların birbirine içkin olup olamayacağına yönelik tartıştırmanın kendisi, oryantalizmdir. Buna İslam’ın “özünde” demokrasi bulan cenah da, İslam’ın asla demokratik olamayacağını söyleyen cenah da dâhildir. Diğer yandan, İslam’ın “Reformasyonu” denilen şey -ki evet, Öcalan’ın öyle bir niyeti yok değil- Öcalan’ın demokratik modernite projesinin bir sac ayağı olacak şekilde tasavvur edilen “demokratik İslam” kavrayışıyla taktik seviyesine getirmekle, mevcut Selefî işgal ve tehlikesinin, bu ek olarak AKP nüfuzunun (hatta Gülen Cemaati gibi yabani ot misali her yerden bitebilen örgütlenmelerin) karşısında arızi bir savunma mevzii açmakla gerçekleşebilecek türden bir büyük tarihsel hamle olabileceğini düşünmek, bana en hafif tabiriyle naif geliyor. Bugün “demokratik İslam” taktik açıdan işe yaradı diyelim, Selefî işgalinin ve hatta AKP nüfuzunun püskürtülmesine yaradı, hatta hatta -fantezinin ucu bucağı yok nasılsa- Demokratik Kürdistan da kuruldu bir şekilde diyelim; “yarın bambaşka reelpolitik koşullarda, bambaşka tehditler, işgaller, vs. altında ne tür bir İslam reformasyonu gerekecek o halde? İslam bu kadar Reformasyonu kaldırır mı?” diye bir sorar insan kendi kendine. Hadi her şeyi geçtim, İhsan Eliaçık gibi tipler bu Reformasyonun Luther’i mi olacaktır, Müntzer’i mi olacaktır? Hadi bu isim mevzuunu geçelim de, asıl derdimi tekrar özetleyeyim: “İslam, demokrasi ya da demokratik İslam söylemi dolayımıyla taktiğe indirgeniyor ve bu bir yanlıştır; ancak uzun vadeli ve tutarlı bir stratejinin parçası olabilir ve olmalıdır. Yoksa bugün bu taktiğin işe yarayacak kısımları, yarın öbür gün bumerang gibi geri dönebilir, zira özel olarak İslam, genel olarak bütün dinî meşruiyet kaynaklarının doğası budur.
Vaktiyle dinlerin nötr birer silâh olduğunu söylediğim bir tartışma vardı, oradan da şunu alıntılayayım: “Dinin siyasete âlet edilmesinin mevzu yapılması çok abes geliyor. Din zaten siyasetin bir yüzüdür, kimi zaman bir aracıdır, kimi zaman kendisidir. Bazısı seküler saiklerle dinin siyasete âlet edilmesini sorun eder, bazısı diğer taraftan dinin içinin boşaltıldığını iddia eder. Hâlbuki din, siyasal bir silâhtır ve her silâh gibi nötrdür. Nereye ve kime doğrultulduğu önemlidir.”
Bu görüşümün hâlâ arkasındayım, dolayısıyla İslam’ın herhangi bir şeye aracı edilmesini, hatta gayet pragmatik kullanılmasını filan sorunlu bulmuyorum; ama bunu olası sonuçlarından bağımsız bir şekilde taktiğe indirgemenin geri dönüşünün hesaba katılması gerektiğini, o bakımdan strateji (ve manevra savaşı yerine pozisyon savaşı) dâhilinde araçsallaştırılması gerektiğini düşünüyorum.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>