Demokrasi Oyunu

16 Ekim 2011 admin
Arundhati Roy’un tespiti ile, “insan hakları şirketlerin haklarıdır.”
Demokrasi ise şirketlerin ve metaların serbestiyetidir. Yurda giriş saatlerinden ve gece geç saatte büfeden bira alamamaktan şikâyet eden öğrencinin aradığı hürriyet, biranın ve bira tekellerinin hürriyetidir.
Özünü gür ve gürbüz hisseden, “özgürlük” şiarına sarılan birey, satılabilmek arzusundadır. Gür ve gürbüz hissedilen öz, metanın şişkinliğidir. Vehimdir, zandır, yanılsamadır. Söz konusu his ölüme dönük kaygının alametidir.
Demokrasi, devletin mikro, parçalı olarak, ideolojik düzlemde bireylerle bütünleştirilmesidir. Kendinden menkul, kendine kapalı bireyin her tür sorumluluktan kendisini azade kılmasıdır. Demokrasi çığlığı, örtük olarak, tarihin sorumluluğundan kurtulma gayretidir. Toplum nezdinde demokrasi, tarihsel planda mobilize edilmek ve tüm hayatî hücrelere sirayet etmek isteyen devletin hamlesidir.
İşçi ya da ezilen… Fark etmez… Bunları merkeze koymuş bir demokrasi şiarı, bunların tarihsel birikiminden, tortusundan kurtulmak isteyenlerin kaçıp sığındıkları bir sığınaktır. İşçiler ve mazlumlar değildir demokrasi isteyen, onlardan kurtulmak derdinde olanlardır.
İşçi demokrasisi ya da ezilenlerin özgürlüğü aynı kapıya çıkar. Ölçek genişletip işçiyi ezilen kategorisine kapatan için proleter devrimciliğin ve iktidarın esamisi okunmaz olur. Dert de budur zaten.
Mücadeleyi kendi bireysel maceralarına indirgeyenlerin iyi niyetli cehennemî taşları kurtuluşa katkı sunmaz. Onlar kumda oynarlar ve herkesi oyunlarına bir süre ortak etmek isterler. Oyuncakların sahibinin kendileri olduğunu bilip istediği vakit gitme iradesi onlarda oyuna bitimsiz bir nitelik yükler.
Belli bir muhabbeti şahsî olana, şahsî bir kine ve duyguya kapatmak, muhabbetin herkesi bağlayan niteliğinden azade olmak isteyenlerin işidir. Devrimci olan muhabbettir ve devrimcilik sorumluluk işidir.
Demokrasi ve liberalizm atbaşı ilerler ve şahısları aşan yönleri törpüler. Onların görevi budur.
Görev, sömürü ve zulmün ağrı ve acılarını teskin edici araçlar bulmak suretiyle ifa edilir.
“Demokrasi ve liberalizm aydınların afyonudur.”
Tüm eylemliliği kendi bireyliğinin fark edilmesine kilitleyen, her şeyi beyazlaşacak denli renksizleştirmek zorundadır. Buradaki kilit nokta, demokratik hoşgörü, her şeyi ve herkesi eşitlerken, kendi rengini de silikleştirmemektir. Bu iradede ölümün eşitleyiciliğine ait iradenin kefenin renginde somutlanan kavgası yoktur. Eski silâhların zamanla çocukların oyuncağı olması gibi, ölümün rengi beyaz, her toz zerreciğini gösteren bir ana zemine dönüştürülerek istismar edilir. Her şeyi düzleyerek kendi iktidarını perçinleyen diktatöre öykünen liberal, onun silâhlarını kullanarak, gündelik pratikte her şeyi kendi ölçüsünde düzler.
İşçi vurgusunu işçinin, ezilen vurgusunu ezilenin acı çığlığından korkanlar yaparlar.
Bu korku, her şeyi ve herkesi demokraside boğmak zorundadır.
Neredeyse tüm okullarda eğitimini İngilizce olarak yürüten Fethullah okullarının sahiplerinin “Türkçe olimpiyatları” düzenlemesi gibi, ülkedeki etnik kompozisyonu demokrasinin fener alayına figüran kılmak demokratlığın işlediği bir cinayettir.
Birbirine değmeyen, geçmeyen dertler, maddiyatı etkilemeyecek bir hazneye kapatılmaktadır. Efendiler bu icraattan elbette ki memnun olacaktır.
Efendiler demokrasi ile herkese boncuk dağıtırlar, onların kendilerine zarar vereceklerini düşündükleri şeyleri dışarıda tutarak.
Demokrasi, devletin halkta devlet olmaya meyleden yanları masetme teşebbüsüdür.
Bu oyalama gayreti, sınıfın ve sınıfî olanın soyut, kendinden menkul bir “ezilme” edimine kapatılıp devrimci kolektif olanla iktidara yürüyüşünü durdurmak isteyenlerin gayretidir.
An be an, sürekli, karşı taraftan saygı bekleyen kişi, kendisinden başka kimseyi sevmiyordur. Bu, sevilecek bir iş yapmış olmak istemeyenlerin bir savunmacı saldırı gayretidir. Bu tip kişi, her muhabbette kendisini ezen bir şeyler bulmakta zorlanmayacaktır. O sorumluluk ve diz çöktürme ihtimali olan her tür ilişkiyi kesmeye mecburdur.
O aslında saygının korkuyla, korkunun güçle olan rabıtasını biliyordur. Saygı, hiçbir iş görmeyen güce biat çağrısıdır. Bu da kimsenin iş görmemesini talep etmek, sorunsuz, pürüzsüz bir dünya arzulamaktır.
Sömürü ve zulme karşı mücadele etmekle, sömürüsüz ve zulümsüz bir dünya hayal etmek aynı şeyler değildir. İkincisi birincisini sürekli yalanlar.
İkinci hayal, birinci hakikattir.
Hayal orta sınıfların aslî pratiğidir.
Demokrasi çığırtkanlığı, herkesi bu tip hayallere ortak etmek ve sanki hayallerin gerçek olduğunu bir süreliğine kendisine ve başkasına inandırmaktır.
Şatilla kampında doğup büyümüş bir Filistinli kız çocuğu duvara renksiz bir kuş çizer ve öğretmeni kuşun neden renksiz olduğunu sorar. Çocuk, o kuşun Filistin’den geldiğini ve oradan gelen kuşun her gün gördüğü kuşlar gibi olamayacağını söyler.
Bu cennetî tahayyül, demokratların ve orta sınıf solcularının hayallerinden “daha” gerçektir. Hakikat sınır çekmekse, buranın “yalan” gerçekliğinde Filistinli bir kuşun buranın renklerine sahip olmaması gerekir.
Sadece bu had bilme, had bildirebilir. Had bildirmekten imtina edenin had bilmesi mümkün değildir.
Komünizmi bugünün gerçeğinde kurmaya çalışanlara nazaran sömürü ve zulme tırnağı, dişi ile, o hayalden bihaber, karşı koyanın her edimi daha kıymetlidir.
Herkesin söz hakkına sahip olduğu yerde sözün kıymeti yoktur.
Herkesin eyleme hakkına kavuştuğu yerde eylemsizlik hâkimdir.
Türkiye’nin 81 vilayetini kucaklama talebi, içişleri bakanı ya da tapu kadastro müdürü olma istemidir.
81 vilayette hüküm süren zulüm ve sömürüye odaklanmak, bugünkü başat zulüm ve sömürüden gözleri kaçırmak demektir.
Bugün PKK’nin vura vura şekillendirdiği devletle Türkiye solunun dövüşe dövüşe somutladığı devlet ancak liberalizmin kokuşmuş “devlet karşıtlığı” düzleminde yan yana getirilip eşitlenebilir.
“Devrim, o ânki trajikomik başarıları sayesinde değil, aksine güçlü, birleşik bir karşıdevrim, hükümeti devirmeyi amaçlayan partinin gerçek bir devrimci partiye doğru olgunlaştığı bir savaş içinde bir düşman yaratmak suretiyle ilerleme kaydetti ve öne çıktı. (Karl Marx, Fransa’da Sınıf Savaşımları)
“Bir karşıdevrim ve bir düşman yaratmak” bu liberal tarzın engellemek istediği şeydir. Devlet kendisini demokrasi ile savunur. Bunun için de “içinde olgunlaşma imkânları barındıran savaş”tan herkesi kaçırmak zorundadır.
İşçiyi ve ezileni demokrasinin rahle-i tedrisine tabi tutmak, onun kendi rahlesi önünde diz çökmesini isteyenlerin bir davetidir. Bu davet, esasta “sırdaki devlet”in davetidir.
Sovyetler Birliği’nden sadece demokrasiye dair dersler çıkartabilenlerin bu daveti, işçinin ve mazlumun mücadelesini makul bir seviyeye çekmek istemekle ilgilidir. Çünkü işçi ve mazlum, o daveti yapanın boyunu aşan işler ortaya koymamalı, onun kumdan kalelerini bozmamalıdır.
Sahilde kumdan kaleler inşa etmekse demokratlık, devrim tsunamidir!
Kumdan kale sevenler, herkesi kum tanesi olarak görmek ve öyle kılmak zorundadır.
Birlik, ancak dövüşerek, savaşarak oluşan bir sonuçtur. Hiçbir dövüş ve savaş başlatmaz.
Düşmana karşı oluşan birlikle, birleşerek düşmandan inayet beklemek aynı şey değildir.
Bu gayret, kendi pazar payını artırmak isteyen sol örgütlerin gündelik çıkarlarına hizmet eder. Bunların işçinin ve mazlumun öfkesi ile birleşme derdi yoktur. Bunlar en fazla, yeni birlik’te koltuk kapmak için parti kurarlar. Çünkü birlik, tüzüğünde, parti olduğunu sananlara daha fazla önem atfetmektedir. Başı ise “TC milletvekilleri” çekmektedir. Herkes parlamentaristleşmenin, demokratlaşmanın kaymağını dert edinmiş durumdadır.
Çok sayıda kabileden oluşan Afrika ülkelerinde görülen bir pratiğin sola takdim edilmesi, ancak Afrika kabilelerini belgesellerden izleyip içleri gıdıklanan orta sınıfları rahatlatır.
Düzen, kapitalizm öncesi, diyelim, feodalite ve hatta kölecilik dönemi insanındaki serbestiyeti özgürlük diye pazarlarken, solun bu serbestiyetin teorik, ideolojik ve politik düzeylerde alıcısı olan kesimi kabilevî birliktelikten memnun olmaktadır.
Kapitalizmin insanına göre bir köle ya da serf daha serbesttir.
Afrika modeli bir kabile meclisine dönük talep, devletin birleşik, bütünlüklü bir güç olma isteminin bir parçasıdır.
Doğayla, toplumla ve tarihle kurulan ilişkilerin kesilmesi suretiyle bireyliğini sonsuz özgürlüğe kavuşturacağını düşünenler, Afrika kabileleri ile ilgili belgeselleri ağzı açık izlemektedirler. Onların çileleri bile heyecan verici ve güzeldir.
Doğduğunu unutmak isteyenlerle öleceğini unutmak isteyenler, liberalizmin kucağında bu tür hayallerle emzirilmektedirler.
Liberal, ağzını her açtığında, “insanların akılla müdrik olmadıkları, doğuştan gelen özellikleri”nden ve bu özelliklerin temizlenmesinden dem vururlar. Ömür dâhilinde hükmedici güç olarak işleyen akıl, doğumu ve ölümü aşan pratikten azade kılındıkça kısırlaşır. Salt hayatta kalmaya kilitlenmiş akıl nörolojik olarak insanî edimi öldürür.
Doğumu ve ölümü ömür lehine silmek isteyenler, ezeli ve ebedi olma “niyet”indeki meta ve paranın istemini somutluyorlardır. Kendine “yatırım” yapıp kitap okuyan, film seyreden ve müzik dinleyen kişi kendisini piyasaya hazırlıyordur. O kitabın, filmin ve şarkının hayata değen her yeri budanmak zorundadır.
Kendi ömürlerini politik bir ölçü olarak alan solcuların egemenlerden gördüğü zulme kızmalarının nedeni buradadır. Öfke, adam yurduna sokulmamakla ilgilidir. Esasta “beka ve süreklilikse derdiniz, bize niye vuruyorsunuz!” denilmektedir.
Demokrasi, futbol topuna sahip olan çocuğun mahalledeki tüm çocukları kendisine mecbur bırakmasıdır. Meclis futbol sahası, seçim bir parmak bal niyetine halkın ağzına çalınan, Allah’ın olan toprağa kısa süreliğine giriş iznidir.
Eren Balkır

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>