Demirden Taktikler, Çinkodan Stratejiler

17 Kasım 2012 admin

Teorinin mal sahipleri, malumatfuruşlukları içinde, taktik ve strateji meselesini pratik mücadeleden kopartıyorlar. Diyelim açlık grevleri yapılıyor, demirden taktisyenler, çinkodan stratejistler ortaya çıkıp bu eylemi akıl terazisine vuruyor ve açlık grevindeki onca insana “akılsız” demiş oluyorlar. Üstelik bunu sosyalistlik veya demokratik solculuk adına yapıyorlar.
Bunlar, başarıcılığın ve tersten hayalciliğin ancak kendilerinde dengelenebildiğini, kendilerinin özel insanlar olduklarını iddia ediyorlar. Başarıcı, esasında derin bir hayale, hayalci ise derin bir akla önsel olarak sahip olduğunu söylüyor. Diyelim ki başarılı oldu, diyelim ki hayali gerçekleşti, o vakit bunu kendinden menkul, ilahi ve özel bir başarı olarak takdim ediyor ve sonuçta ortaya çıkan sonucun maddî ilişkiler temelinde egemenlerle kurduğu temasın bir ürünü olduğunu gizlemiş oluyor. Eğer hayalci başarılı olamazsa, birilerinin kendisine karşı komplo kurduğuna inanıp ömrünü tamamlıyor; eğer başarıcının hayali gerçekleşmezse, gerçekleşme imkânı bulunan, başkalarına ait hayalleri sahiplenerek yol almaya çalışıyor. Devrim ve sosyalizm başarıcı için basit hesaplamaların bir ürünü, hayalci için gerçekleştirilmesi gereken güzel bir hayale indirgeniyor.
Bir dönem üniversitede hocalık yapmış, şimdilerde bir mahalle derneğine akıl hocalığı yapan bir zat, örneğin, “Stalingrad olmasaydı, Hitler Moskova’yı alsaydı, benim hesaplamalarıma göre, altmışların başında ülkeyi terk edecekti, o kadar can ve mal kaybına gerek yoktu.” diyor. Bugünden bakıp altmış yıl öncesine akıl veriyor. Böylelikle gençleri aptallıktan ve hatalardan alıkoyacak sihirli aklın kendisinde olduğu konusunda ikna ediyor ve kendisini bu şekilde satıyor. Ama bu hoca, daha baştan, tarihe “keşke”lerle bakılmayacağını bilmiyor. Geçmişe bugünden akıl vermenin, geleceği kendisine kapatmak olduğunu anlamıyor. Kendi apolitizmini yaldızlamak için tarihten parçalar kopartıyor. Bu sayede, “bizim ordumuzda cephede geri gitmek ileri gitmekten daha zordur” diyen Stalin verili pratikte katlediliyor, cephe ve mücadele unutuluyor, geri gitmek, kendi tecimsel dertleri için yatay ilişkiler içerisine girmek, hizipler tesis etmek ve her tür burjuva taklayı pratik içinde gerçekleştirmek meşruluk kazanmış oluyor. Can da bir mal gibi, mal da can gibi hesap edilmeye başlanınca, kolektif devrimci mücadele içten içe çürüyor. Mesele tek başına, “saf ve bakir kalalım, herkes bize pervane olsun, elimizi damla çamura değdirmeyelim, böylelikle sadece bizim gibi olanlarla bir dernek kuralım” demeye indirgeniyor.
Bu âlimler, âlemi aptal, kendilerini zeki olarak görmek ve göstermek zorunda. Akıl ve zekâ ile ön plana çıkmanın hesabı, pratik mücadeleyi de sekteye uğratıyor. Düşmanın “başkaldırmasaydın başın ağrımazdı” lafı, bizim içimizde, “başının ağrımasını istemiyorsan benim başım önünde eğil” diyenlerde karşılığını buluyor. Başının artık ağrımasını istemeyen “maraba” militanlar da gündelik hesaplar içinde bu başları put eyliyorlar zamanla. Taktik ve strateji üzerinden kim akıl veriyorsa, o belli bir burjuva ve/veya devletlî sürecin ajanlığını yapıyor.
“Egemen sınıflar; bürokratlaşmış dar kafalar, sadece var olan gerçeğin ufku içinde sorunları tartışırlar ve çözümler ararlar; içinde yaşadıkları dünyanın dışında başka bir dünyayı tasavvur edemezler ve edilmesinden de rahatsız olurlar. Devrimciler ise, her zaman gerçeğe hayallerin aynasından bakarlar. Hayaller ise, geçmişte veya mümkün olan başka şimdilerdir.” (Demir Küçükaydın)
Bir taktik âlimi, bir strateji dehası, bu cümleleri kuran. Burada devrimci kendisi, hayal de kendi hayali. Bu sözler baştan sona, Lenin’in “somut durumun somut tahlili”ni berhava ediyor. Tarihi, geçmiş bilgisine, geçmiş bilgisini de hayal dünyasına kapatıyor ve bu hayalleri satıyor. İşine geldiği yerde de bu hayalcilikten anında sıyrılıp birden başarıcı bir edebiyata sığınılıyor ve “akıl bizden sorulur” deniliyor. Kimse bu aklı ciddiye almayınca, küçük burjuva bir yerden, küsmeler, kızmalar ve bir dizi duygusal tepki ortaya konuluyor. Bu tepkiler de bir biçimde taktiğe indirgeniyor, geri çekilerek birilerinin kendisinin yanına geleceği hesap ediliyor. Gelmeyene kızıyor, gelene daha fazla akıl dayatıyor.
Yukarıdaki cümlede Melih Gökçekvari, “bu sol hiç çözüm sunmuyor, proje üretmiyor” diyen bir akıl işliyor. Aslında devrimcinin görevi, sorunları tartışıp bunlara çözümler bulmak değil, devrim ve iktidar için verili sorunları devrimcileştirmek. Yani mahalledeki su kesintisine çözüm bulmak değil, su sorununu devrimcileştirip kitleyi belediye binasını işgal etmeye yöneltmek.
Verili bir şimdide, ânda, hayal âleminin kendi “özel” zaman ve mekânını deneyimlemek, devrimcinin işi olmamalı. Geçmiş bilgisine sırtını veren bir hayalciliğin verili ânı anlamaya imkân verdiği yanılsamasından kurtulmalı. Aksine Marx’ın 11 tezinin ikincisine atfen, bu tarz skolastiklikten çıkıp, pratiğe yüzünü çevirmeli, hayal tüccarlarına değil.
Anarşizan, liberal, küçük burjuva tepkilerle bir yere varılmıyor öz olarak. Enternasyonal’i geleceğin toplumunun çekirdeği olarak gören Bakunin, tam da pratiği bu hayalciliğe kapattığı için eleştiriliyor ama bugünün utangaç anarşistlerinde ve liberallerinde bu hayalcilik demokrasi edebiyatı şeklinde vücut buluyor. Birileri hayal dükkânlarının, tezgâhlarının ya da ticaretinin kesintiye uğramasını istemediğinden, “taktik ve strateji” başlığı altında büyük laflar edip duruyor.
Gerçeğe hayallerin aynasından bakmayı öğütlemek, teorik, ideolojik ve politik faaliyeti benmerkezci, bireyci ve giderek keyifçi bir şahsî pratiğe indirgemek anlamına geliyor. Bu işlem, akademideki koltuğu ve tecimsel kaygıları ağır basıp zamanla sosyalizmi ve Marksizmi budayan ya da redde tabi tutan kişilerdeki küçük burjuva tepkilerle tamama erdiriliyor.
Evet, HDK çeşitli veçheleriyle eleştiriye tabi tutulabilir ama burada bulduğu boncuğu sürekli HDK’nin gözüne kulağına sokmak siyaset ya da teori olarak kabul edilmemeli. Yani “devletin millî ve dinî niteliğini tanımazsak, yok olur gider” diyen iki yüz yıllık anarşistliği sol sosa bandıran bir yaklaşımın partili mücadeleyle bir ilişkisi de yok. Devlet eleştirisini Kürd üzerinden ısıtmak, mücadeleye zerre bir katkı yapmıyor.
Evet, HDK en fazla “seçim partisi” olabilecek bir niteliği haizdir. Ondan fazlası beklenemez. Zaten seçim dönemlerinde yapılan görüşmeler resmî bir zemine kavuşturulmuştur, o kadar. Ondan hayal dünyasında, tasavvurunda ya da kafasında teşkil ettiği bir partililiği beklemek anlamsızdır. HDK “örgütler kolektifi olarak bir komünist parti”nin inkârından, mas edilmesinden ya da premature doğumundan başka bir şey değildir. Bütün teorik, ideolojik ve politik faaliyetin sığ bir seçim gündemine endekslenmesini talep etmek başka türden bir sonuç vermeyecektir. HDK, artık HDP, “başınızı dört yılda bir kaldırın” talimatından başka bir şey değildir. Aradaki süre örgütlere terk edilmiş, eskiden mevcut olan muhtemel temas, ortaklaşma ve beslenme imkânları ortadan fiilî olarak kaldırılmıştır.
Demirden taktikler ve çinkodan stratejiler babında, ortaya konulan hayalcilik ve başarıcılığın HDP bahsinde, “herkesin anadilinde aynı tarih kitabını okuması” önerisi de komiktir. Bu programatik ve stratejik öneri, ya HDP’nin “parti” olmadığının ya da öneriyi yapanın “apolitik” olduğunun kanıtı gibidir.
1992’de Avrupa Birliği böylesi bir tarih kitabı hazırlamış, hatta bir İngiliz devlet adamı, “Bizim Waterloo’muz Fransızları, İngilizleri, Almanları ve Hollandalıları eş ölçüde tatmin etmelidir.” demiş, esasta kitap nihayetinde Avrupa Birliği projesinin mutlaklığına işaret eden, ona halel getirilmesine izin vermeyen ideolojik bir metin olarak somutluk kazanmıştır. “Herkesin anadilinde aynı tarih kitabını okuması” da Mustafa Sarıgül’ün “Türkiye Birleşik Devletleri” projesine denk düşer bu anlamda. Sarıgül kendisini Erdal İnönü ve Özal sentezi bir adam olarak sattığına göre, bu tarih kitabı önerisini yapan demirden taktiğin Özal’ın Kürd açılımını bugünde desteklemesi şaşırtıcı olmasa gerektir. “Çok kanlı çatışmalara yol açacak bir ayrılma programı”na alternatif hazırlamak, aba altından sopa göstermek, yani kanlı çatışmalarla milleti korkutmak ve herkesi, özelde Kürd hareketini kendisine kul etmeye çalışmak, bu aklın kaçınılmaz bir ürünüdür. Tarih boyunca tüm yaşanan kanlı çatışmalardan kaçma pratiklerini bir program olarak bugüne takdim etmek, ama öte yandan hâlâ kandan ve çatışmadan azade, havada asılı bir sınıflar mücadelesinden bahsetmek tutarsızdır. Sınıflar mücadelesi havada asılı olunca ve suya sabuna dokunmayınca, hayal âlemine hapsedilince, “kanlı çatışmalar” edebiyatının sınıfsal mahiyeti de görülmez olacaktır.
Demirden taktiğin bir diğer ayağı da ateşkes ile ilgilidir. “PKK’yi sınırdışına itecek adımlar”ın HDK tarafından atılmasını beklemekse tam bir komedidir. Genelde Kürdleri, özelde Kürd kurtuluş hareketini aptal ve ahmak zannetmek, bunun sonucu olarak en iyisinden, “bunların içinde bir akıllı, Apo” deyip onunla eşöznelik üzerinden bir tür tek taraflı diyalog içerisine girmek, onun üzerinden kendisini gerekçelendirmeye ve kabul ettirmeye çalışmak, onun aracılığıyla şeklen Türk Soluna ama özünde Kürd hareketine akıl vermek, Marksizm ya da sosyalizm malumatfuruşluğu üzerinden harekete anlam giydirmek ya da onu belli bir bağlama oturtmaya çalışmak, ülke ve bölgeye dönük liberal eğilimlerini hareketin suyuna yatırıp temize çıkartmak, giderek demokrasicilik edebiyatına hareketi kul etmeye çalışmak ve bilcümle politik Kürd sığınmacılığı kıyasıya eleştirilmeyi beklemektedir. Seksenlerde açıktan eleştirilmesi gereken, Avrupa’ya sığınmış solcuların oradan buraya estirdikleri rüzgârlar idi; şimdi de Kürd’ün yanına sığınarak ateşten kaçacağını zannedenler benzer bir eleştiriye tabi tutulmalıdırlar. Bu tip eğilimler, özünde hareketi akılsız kabul etmekte, kendi yüce bilinciyle hareketten nemalanabileceğini düşünmektedir. Oysa kavganın, mücadelenin ve savaşın içinde olanın farklı yoğunluklarla da olsa, belli bir kolektif aklı ve yüreği vardır, esas olarak da oraya bakılmalıdır. Pratik düzlemde her şeyi ve herkesi bir kenara itip ya da alta alıp, salt Apo üzerinden taktik-strateji hesaplamalarına girenler, fena hâlde yanılmaktadırlar.
“Gerçeğe hayallerin aynasından bakalım” diyenin Marksistliği tartışmalıdır. “Onca Ermeni öldürülmeseydi, Türkiye daha müreffeh olurdu” diyerek Ermeni üzerinden bir siyaset algısı ve ideolojik zemin inşa etmek apolitiktir, üstelik bu yaklaşım, Ermeni’nin devrimci siyaset imkânlarını da öldürür. Siyaset sahnesinde Ermeni’nin sözünü gaspeder ve onu bir oyuncağa çevirir. Tüm çıkarımlar hep huzurlu ve müreffeh olana çıkmakta, insanlar hep huzurlu ve müreffeh olana kul edilmekte, burjuva siyasete özgü bir propaganda her daim devrede tutulmaktadır. Açlık grevlerinin “aptalca” bulunmasının sebebi de onun huzuru bozuyor olmasıdır. Demirden taktiklerin sürekli, “Demokrasilerde açlık grevlerine yer yok” diyen Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü Ria Oomen-Ruijten gibi konuşmasının nedeni buradadır. Demokrasilerde açlık grevi yok, ne var, oy var, hepsi bu. Oy kullan, evine git. Sürece dâhil olma, ortaklaşma, sorumluluk alma, hesap sor(ul)ma, politik olanın takibini yapma, ortak bir karara katılma, ne yap, sadece oyunu kullan ve evine git! Bu demokrasiciliği hele ki Kürd hareketine dayatmak ya da kendi demokrasicilik bayrağını Kürd’ün sırtına basıp yükseltmeye çalışmak, nafile bir uğraş. Demokrasi, genelin yani devletin tüm halk kesimlerine yedirilmesi meselesi ise, demokrat, dolaylı olarak mevcut devletin gizli bir failidir. Demokrasi, dönüşüm hâlindeki devletin kitleler içindeki hareket etme tarzıdır. Avrupa Birliği projesini Ortadoğu’ya yansılayıp “yepyeni” bir program önerdiklerini düşünenlerin önlerine koymaları gereken şapka budur. Zira baştaki kelin nasıl oluştuğu, o saçların nasıl döküldüğü herkesin malumudur.
Kendini tek, mutlak, hakiki ve öz “proleter” olarak kodlayıp geri kalanı “burjuva” şeklinde tanımlamak kolaycı bir yaklaşımdır. “Kürd hareketi içinde bir sınıf mücadelesi yaşandığını ve kendisinin Apo dolayımı ile “proleter kanadı temsil ettiğini” söylemek, kimseyi ikna etmez. Zira sonuçta ortaya konulan, burjuva siyasetten başka bir şey değildir. Kendisini “proleter” olarak kodlayıp bu tarafgirliğin eylemini ve söylemini sınıflar mücadelesinden azade kıldığını vehmetmek yaygın bir durumdur. Sınıflar mücadelesinden azade olmayı, sınıfsız ve sınırsız âlemin bugündeki tecellisi olarak “komünist” olmanın birincil özelliği olduğunu iddia etmekse, ciddi bir yanılsamadır. Sınıflar mücadelesinden azade olmak, sadece azade olmak isteyenlere seslenir ve onları örgütler. Bunların demokrasi yaygarası, dipten derinden bir despotizm barındırır.
HDP’de sol tüccarlığın ve sol tezgâhların üzerinde, onlara halel getirmeden, “devlet” olmak isteyenlerin galebe çalması muhtemeldir. Sol tüccarlığın ve sol tezgâhların dağılmasına neden olan her türden “mücbir sebeb”e karşı birilerinin demirden taktikler ve çinkodan stratejilerle koruma altına alınması, ne teorik ne ideolojik ne politik açıdan bir anlam ifade eder. Teorinin, ideolojinin ve politikanın o ticareti kıran, o tezgâhları dağıtan mücbir sebeplere göre tanımlı kılınması şarttır. O mücbir sebepler, o ticarete konu olan, o tezgâhlara akan kanın ve terin gerçek sahiplerinin adsız sözsüz eylemlerinden ibarettir.
Eren Balkır

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>