Deleuze Entelektüelin Afyonudur

12 Mayıs 2014 admin
Bir gün Hoca taşra [dışarı] çıkup bir şey aramağa başladı. Ammâ Hoca’nın avratı görüp eyitmiş [demiş]: “Hoca! Ne ararsın?” demiş. Hoca eydür [der ki]: “Yüzüğüm gâib [kayıp] oldu, anı [onu] ararım,” demiş. Avratı der kim [ki]: “Yüzüğüni nerede gâib etdin?” Hoca eyitti: “Evde gâib etdim.” Karı: “Yâ niçün taşrada ararsın?” Hoca ayıtmış: “Evin içi karanlık ve taşra aydınlık. Bolay ki [ola ki] bulam,” demiş. (Boratav, s. 195)
“Faşizm büyük biçimcidir. (…) Dolayısıyla, halkçılık kavramını en amansız bir eleştiriden geçirmeksizin kullanmamak gerekir. Çünkü faşist yönetimlerde biçimsel olarak temsil edilen halkı, bizler gerçekten temsil ederiz. (…) Almanya’daki faşizme karşı yalnız biçim yönünden savaşmadığımız, bu rejim tarafından ezilen halkı salt biçim yönünden destekleyemeyeceğimiz açıktır. Protestolarda bulunmamız, ama onun dışında kendi işimiz gücümüzle uğraşmamız yeterli görülemez. Böylesi kötü bir biçimciliktir. (…) Üstelik, halk kavramımız yeterince gerçekçi nitelik taşımıyor. Aramızda hâlâ birçokları var ki, halkı puslu bulanık bir cam arkasından görmektedir. İçimizden bazıları yanılabilir halk konusunda ya da yanılmalara yol açabilir. Bazılarımıza sorarsanız, yapılacak şey salt konuşmaktır; işin karmaşık yanlarıyla yüz yüze gelmemeye çalışır bunlar. Bazılarımız da vardır, karmaşık bir dille konuşur, temel nitelikteki büyük ve yalın doğru’larla karşılaşmamaya bakarlar. ‘Halk karmaşık bir üsluptan anlamaz.’ Peki, ya Marks’ı anlayan emekçiler? ‘Rilke kitleler için pek karmaşık bir yazardır.’ Peki, ya bana onun aşırı ilkelliğini söyleyen emekçiler?” (Brecht, s. 100-1)
Bir süredir Gezi Direnişi’nin ne’liği konusunda pek atılgan bir tavırla karşı karşıyayız. Onun ‘çokluk’ içeren, ‘otonom’, ‘duygular / duygulanımlar temelli’, ‘temsil kabul etmez / edilemez’ ‘bir ‘oluş’ olduğu konusunda bir propaganda bu. “Otonomi fikri ve pratiğinin Gezi Direnişi gibi ‘olay’larda aktüelleşme biçimlerini” (Kara(1)) anıştırarak neredeyse Deleuzecülüğün nihaî zaferini ilân edecekler.
Her geri çekilme, kendi kuramsal kılıfı ile beraber gerçekleşmek durumundadır. Zira varolanı kavramaya çalışırken kendi iradesini bu kavrayışa bulaştıranlar, kendi iradelerinin ‘gerisi’nde kalan her duruma bir kılıf bulmak zorundadırlar. Tasavvurda bir “bütün” olarak görülen burjuva birey, bireyliğine ve bütünlüğüne halel gelmesinin önüne ancak bu şekilde geçtiğini düşünür. Bütün bu şemanın biraz sünmüş bir örneği olarak 68 devrimciliğinin kıyıya vurmuş artıklarından Deleuze’ün bugün neden ithal edilegeldiğini tartışmayı deneyeceğiz. Vakt-i zamanında ölmeyi beceremeyenlerin kişisel hezeyanlarının kuram diye yutturulmasının önüne şüphesiz ki böyle bir yazı ile geçmemiz mümkün değildir. Bu sahte peygamberlerin müridleri, peygamberleri gibi, dünyaya sadece kendi pencerelerinden baktığından, ne desek onlara inandırmamız mümkün olmayacaktır. Hâlbuki peygamberin havarisinin uyarısı açıktır: “Dünya bizim istediğimiz gibi davranmak zorunda değildir.” (Baker, 285).
Oysa bu uyarının kendisinde bile problem vardır. Öncelikle bir semptomu belirtelim: kültürlenme pratikleri açısından baktığımızda, Deleuzecülüğün kök salabildiği mahfillerin başında akademinin ve yarı-akademik yapıların geldiği görülmektedir. Küçük burjuva akademisyen (ya da yarı-akademisyen) karşı karşıya kaldığı dünyayı bir anlama edimine maruz bırakır ama bunu kolektif bir sürecin parçası olarak örgütlemediği sürece anlama faaliyeti ‘bir çeşit bütünlükle’ kendine kapanan bir şekilde son bulmak zorundadır. Kendi ‘bütün’lüğünü dünyaya dayatan ise, ancak dünyayı o ‘bütün’lüğe tabi kılmak derdindedir. Baker de dâhil, bu akademisyenler dünyayı ‘davranmak’ eylemiyle donatmak zorundadırlar, zira açıklamaya çalıştıkları dünyanın en temel niteliği onun, bir birey-gibi kavranışıdır. İsteyen-akademisyen bir sahte-fâil olarak, kendi aynası olarak yarattığı mef’ûlünü (nesne) bulmuştur. Artık ‘aygıt’tan, ‘makine’den, ‘organ’dan bahsedebiliriz. Neyi işaret ettiğimiz önemini kaybetmiştir. Çıkarsama anlamını yitirmiştir.
Burjuva birey, kendi eksik bütünlüğünün farkında olmayarak, bir bütün olduğunu tasavvur ettiği ölçüde, karşısındakinin bütünlüğünü yok saymak zorundadır. Burjuvazinin ‘eşitlik’ sloganları kendi bütünlüklerine halel getirebilecek ‘üstün’lükleri bastırmak için de atılmıştır aynı zamanda. Zira herkesin eşit olduğu bir dünyada kimse eşit olamayacaktır. Böyle bir eşitlik, ancak dünyanın ‘temsil olunamaz’ oluşuna yaslanabilir. Bütün olan burjuva birey, ancak kendine bütünlük vasfını layık görmelidir. Kendisi bütün olmak isteyen, başkalarını parçalamak zorundadır. Rousseau’dan beri biliyoruz ki, bu işlem ancak ‘sözleşme’ ile mümkündür. Böylesi bir ‘sözleşme’ bakın nasıl da sırıtıyor genç Deleuzecülerde: “İlgisi dâhilindeki çoğu şeyi siyasete bağladığı, yaşama içkin bir değer olarak siyaseti dostlar arasında, dostluklar örgütleyerek ve dostça icra etmeye gönül koyduğu bilinmelidir”, “yoksa orada olup bitenleri, yaşanan duygu ve heyecanı, tanışıklıkları ve kurulan dostlukları sığdırmak mümkün değil,” (Kara). Bu gençler, besbelli, kişisel ilgileri peşinde, (her nasıl oluyorsa) dostlar arasında siyaset yapıp dostluklar örgütleme ve tanışıklıklarla duygu ve heyecan yaşama peşinde koşuyorlar diye iddia etsek herhâlde ciddiye alınmazdık. Ama devrimci bir faaliyetin burada ima edilenin tam aksi biçimde, kişisel olmayan nesnel ilgilerin etrafında, gerekirse dostluklar hilâfına, yoldaşlıklar örgütlemek olduğunu iddia edersek herhâlde ciddiye alınacak bir şeyler söylemiş oluruz (Ayrıca bkz., “Yoldaşlığın Kıyamı”, Eren Balkır, istiraki.blogspot.com)
Kimlikçiliğin, bu bütünlük-parçalama diyalektiğine bağlı seferber edildiğine dikkat edilmeli. Alevi olarak alevi-birey, LGBT olarak LGBT-birey, plaza çalışanı olarak plaza-çalışanı-birey, ekoloji aktivisti olarak ekoloji-aktivisti-birey, feminist olarak kadın-birey vb. parça-bütünlükler olarak temsil edilmeli ve bütün-bireylikler olarak ‘yanyana’ gelmeli ancak. Gezi Direnişi’ne böyle bakınca, orada “[direnişi] oluşturan tekilliklerin ‘ortak olan’a sahip çıkabilmesi, bir çokluk olarak tezahür edebilmesi[nden]” başka ne görülebilir?
Kara’nın hazırladığı özet metinde dikkati çeken bir başka nokta ise yeni’ye olan ilgi. Metinde tam 32 kez ‘yeni’ ya da ‘yenilik’ lafzı geçiyor. Her paragrafta bir ritüel gibi ‘yeni’liğin altı çiziliyor. Konuşması alıntılanan kişilerin en çok ‘yenilik’ vurgusu önemsenmiş olmalı. Sözgelimi konuşmacılardan biri, tam da “yeni siyasal / toplumsal hareketler derken, gerçekten ‘yeni’, ‘alışılmamış’ olanın” ne olduğuna ilişkin tespitler yapıyor ve şu sonuçları ortaya koyuyor: “Politik öznelliklerin üretiminde / kuruluşlarında çıkar yerine farkın, temsil yerine ifadenin ve temsiller arası ittifakların yerine tekillikler arası elbirliğinin koyulması.” Gerçekten de ne kadar ‘yeni’ bunlar!
Kendi hezeyanlarını kuram zannedenlerin, kendi paradigmatik(2) milatlarını, tarihin ve toplumun da miladı sanması hiç şaşırtıcı değil. “1960’lardan başlayan özne, temsil, diyalektik ve aşkınsallık krizine (…) Gezi Direnişi’nin” müdahale ettiği ve bunun “bizi bir paradigma değişimine zorladığı” belirtilmiş. 68 devrimciliğinin geri çekilişinin kırk yıllık sayıklamalarını tam da bugün ‘ithal’ ve ‘tercüme’ etmeyi ‘yeni’ ya da ‘devrimci’ sanmak için gerçekten akademik post almaca ya da ‘jurnal’ köşesi kapmaca oyunu oynamak lâzım.
Metnin dikkat çekici semptomlarından biri de ‘dirim’e olan tapınma: Konuşmacılardan biri, “iyiye ya da güzele dair ‘hayallenme hâlleri’nin ânı öteleyici, şimdi yaşanabilecek aşkı ya da meşki incitici özüne” değinebiliyor mesela. Zira bir bütün olarak tasavvur edilen burjuva birey ânın tadını çıkarmayı bilmeli; gerek aşkî gerek meşkî hususlarda toplayabileceği bütün puanları toplamalı; ve öyle devrim, komünizm gibi ‘hayal’lerin, böyle bir tahayyülü mümkün kılan nesnel imkânlar, antropolojik ilkeler ya da tarihsel-toplumsal örnekler var olsa bile, bu aşkî-meşkî kararları ‘esastan bozmasına’ izin vermemeli.
Ve’l-hâsıl-ı kelâm, bütün bu kavramsal kakafoninin altında ne yatmaktadır? Küçük burjuva akademisyen, kaybettiği ‘yüzüğünü’ aramak için ‘taşra çıkmış’ gibidir. Dünyaya gideceği yerde, dünyayı kendi ayağına çağırmaktadır. Hâlbuki bir büyüğümüz ‘hazinelerin kaybedildikleri yerde aranabileceğini’ söylemiştir. Böyle hazineler arama ve bulma ‘hayallerine’ kapılmayacaksak, bir biçim olarak protestoya meyletmemizin de bir anlamı yoktur. Zira Brecht, “protestolarda bulunmamız, ama onun dışında kendi işimiz gücümüzle uğraşmamız[ı] yeterli” görmez ve bunu “kötü bir biçimcilik” olarak addeder. Bütün meselesi özünde kendi varoluşu olan böyle bir akademik faaliyet olsa olsa café köşelerinde psikolojik sondajlar ve ânın tadını çıkarmayla son bulur(3).
Eğer bütün bu yüksek kuramsal faaliyetin icracılarınca çok ‘avam’ bulunmayacaksa belirtmek isterim ki benim aklıma ‘çokluk’ deyince, bizim Roboski Katliamı dediğimiz ‘olaya’ birilerinin ‘Uludere vakası’ demesi; rizom (kök-sap) ve rizomatik ilişki deyince ‘Pozantı M Tipi Çocuk ve Gençlik Cezaevi’; ‘bir-arada ama başka-oluş durumları yaratmak’ deyince copun, tazyikli suyun ve biber gazının polis şiddetinin katı, sıvı ve gaz hâlleri oluşu; ‘dikey-hiyerarşik örgütlenmeleri terk etmek’ deyince katlanarak büyüyen polis teşkilatı; ‘yersiz-yurtsuzlaş’ma deyince AVM’ler; ‘arı olana karşı melez-olan’ deyince Barack Obama; ‘otoriter olana karşı karnaval olan’ deyince Türkçe Olimpiyatları geliyor. Bu nedenle de, bize düşmanı işaret etmeyecekse; bizi ona karşı örgütleyip diri tutmayacaksa; bütün derdi ve tasası kendi faîl-olmazlığı sırıtmasın diye kuramsal sihirbazlıklarla bizi tasfiye etmeyi amaçlamaksa; düşmana gösterdiği hoşgörüsünün arkasında devrime ve devrimciliğe küfürler(4) gizlenecekse, küçükulusbakerlerin canları cehenneme!
O hâlde mesela şöyle denebilir mi? “Deleuzcecü hüzün, bir ölçüde gerçek üzüntünün dışavurumu ve bir başka ölçüde de gerçek üzüntüye karşı protesto oluyor. Deleuze, ezilen entelektüelin içli ezgisini, kalpsiz bir dünyanın sıcaklığını, tinin dıştalandığı toplumsal koşulların tinini oluşturuyor. Deleuze, ist das Opium die Intellektuellen.”(5)
Mustafa Karakalem
Dipnotlar
1. Onur Eylül Kara, “Çokluğun Direnişi, Direnişin Çoğulluğu: VI Ulus Baker Buluşması’ndan Notlar”, birikimdergisi.com, 19.11.2013 (Erişim: 23.11.2013). Yazar, başlıktan da anlaşılacağı gibi VI. Ulus Baker Buluşması’nı özetleyen bir metin kaleme almış ve bu nedenle de birçok yerde başkalarının sözlerini alıntılamıştır. Biz burada bütün alıntılarımızı yazara yaptık. Alıntılanan bölümler, eğer Kara’ya ait değilse, onu doğal olarak bağlamaz. Buna karşın, hem yazarın özet için yaptığı seçkiye coşku ve heyecanla katıldığını hissettiğimizden hem de genel olarak bu Deleuzecülüğün muhasebesini yapmak dürtüsüyle, alıntı titizlenmesi gütmedik.
2. Bu çok derin paradigma değişiklikleri için bkz.: “(…) sabit bir sınıf arayışından vazgeçme, buna istinaden emeğin kendisini bir değer olarak olumlaması, sermayeyi krize sokması, gerçek ve biçimsel tahakkümü aşması, devletle egemenlik ilişkisinden, ücretlileşmeden ve mülk hâline gelmeden elbirliğiyle kaçmasının mümkün olabileceği, bunun da otonom direnişler olarak toplumun bütününe yayılıp kitleselleşebileceği, bir çokluk yaratabileceği, Marx’ı da emek çatısından okuduğumuzda bu durumu elbette tespit edebileceği, Marx’ın “emeğin nesnelliği” dediği şeyin emeğe dair bir ölçülemezlik, bir otonomluk, bir özgürlük sunduğu” vb.
3. Zira böyle bir faaliyetin fâillerinden en çok duyulan hayıflanmalarından biri “Ulus keşke hayatta olsaydı, o bu tartışmaları sola çekiyordu”dur. Demek ki kendi hâlinde bırakıldığında ‘sola çekmeyen bu tartışmalar’ın sola çekilmeye ihtiyacı olduğunu daha çok ne itiraf edebilir ki?
4. Rafine bir örnek için bkz.: “Saf, her türlü çoğulluktan yoksun, karşıtıyla veya karşıtı üzerinden kendini var etme durumuna saplanmış her türden ‘zayıf düşünce’ önünde sonunda merkeze dönüşmekte ya da benzemektedir. (…) Piramidal örgütlenme modeline karşı, karmaşık ve hiyerarşik-olmayan ağlar oluşturarak bu ağlar üzerinde akışlar ve bir-aradalıklar alanı açıp haritalar çıkartır. Bazen birkaç kafadarın kullandığı bir ev, tüm derdi örgüte üye toplamak olmayan bir dernek veya bir çay evi insanların bir-arada, bir-arada ama başka oldukları alanlar olabilir.” (“Bir Birliktelik ve Mücadele Akışı-Olarak: Rizom”, potlac.tumblr.com, erişim: 23.11.2013)
5. Abarttığımıza hükmedilmezse, metne devam edebiliriz: “Entelektüelin aldatıcı mutluluğu olarak Deleuze’ü ortadan kaldırmak, entelektüelin gerçek mutluluğunu istemek anlamına geliyor. Entelektüelin kendi durumu üzerindeki yanılsamalardan vazgeçmesini istemek, entelektüelin yanılsamalara gereksinim duyan bir durumdan vazgeçmesini istemek anlamına geliyor.” Alıntı için kullanılan kaynak için bkz. Karl Marx (1997) Hegel’in Hukuk Felsefesi’nin Eleştirisine Katkı. (çev. Kenan Somer). Ankara: Sol Yayınları. s. 191-192.
Kaynakça
Baker, Ulus (2011). Yüzeybilim Fragmanlar. Birikim Yayınları, İstanbul.
Brecht, Bertolt (1997). Sanat Üzerine Yazılar. Cem Yayınları (çev. Kâmuran Şipal), İstanbul.
Boratav, Pertev Naili (2006). Nasreddin Hoca. Kırmızı Yayınları, İstanbul.

Onur Eylül Kara, “Çokluğun Direnişi, Direnişin Çoğulluğu: VI Ulus Baker Buluşması’ndan Notlar”, birikimdergisi.com, 19.11.2013 (erişim: 23.11.2013).

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>