Çatıyla Nereye?

2 Aralık 2012 admin

Son on yıldır süregelen Çatı Partisi tartışmalarına ve Türkiye Solu’nun konuya nasıl mevzileneceğine ilişkin uzun soluklu-değişken gündemlere tanıklık ediyoruz. Gelinen süreç ve yaşanan gelişmeler gösteriyor ki; Öcalan’ın yurda getirilmesinden önce başlayan, getirildikten sonra da devam eden ve Kürt Hareketi’nin bir sonucu olarak ortaya çıkan Devlet-Öcalan (PKK) arası “barış görüşmeleri” (Öcalan’ın ve hareketin niyetinden bağımsız), ABD-NATO hattının Ortadoğu üzerine yeni plan-programı dâhilindedir.
Kürtlerin dize gelmez mücadelesinin günümüze kadar bu planı ne derecede etkileyip değiştirdiğinin ispatını sunmak haddimize olmasa da, AKP gibi eline tüm imkânlar sunulmuş işbirlikçi bir gücün verdiği ödünler bile bu planlara sokulan çomakların varlığına işaret eder. Ancak Öcalan’sız yürütülemeyeceği açık olan, hatta neredeyse tek yönlü yürütülecek olan “barış görüşmeleri” öyle görünüyor ki; Kürt Halkı’nı oyalamaya yönelik devlettin attığı nafile adımlardır. Kürt Halkı açısından ise son derece ciddi bir “var olma” meselesidir.
İşte tam bu noktada barış kelimesine dair cümle kurarken ve Kürtlerin tüm mücadelesi de bu hat üzerine kuruluyken, sol açısından tüm coğrafya bileşenlerini, gelişmeleri ve sınıfsal karşıtlıkların durumlarını her ân irdelemek ve kendi yolunu böylece çizmek elzemdir.
Yazının konusu olmayan Afganistan ve Irak işgalleri, 2008 Dünya Finans Krizi ve devam etmekte olan “Arap Baharı”nı yorumlamadan, Kürt Hareketi’nin geleceğine ilişkin söz söylenemez. Yazı geleceğe dair söz söylemekten çok, böyle bir tabloda Çatı Partisi ihtiyacı ve Türkiye Solu’nun konuya olan ilgisini resmetmeye çalışmaktadır.
Demokratik Ulus-Kongre Partisi(*)
Solun artık kronikleşmiş diyebileceğimiz, birlikte mücadele etme isteği, kitleselleşememe, önderlik etme, kader ortaklığı Kürtlerin ulusal mücadelesi ile omuzdaşlığını pekiştiriyor. Bu meseleler, solun politika üretip örgütlenmek gibi ana hat oluşturmak yerine, tali yoldan meselelere kaynak olma çabasından doğuyor. Bunun vücut etmesi, toplantı salonlarında atılan yumurta ile dağda sıkılanın aynılaştırılması şeklinde oluyor. Devrim’in bir “ân”a ait olduğunu tasavvur edenler, Çatı Parti’si kurulunca özlemle bekledikleri kitle önderliğine kavuşacaklarını düşünüyorlar. Ulusal hareketlerin döneme, coğrafyaya ve tüm diğer koşullara göre mevzi, strateji, dost ve düşman değiştirebilme gerçeğini sıfırlayıp ana (a)politik hat buradan oluşturuluyor.
Kürt Özgürlük Hareketi’nin ulus olma çabasında atacağı herhangi bir adım için dışarıdan ve karından konuşulamaz. Çatı Partisi ya da diğer adıyla Demokratik-Ulus Kongre Partisi, ulusal bir hareket açısından bölge gerçeğine uygun örgütlenmiş, legal alanda tüm yurtiçi ve sınır dışında ilişkiler kurabilecek bir yapı olabilir. Ya da sadece taktiksel-stratejiksel veya ikisini birden yürütecek kısa güdümlü bir hareket de olabilir. Ama solun kendini ne üzerinden bu yapıya örgütlediği, mevcut sıkışmışlığını açıklamaya yetmez.
Kongre bu birliğe katılımı; “Kürtler, aleviler, demokratlar, liberaller, çevreciler, LGBTT’liler, sosyalistler, STK’ler ve bireyler” olarak her kesimden insanların bulundukları yapıları terk etmeden-lağvetmeden gelmesi olarak tanımlıyor. Tüm bu bileşenlerin birer “tema” olarak var olacaklarını, örgütlü olan tüm “bireylerin” kendi örgütünün içinde çalışmaya devam edebileceklerini; ama aslonanın Kongre olduğunu söylüyor.
Güzel. Hepimiz böylece birer tema oluyoruz. Devam ediyor; Kongre bileşenlerin partide yer alıp almamasını da özgür bırakıyor. Yani Parti, Kongre’nin bir aracı oluyor. Peki, Kongre neyi amaçlayıp çözüyor, ona bakalım:
Dünya ve Ortadoğu’da savaş karşıtlığı, kapitalizme karşı uluslararası dayanışma, Türkiye’deki çatışmaların sona erdirilmesi için kampanyalar düzenlemek, emek-demokrasi-ekoloji-kadın-gençlik-LGBTT’li bireyler-özgürlükler gibi alanlarda bir seçenek, bir mücadele odağı, direnme gücü ve birleşme merkezi olmak, toplumsal muhalefet oluşturmak, seçim çalışması yapmak ve bu yolda ittifak kurmak, demokratik, özgürlükçü, sosyal, ekolojik ve eşitlikçi anayasa mücadelesi vermek, canlı yaşam merkezli bir ekolojik politika oluşturmak, HDK’nin çimentosu olacak olan; işçi ve emekçi birliği için emek alanında, sendikalarda, meslek odalarında ve demokratik kitle örgütlerindeki HDK birleşenlerini; HDK tüzel kişiliği altında birleştirmek, bütün HDK’li işçi ve emekçilerin ortak tutum geliştirmesini sağlamak, işçi sağlığı ve iş güvenliğinin sağlanmasına yönelik çalışma yapmak, emek hareketinin yeniden yapılanmasına yönelik politika üretmek ve hayata geçirilmesi konusunda çalışmalar yapıp, bu doğrultuda rol üstlenmek vs…
İşin Aslı
Siyasette çok yaygındır; seçilen dil algıyı yönetmek için kullanılır ve algıyı yönetmeye başladığınızda politika ürettiğinizi sanırsınız. Sanrı; anın veya güncelin teorisinin avuçlarında olduğunu düşünmene ve pratik tüm somutların bu düşünceye kurban edilmesini sağlar. Ne hikmettir, kurban eti pay edilirken her hane “ihtiyacı olanı” alır. Mahalle sahipleri mahallede, fabrika sahipleri fabrikada eti pişirir. Türkiye Solu, Kürtlerin batıdaki örgütü olmaya da bu anlamda hazırdır. Yukarıda bahsedilen Kongre’nin ele aldığı mevzular, farklı sol yapılarca kendi yelpaze genişliği ve yine kendi meşrebince uygun olana örgütlenmesi içindir.
Marksizm’de ihtiyaçlar maddi zorunluluklarca belirlenir ve zorunluluklar deyim yerindeyse, “parti-sınıf-devrim” olarak Marksizm tarafından kodlanmıştır. Bu kod, ezen-ezilen var olduğu sürece de günceldir. “Kod”un yanlışlığını, doğruluğunu, hâlâ işlevsel olup olmadığını tartışmak ise sol yapıların öznel durumuyla ilgilidir. “Nesnel koşulların değiştiğini” sürekli ortaya sürenler, aslında kendi öznel durumuna dikkat çekmek isteyip “ben değiştim, değişiyorum” demeye getirirler ve böylece, “parti-sınıf-devrim”i kendileri kodlamış olurlar. Maddi gerçeklikleri (zorundalıkları), kendi teorik algısına kul ettiklerinden “parti-sınıf-devrim” bu anlamda işlevsizdir de…
Değişen nesnel koşulların, eski maddî gerçeklikleri de içererek-kapsayarak var olduğunu keyfi biçimde unutmak en safi anlamda Marksizm’den kaçıştır. Marksizm’den kaçış da doğası gereği, onun köklerine küfür etmekle kendisini baş gösterir. Kongre’nin işaret ettiği, bir yöntem olarak sunduğu “temalaşma” ve bu temaların ortak noktası olan ezilmişlik, tam da yukarıda bahsedilen ihtiyaçların belirlenmesi hakkında bir zorundalıkmış gibi algılanıyor. Temalaşma zorundalık olunca, Parti de Kongre’nin ihtiyacı oluyor. Sosyalistler de buna tabi oluyor ama Kürtlerin bir örgütü, bir partisinin var olduğu unutuluyor. Dolayısıyla, Kongre’nin Partisi, Kürtlerin Partisi’nde çalışmanın bir angajmanı hâline gelmiş oluyor.
Türkiye Solu’nun yaptığı bu anlamda düşününce kendine ihtiyaç üretip, maddî gerçeklerini -zorunluluklarını- ihtiyacına göre eğip bükmek oluyor. Kendi aslî görevi olan ve unutmaya yüz tuttuğu Marksist-Leninist faaliyet, bir halkın ulus olma yolundaki taktiklere bağlanmaktadır ve buna “Kürt Halkı’nın mücadelesini sahiplenme” denmektedir. Oysa “yeni” olanın yalan olduğu, yalan olanınsa yeni olmadığı aşikârdır. Yeniye ve yalana örgütlenme, küçük dükkân hesapları, önderlik kaygıları, bizzat Kürt Hareketi’nin ısrarlı mücadelesi tarafından boşa çıkartılacaktır.
Bu ısrarlı mücadele, ister anadilde eğitim, ulus olma hakkı veya özerklik elde etme, Öcalan’ın serbestliği düzeyinde sonuçlansın; ister HPG’nin deyimiyle “Devrimci Halk Savaşı” doğrultusunda sürsün; Türkiye Solu açısından sonuç değişmeyecektir. Klasik deyimle kendi aslî mücadelemizin (sınıf mücadelemizin), kuşkusuz Kürt Halkıyla birlikte Sosyalizm mücadelesi olduğunu hatırlamak zorundayız. Aksi hâli, kurban etini paylaşanların gelecekteki likidasyonunaişaret etmektedir.
(*) Öcalan, 6 Temmuz 2011’de avukatlarıyla yapılan haftalık olağan görüşmesinde dile getirmiştir.
Ramiz Şerif

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>