Çatı Partisi Eleştirisi

10 Temmuz 2009 admin

“Demokrasi, Fransız Devrimi’nden beri büyük sermayenin programıdır. Düzenin stabilizasyonu doğal eğilim, kriz istisna olduğu için tarihin birçok anında büyük sermaye, liberal demokratik bir politik program talep eder. (…) Devrimciler, demokrasiyi ve “legaliteyi istismar” ederler; demokrasinin sınırlarını politik etkilerini genişletecek şekilde ihlal ederler; demokrasiye karşı “hile” yapma hakları vardır, çünkü demokrasi hep hile yapar, sonra da bunu “halk egemenliği” diye yutturmaya kalkar; sosyalist, “en tutarlı demokratın adı” değildir. (…)”
Kadir Halil, Bir Strateji, Bir Taktik: Sosyalist Mücadele ve Demokrasi Mücadelesi
Çatı Partisi en nihayetinde ibnenin ibneliğini, kadının kadınlığını politik bir kisveyle sunmasının hiçbir itiraza konu edilmediği, amma Kürd’ün Kürtlüğünün, Müslüman’ın Müslümanlığının politik bir unsur olarak kabulünün, birincisi kimi, ikincisi ise bütün çevrelerce olmak üzere itirazsız reddedildiği bir örgütlenmedir.
Bir tür Mevlevî dergâhı olarak tasarlanan Parti’nin bu türlü bir politik stratejisinin olması, Mevlevîlik analojisi üzerinden düşünüldüğünde, tabiîdir. Zira Mevlevî çağrısı, esasen kapılarının kendilerine kapalı olduğunu düşündükleri yerlere alternatif bir mesken arayan unsurlara yöneliktir. İslâm dışı bir konum olarak Mevlevî dergâhı doğallıkla Müslüman’a kapalıdır. Mevlevî dergâhları devletin yanal örgütlenmeleri olarak kapılarını devletin sillesini yiyenlere değil, devletin sillesini yemekten korkanlara açarlar. İşte tam da bu sebepten demokratı ve cumhuriyetçisiyle bilcümle küçük-burjuva unsur eninde sonunda Mevlevî’dir (Burjuvazinin reel-Mevlevîliği bu analojik kurgu ile değil, daha somut dinsel-sosyolojik veriler ve çıkarımlar doğrultusunda değerlendirilmek gerekir. Burada konu edilen, bir tür içe-kapalı örgütlülük modeliyle tarikatlar üstü bir tarikat hâline gelen oluşumlar üzerinden yapılan bir soyutlama işleminin somut bir analojik-başlıkla ifadesidir.). Mevlevîlik bu analojik sınırlar dâhilinde politik bir tehdit oluşturan bütün sivriliklerinden (Kürtlük, Müslümanlık vs.) arınmışlara ve ancak onlara seslenir. İbnelik yahut kadınlık yahut çevrecilik yahut giderek “sosyalistlik” fizikî-konjonktürel politik varlıklarıyla bireylik sınırlarını zerrece zorlamadıklarından, dahası bu verili tarihsel hâlleriyle birey kalabilmenin, başka bir deyişle hiçbir şey olabilmenin yapıtaşları olduklarından bir Mevlevî Partisi için biçilmiş kaftan olmaktadır.
Onurlarına ve inançlarına her gün hakaret edilen insanların birbirlerinden yalıtık kalmalarının mutlaka hep birlikte aşılması gereken bir durum olduğu tespitinde bulunan Çatı Partisi, ontolojisiz bir epistemoloji kurmakta ve kadının ibneye, ibnenin Müslüman’a, Türk’ün Kürd’e politik içerimleri üzerinden kodlandığında “varlıksal” olan “hakaret”ini kâğıt üzerinde metafizik bir işlemle aşıvermekte, böylelikle herkesin kendisi olarak kalmakta ayak diremesinin pratik göstergesi olarak “Çatı” Partisi daha baştan topyekûn toplumsal-siyasal varoluşu değiştirme iddiasının kofluğunu ortaya sermektedir.
Başkan Apo, kendisine yönelik “liberal-demokrat” iddialarını reddetmekte, buna karşılık kendisinin demokratlığının “radikal” olduğunu dillendirmektedir. Başkan Apo’nun kişisel varoluşu temelinde ele alındığında bu iddiaya diyecek söz bulunmamaktadır, zira Başkan’ın ve Kürt halkının bir “ordu”su vardır. Bu durum “tığ, teber, Şah-ı Merdan” Çatı Partisi için kati surette geçerli olmadığına göre, partinin radikal-demokratlık iddiası iddia olmaktadır. Parti olsa olsa liberal-demokrattır. Kürt halkı gelinen süreçte radikal-demokratlık gibi bir aşamaya girdiyse bu hiç değilse, radikal-demokrat doğulmadığının, ancak tedricen “olunduğu”nun ispatı olsa gerektir. Parti bileşenlerinin temsil ettiklerini öne sürdükleri ezilen, aşağılanan kitlelerin maruz kaldıkları zulüm bir mücadele biçimi olarak kendinden menkul bir radikal-demokratlıktan, nitel anlamda, “fazla”sını elzem kılmaktadır. (Üstüne üstlük bu radikal-demokratik mücadele stratejisi Kürtler için bile bir savunma hattı oluşturmak noktasında kifayet edebilecek gibi görünmemektedir. Daha önce Metin Kayaoğlu’nun vurguladığı gibi, radikal-demokrat hizbin üyeleri her durumda bu yakanın Kürt olmayan Kürtleri olmaktadırlar. Zira en başta Çatı Partisi’nin baş düşmanı olarak bellemesi gereken kemalist küçük-büyük burjuvazinin harlı tuttuğu bir toplumsal husumet neticesi zamansız yağan yağmur bile “Kürt” bilinmektedir.)
Bu “fazla”, evvela bileşenler üzerinde diyalektik bir “tarama” yapılmasını gerektirmektedir. Devlete karşı konumlanışın kitleler nezdinde onların objektif olduğu kadar subjektif nitelikleriyle de değerlendirilmesi lazım gelir. Yoksa en nihayetinde devlet ve burjuvazi arasındaki organik bağlar göz önüne alındığında sözü geçen sınıf dışında her zümrenin devlete objektif olarak karşı olduğunu söylemek icap edecektir. Bu tür bir nesnelcilik kesin politik marazlara işaret eder. İkinci bir kritik nokta ise bileşenlerin politik nitelikleri ve bu niteliklerin çatışan unsurlarının Çatı Partisi’nce zerrece dikkate alınmıyor oluşudur. Bu bile insana bu partinin çatı değil, vitrin partisi olduğunu düşündürmektedir. Farazi bir uzlaşma zemininde biraraya geleceği varsayılan unsurların hiçbiri kalkıp da bu zeminin tanımını netlikle ortaya koymamakta, aksine herkes kendi derdine deva aramaktadır. “Demokratikleşme” denilen zımbırtıya taktikten ziyade stratejik önem atfeden ve bunun yolunun Atina usulü şehir devletleri yaratmak olduğu sanısı ile hareket eden genel toplamın en fazla bir emniyet supabı ve bir tampon-siyasî devre olarak düşünülebilecek bu “aşama”nın anti-hiyerarşik bir üslupla gerçekleştirilebilirliğinin hayâlini kuran bir görüntü sergiliyor oluşu, sabit bir eleştiri silâhı olarak sadece (ve ezel-ebed) öz-savunmaya yönelik bir liberal duruşa peşinen teşne olunduğuna işaret etmektedir.
Bu tutum, toplumsal hassasiyetlere binaen takınılacak bir “çekül çizgisi olma-doğruyu gösterme” tavrının bizim yıkmaya ahdettiğimiz duvarı tahkim etme vazifesi göreceğinin bugünden göstergesidir. Zira yaklaşım baştan çürük ve baştan liberaldir. Toplumsal meseleler kendilerini belli bir önem sıralanışı içinde dayatırlar. İşin nesnel yanı budur; öznellik devreye, bu toplumsal meselelerin muhataplarının siyasî faillerce ilişkilenecek unsurlar olarak doğru belirlenmesinde girer. Kürt hareketi, hem toplumsal hem siyasî fail olarak her iki görevi de yerine getirmiştir. Bize düşen, Demir Küçükaydın’ın ifade ettiği hâliyle, “Türklük”ün siyaseten imhası olmaktadır. Bu devlet en nihayetinde “Türk”tür ve “bu yakada” buna muhalefet edebilecek yegâne güç “Müslümanlık”tır. Ama Çatı Partisi bileşenleri bu gerçeğe rağmen fikirlerini 27-28 Haziran tarihli toplantının sonuç bildirgesinin ilk hâlinde zikretmişler ve Müslümanlığın o kapıdan ancak “yoksulluk” parantezinde girebileceğini deklare etmişlerdir. Bu konuda atılan geri adım, temel yaklaşımın değiştiğine dair veri sunmuş olmaktan elbette âcizdir. Toplantıda, bildirgede yer alan “yoksul Müslümanlar” ifadesine yönelik geliştirilen tepki tipik “sol” bir zaviyeden yapılmıştır ve “yoksul yoksuldur” düzeyindedir. Doğru tepki “Müslüman Müslüman’dır” olmak zorundadır. Bu son önerme, Müslümanlar arasında bir yarık aramamanın vesilesi olarak düşünülmemek lâzım gelir. “Yarık” her ahval ve şeraitte zaten nesnel olarak mevcuttur, icap eden o yarığa öznel olarak girmektir. Yoksa niyet elbette, Ömer Laçiner türü sosyalistlerin iddia ettiği gibi, “Ilımlı İslâm” diye bir şeyin siyaseten mümkün olmadığını, ABD’nin kendi politikalarına âlet olan her İslâmî rejimi “ılımlı” ilân edeceğini savunmak değildir. Laçiner gibilerinin bu türlü “Müslüman Müslüman’dır” formülasyonu, Müslümanları ve İslâm’ı siyaset dışı görmek yahut görmek istemekle ilgilidir. Demokrasi İçin Birlik Konferansı Sonuç Bildirgesi’nde ılımlı İslâm tamlamasının tırnak içinde yer almasından kastın, bu türden bir Müslümanlığın mevcut olmadığı değil, İslâm’ın bu türden bir nitelemeyi tarihsel olarak reddetmesi gerektiği olduğu umulur. Aksi, Müslümanlıkla kirlenmemeye ahdetmiş “solcu”ların işidir.
Kadınlık yahut ibnelik yahut Süryanilik yahut ateistlik yahut Alevîlik… Bu toplumsal unsurların her birinin eşit söz hakkının olduğu bir bileşimden değil parti, dernek bile çıkmaz. Bu müstakbel parti yahut hareket içinde yürütülecek temel mücadele, öncelikle bu eşit söz hakkı denilen siyasetsizliği hedef tahtasına oturtmak olmalıdır. Eşit söz hakkı elbette niteliksel ve elbette gerçek dışı, yani hak edilmemiş bir eşitlik varsaymaktadır. Kendi varlığını başka hiçbir unsurla katıştırmamaya yönelik koruma-içgüdüsü en nihayetinde temel hedef olarak “iyi” bir devlet öngörmekle ilişkilidir. Zira “iyi” devlet tüm toplumsal kesimlere eşit mesafede duracak ve böylelikle bir anlamda bu kesimlerin birbirlerine değmemesini sağlayacaktır. Liberal-cemaatçi zümrelerin muradı eninde sonunda budur. Bu anlamda “Allah’ım, bana kesrette (çoklukta) vahdet (birlik, yalnızlık) yolunu göster” diyen Niyazi Mısrî Çatı Patisi’nin bu hâliyle doğal üyesi olmaktadır.
Mücadeleci unsurlar mücadelenin kendisinin dayattığı hiyerarşinin neferi olmalıdırlar. Çatı Partisi’nin tarih-dışı yahut tarih-üstü bileşenleri ya da başka bir deyişle politika istismarcıları, bir siyaset silâhı olarak Parti’nin devletin sillesinden korunmak üzere başlarını sokacakları bir “çatı” olmadığını bilmek zorundadırlar. Çatı Partisi, o hâlde, sanıldığı gibi Kürtlerin Türkiye’deki devrimci yahut demokrat hareketleri yutmasının değil, tam tersine bu yakadaki siyasetsizlerin Kürt Özgürlük Hareketi’ni istismarının aygıtı olmaktadır.
M. Ocakçı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>