Bir Dönüşümün İbretlik Hikâyesi

17 Mayıs 2012 admin
1 Mayıs’a “Anti-kapitalist Müslümanlar” olarak katılan, ekseriya gençlerden oluşan bir grup Müslüman, dindar camiada korkunç bir infial yarattı.
Sayıları toplamda en fazla birkaç yüz kişiden oluşan bu topluluğun bu derece orantısız bir şiddete maruz kalması; AKP’nin İslamî değerler üzerinde yol açtığı korkunç tahribatı görmezden gelen, en fazla mırıldanan, karnından konuşan zevatın, bu bir avuç genç karşısında gösterdikleri cevvaliyet ve gayret-i diniye, aslında “İstanbul İslamcılığı”nın iflasını faş etmesi açısından ibretamizdir.
Bu hırçınlığı, gözü dönmüşlüğü anlayabilmek için sözümüzü geçen yazımızda bıraktığımız yerden devam ettirmek istiyoruz.
Bilindiği üzere; tarih boyunca insanoğlunun hikâyesi, yeryüzü iktidarları ve bunun karşısına dikilenlerin hikâyesidir aslında…
Yeryüzü iktidarları ile kastımız; herhangi bir toplumsal mutabakata dayanmayan, zorla veya desise ile ele geçirilmiş ya da mutabakat/hak üzere kurulmuşken, bundan inhiraf etmiş iktidarın her biçimidir. Dinî ya da seküler olması arasında bir ayrım yoktur.
Resullerin sünneti bu yeryüzü iktidarlarına karşı yürütülmüş/yürütülen mücadelenin stratejisidir.
Dolayısıyla “iktidar” meselesinin kendisi; İslam’ın, vahiy ve sünnetin anlaşılmasının nirengi noktasıdır.
Resul sonrası ümmetin iktidar algısında ciddi bir kırılma yaşanmış, Emevilerle beraber iktidarın kendisi değil, nasıl sürdürüleceğine odaklanmış bir siyasal kültür oluş(turul)muştur.
Bu yüzdendir ki; hâkim İslam siyasî kültürünün “siyasetname”ler literatürüne göz attığınızda, “iktidar” sorununu değil, “hükümdar/sultan”ın işlevi sorununu esas alan ve iktidara tavsiyelerde bulunan bir külliyat olduğunu görürüz.
Emevi/Arap devletine karşı ortaya çıkan; Harici, Mu’tezili, Hüseyni/Zeydi muhalefet ise ortaya çıkan bu yeni iktidar biçiminin kendisine/meşruiyetine bir itiraz ve onunla uzlaşmayı reddeden, ölümüne bir mücadele iddiasını yükseltir.
“Ehl-i tevhid ve’l adl” şiarı altında sürdürülen bu devrimci çizginin, maalesef “devlet”in, “Devlet İslamı”nın güçlenmesi ile beraber tarihin gördüğü en büyük katliam uygulamalarıyla beli kırılmıştır.
Bu noktadan itibaren “siyaset”; saraydan yürütülen, iktidar mekanizmasının aktörleri arasında cereyan eden bir “iş” hâlini almıştır.
Halkın/ümmetin işleri (emr), halka yabancılaşmış bu unsurların, çıkar çatışmalarının nesnesi hâline dönüşmüştür.
Tarih boyunca tüm iktidar yapılarında görüldüğü gibi “din” bu yapıların vazgeçilmez bir unsurudur ve devletle varılmış bir mutabakat üzerinden, halkın iktidara karşı itaatinin sağlanması ile görevlidir.
Bu yüzden halkın arasında din adına gelişen her türlü çıkış (ki bunların mahiyeti bahs-i diğerdir) iktidarın “dini” kanadı tarafından kendilerine, dini temsil etme tekellerine karşı bir tehdit olarak algılanır. Ki bu yüzden o toplumun statükosunu “din” üzerinden temsil edenler Resullerin en azılı düşmanlarından olmuşlardır.
Yaşadığımız coğrafyanın iktidar-halk ilişkisi/çelişkisi, özellikle Selçukîlerden-Nizam’ül Mülk’ten itibaren bu zemin ve çerçeve üzerinden gelişir.
Böyle bir durumda “siyaset”in tek bir boyutta gerçekleşme olasılığı vardır ki o da saraya/iktidara mensubiyettir.
Zira iktidar mekanizmasının bir şekilde içinde, ya da kenarında onunla temas hâlinde değilseniz “siyaset” yapmanız mümkün değildir; iktidarla ilişkilenmeksizin, rızasını almaksızın yapmaya çalıştığınız şey, her ne olursa olsun son tahlilde “bağy”dir, zındıklıktır, en azından şakiliktir.
Bu teopolitik içinde hikmet-i hükümet, ilkelerin; güç ve himaye ilişkileri ise iktidara dönük savaşın yerine ikame edilir.
Sarayla temas hâlinde olmak mecburiyeti, bu mecburiyete eyvallah diyen tüm muhalif unsurların zamanla halka yabancılaşması sonucunu doğururken siyasal mücadele de saray içi “entrika”ya dönüşmüş olur.
Literatürde “Şark siyaseti” denilen şey işte tam da bu entrikacılıktan ibarettir.
Bu denklemin içinde İslamî bir muhalefete de, onun zeminini oluşturan “halk”a da yer yoktur.
O yüzden, 19. y.y.’da İslam dünyasında ortaya çıkan tecdid hareketlerinin “halk” merkezli olmaları aslında “İslamcılık” dediğimiz şeyi statükocu/saray mensubu din anlayışından ayıran ve anlaşılmasında olmazsa olmaz bir hususiyettir.
Bizim açımızdan “İslamcılık”la “Saray İslamı’nı” ayıran en önemli fark; birincinin iktidarın karşısında, ona muhalif ve halk zemininde yükselen bir güzergâhı varken, ikincisinin bazı ortak temaları, zaman zaman paralel söylemleri paylaşmasına rağmen, iktidara karşı değil bileşenlerine karşı, saray içinde varolma ve halkı saray üzerinden dönüştürme gibi bir tutum ve bundan beslenen bir karaktere sahip olmasıdır.
Bu tespit, elbette tartışılmaya ve geliştirilmeye açıktır lakin yazının çapı bunu ihata etmeye müsait değildir.
Bu yüzden tezimizi 80 sonrası Türkiye’sindeki “İslamcılık” vak’ası üzerinde sürdürmeye çalışacağız.
Bu dönemde aslında İslamcılık denilen şey, Osmanlı’dan tevarüs edilen, -Said Halim Paşa’nın yaptığı tarifin dışında- bir olguya işaret eder ki en önemli vasfı mevcut dinî algılayış ya da meşreplerden farklı bir yerde durması, bileşenlerinin sıradan halktan insanlar olmasıdır.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e intikal eden geleneksel yapılar, yeni iktidarla oldukça yıpratıcı bir süreç sonucu kurdukları ilişkileri, oluşan zımmî uzlaşıyı, Diyanet’in etkisi dışında kalan dini alan üzerinde kurdukları tekel sayesinde sürdürebilmişlerdir.
Dolayısıyla kendi onayları olmaksızın, din adına ortaya çıkan her türlü yapıyı iktidarla aralarındaki uzlaşıyı ortadan kaldıracak, toplum üzerindeki tekellerini sarsacak bir tehlike olarak algılamışlardır.
“Sokaklara çıkan, iki slogan atmakla bir şey elde edeceğini sanan, devletin imamının arkasında namaz kılmayan, Cuma’ya gitmeyen, devletin icraatlarını eleştiren, mevcut partileri beğenmeyen”, özetle haddini bilmeyen bu üç beş kendini bilmez günün ihtiyacına göre; “vehhabi/ mezhepsiz/ Humeynici/ müctehid taslağı/ Cumasız/ Şii/ yeşil komünist/ sol’a öykünen” vs. olarak lanetlenir.
Devlete temas hâlindeki yapıların rahatsızlıkları, “hepimizin içinde olduğu gemi” metaforu üzerinden genel bir tehlikeye(!) karşı halkı uyarmak ya da Ehl-i Bid’at’a karşı İslam’ın savunuculuğunu yapmak iddiasını taşısa da, aslında devlet üzerinden pazarlıkla elde ettikleri zemin ve imkânlarının tehdit altında olduğunu fark etmelerindendir.
Devlet ile geleneksel yapıların arasındaki uzlaşının “yeni bir dünya”da, yeni bir düzeyde kurulmasının krizi olan 28 Şubat’ta; yeni yetmelerin/radikallerin; ilkeler adına sarayın/devletin dışında muhalif bir yerde durmaya çalışan, halkın içinden gelmiş ve yine onunla temas hâlinde bir mücadele yürütme azminde olan yapıların (kendimizi de dışarıda bırakmaksızın) bir travma yaşadığına şahit olduk.
Bu krizde olumsuz birçok dış şartın etkisi olduğu kadar, yeterince donanımlı, olgun, kararlı ve cesur kadroların olmamasının da etkisi var.
28 Şubat sürecinde “radikal” camia kendileri hızla çözülürken, yıllarca kendilerine bilgiççe parmak sallayan yapıların, eğilip bükülerek ama nihayetinde en az zayiatla hayatta kaldıklarını müşahede ettiler.
Bu İslamcı/radikal camianın kendi tezlerine ve yöntemlerine olan güvenlerini yitirmelerine yol açtı.
Geleneksel yapılar, sırtlarındaki (başörtüsü, imam hatipler gibi) yükleri yavaşça bir kenara bırakıp yollarına devam ederken, bu konularda iddia sahibi olanlar aynı yükün altında kaldıkları (aslında daha çok kalacakları) paniğini yaşadılar.
Bu tıkanmayı aşabilmek için “İslamcı” camia maalesef bir özeleştiri yapamadığı gibi, zaten çok zayıf olan kazanımlarını da redd-i miras yoluna gitti.
İslamcılar da dâhil olmak üzere tüm dinî camiada çıkarılan ders açıktı: “28 Şubat’ın kazananı Gülen Cemaati ve onun modeli idi.”
Bu konuda tereddüt yaşayanları da AKP ikna etti.
Bu “iş” bu şekilde yapılabilirdi ve işte “adamlar yapmıştı!”
Yapılacak şey, zaten AKP’nin kadrolarını oluşturan “eski dostlar” üzerinden devletle kurulmuş olan ilişkileri geliştirmek, halkın değil, devletin içinde “büyük” siyaset yapmak idi.
Halk ise “nesil” olarak devşirilecek ve oradan da devlete taşınacak kadrolardan ibaret idi. İşte AKP iktidarı; “İmam-Hatip Nesli” ile “Işık Nesli”nin zaferini çok net bir şekilde göstermişse, bu “nesil”in başına daha okkalı bir sıfat bulduk mu bizim projemizde hazır idi…
Vira bismillah(!) yola çıkan İslamcı/radikal camia işe önce ağırlıklarından kurtulmakla başladı. Başörtüsü mücadelesi birden rafa kaldırılırken, bu konuda eski ezberlerini koruyan, gereksiz yere ısrar ederek bozgunculuk yapan, camiada kapalı kapılar ardında kotarılmış(!) “istişare”ye uymayan ve hâlâ halkın arasında varolmaya çalışarak “Başörtüsü Mücadelesi” verenleri yok saymaya, dahası biraz daha “gayretli” olanlar bizzat bu yapıları bitirmeye çalışacak kadar yüksek bir performans gösterdiler.
İlkeler adına direnmenin küçük ve faydasız görüldüğü bu döneme damgasını vuran anlayış, “eğitim şart” diyen ağabeylerin; “çocuk eğitimi”, “aile eğitimi” gibi “gayet” ciddi projeleri oldu.
Ancak sokaktan saraya taşınmaya çalışan yapılar, geleneksel camialara göre devletle ilişkilerinde bir hayli geriden başlamaları, dolayısıyla güçlenme, palazlanma, paralanma noktasında bu yapılarla rekabet şanslarının çok düşük olması gerçeği ile yüzleşmek zorunda kaldılar.
Devletle temasa geçmek tek başına yeterli değildi, zira bu temasta bir şey alabilmek için bir şeyler vermek gerekiyordu.
İktidarla masaya oturduklarında ellerinde pazarlık unsuru olarak kullanabilecekleri “kamuoyu” oluşturma, İslamî hassasiyetleri meydanlara taşıma yetenekleri(!) dışında hiçbir şeyleri yoktu.
Ve maalesef bu yeteneklerini(!) İslamî kamuoyunu kendi cemaatsel hesapları uğruna hükümetin direktifleri doğrultusunda yönlendirerek kullandılar.
Mavi Marmara olayında, yine Suriye olaylarında gördüğümüz, İslamî camianın tüm hassasiyetlerini hoyratça istismar eden performansın gerisinde bu pazarlıkların yapıldığını bugün itibariyle çok daha net biliyoruz.
Zannediyorlardı ki verilen vazifeyi hakkıyla başardıklarında iktidar üzerinde “söz”lerinin değeri olacak.
Ancak iktidarın Gülen Hareketi’nin yıllarca sürünerek elde ettikleri kazanımlarını, mesela bir gecede yüzlerce emniyet müdürü ve savcının görev yerlerini değiştirerek berhava etmesiyle, aslında tüm bu modelin nasıl bir örümcek yuvasından ibaret olduğunu fark etmeleri gerekirdi.
Belki etmişlerdir de, ancak saraya yerleşmenin -velev ki sadece bahçesine olsun- bir bedeli vardır.
O bedel de kendi kamuoylarına, halka yabancılaşmaları, halkın gözünde hükümetle aynı hizaya yazılmaları gerçeğidir.
İslamî kamuoyuna verdikleri zarar ise maalesef kendilerine verdiklerinden kat be kat fazladır.
Bugün Türkiye’de anti-emperyalizm, anti-kapitalizm, NATO karşıtlığı denilince akla sol ve ulusalcılar geliyorsa, “NATO’cu” sıfatını almaktan gocunmayanlar “anti-kapitalist” sıfatına karşı dehşete düşüyorlarsa bunun sorumluları İslamî/İslamcı kamuoyunun zeminini iktidara doğru kaydıran, bu gayret sahibi, siyaseten sonradan görme, ağır ağabeylerdir.
Ancak son gelişmelerde göstermektedir ki İstanbul İslamcılığı ve bu ağır abi sendromu son demlerini yaşamaktadır.
Bu yüzden “başörtüsü direnişi”, “anti-kapitalist gençler”, “hükümet karşıtlığı” gibi olay ya da söylemlerle karşılaştıklarında, sahiplik iddiasında oldukları zeminin ayaklarının altından kaydığını hissetmekte ve paniğe kapılmaktalar.
Bizlerse tüm bu “hüzünlü” hikâyeye rağmen İslamcılığı savunuyoruz ve bunu iktidar karşısında verilen mücadele olarak tarif ediyoruz.
Biliyoruz ki İslamcı siyaset, saraydan ya da yüzünü saraya dönerek yürütülemez; ütopyacı, masabaşı projeci, uzlaşmacı yaklaşımlara yüz vermez.
Halkın içinde ve halkın gücüyle beslenir, kimseye haddini bildirmeye kalkışmadığı gibi, hiçbir makamdan da brifing almaz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>