“Bilinç” ve Marksizm

10 Mayıs 2014 admin
Geçtiğimiz aylarda Zamangazetesinde birkaç hafta boyunca sessiz sedasız bir tartışma sürdü. Hilmi Yavuz ile Saffet Murat Tura, Yavuz’un köşesinde, bilinç, beyin, zihin ve madde üzerine görüşlerini aktardılar. Akademik-felsefî çevrelerde bilim felsefesi veya zihin felsefesi başlığında bu konuya dair bolca malzeme bulmak mümkün. Ancak iş günlük bir gazeteye girince, konu daha yakıcı, daha ikna edici, daha ulaşılabilir ve magazinsel hâle geliyor. Fakat takip edebildiğim kadarıyla, ikili arasındaki tartışma, felsefî-akademik çevrelerdeki yayınlar gibi yankısız kaldı.
Hilmi Yavuz yazısında bilinci ikiye ayırıyor. Beyne ait olan ve zihne ait olan. Beyne ait olan kısmın fizyolojik duyusal-motor çıktıları kontrol ettiğini, zihne ait olanın ise psişik süreçleri modüle ettiğini iddia ediyor. Kökleri Descartes, Kant, Hume ve Husserl’de kolayca bulunabilecek bilindik kartezyenizm teorilerini, üzerinden 30 yıl geçmiş Penfield deneylerinden güç alarak aktarıyor.(1) Tura, tartışmayı iki-üç hafta izledikten sonra, materyalizm açısından tatmin edici cevabı veriyor. Fenomenal bilincin bir doğa olayı olduğunu, Penfield deneylerinin ancak korteksin haritalandırılmasında işe yaradığını, bu gibi durumlarla klinik nörolojik pratikte çok sık karşılaşıldığını serinkanlı bir biçimde aktarıyor. Konuyla ilgili ayrıntılı bilgi için ZamanGazetesi’ne ve Tura’nın “Madde ve Mana”, “Histerik Bilinç” isimli kitaplarına bakılabilir.(2)
Baştan söyleyelim: derdimiz marksizm! Materyalist konumdan Hilmi Yavuz’a cevap tatmin edici biçimde verildiğine göre, marksist bir dille söylenecek söz kaldı mı? Bilgi, bilinç ve davranış konusunda materyalist bir dil marksizm için yeterli midir? Kısacası materyalizm, marksizm için yeterli midir? Bir marksist, gönül rahatlığıyla, ontolojik materyalist konumdan, Tura’ya katılabilir mi?
Politzer’in kitaplarıyla marksizme başlayan yığınlar için, hayatımızda karşımıza çıkan her şeyin madde veya madde formu olduğu bilgisi, diyalektik materyalist görüşün temeli ve işin ABC’si. Konu üzerinde fazla düşünmeye bile gerek duyulmuyor. 18. yüzyıldan beri meydana gelen, her bilimsel gelişme ve her yeni ampirik veri materyalizmin bir kez daha doğrulandığını düşündürüyor. Zihin (bilinç) de bu durumdan muaf olmasa gerek? Beyindeki bir milyar sinir hücresinin oluşturduğu trilyonluk sinaps (bağlantı) ağı tüm davranışlarımızı açıklıyor olsa gerek. Ayrıntılarla nörobilimciler uğraşsın!
Peki tüm bu maddesellik içinde, idam sehpasında kendi ipini çeken Deniz Gezmiş’i nereye koyacağız? Ayakları kesilirken bile, Kürt ve Türk halkları için teorik-politik önder olabilen Kaypakkaya’yı, bedenini silâh yapıp zindanlarda direnen açlık grevi şehitlerini, cezaevlerinde jandarmaya karşı vücudunu ateşe veren devrimcileri, işkenceye karşı çözülmeyenleri ve sayısız kahramanlıkları nereye koyacağız? Tek bir “beynin”, 800 polisle çatışıp destan yazmasını nöronların sinaptik aktivitesiyle mi açıklayacağız? Feda, maddesel midir? Bilincin bahsettiğimiz marksist veya diğer devrimci ideolojik versiyonları, Tura’nın veya diğer modern materyalistlerin fikirlerinde nereye yerleşiyor? Şüphesiz, onların akıllarından “dürtü kontrol bozukluğu”, “kişilik bozukluğu” gibi tanılar geçecektir; daha organikçi-daha materyalist olanları da bu durumu limbik yapıların anormal aktivitesine, farklı nörotransmiter maddelerin reseptörlerdeki patalojik etkisine bağlayacaklardır. Yoksa marksistler ve marksizm, beyinden ayrı zihin-bilinç olduğunu savunan Hilmi Yavuz’un ve diğer idealistlerin saflarında mı olmalı?
Marksizm felsefe, bilim ve politikaya dair bütünsel bir yapıdır. Üç alana dair de sözü vardır. Marksizmin başka bir öğe ile ilişkiselliği kurulurken üç alanın da çıkarı gözetilmelidir. Yalnızca felsefede materyalist olan, bilimde tarih biliminin determinizmi ve üretici güçlerin önceliğini savunan, politikada ise devrimci olan başka yapılar mevcuttur. Marksizm ise üç alanın çelişkisiz bütünüdür. Ancak gerek inşa hâlinde olan bilimler gerekse de bilimsel gelişmelerden sonra konum alışı değişen materyalist felsefe, marksizm içine de çelişik öğeler katıyor. Marksizm daha tutarlı veya daha çelişik hâle gelebilir. Marksizm kendi kendini yenileyebilecek, yeniden üretecek kategorileri ve kavramları yapılandırabilmelidir. Çelişik ve krize yol açan konunun merkezinde “özne” mefhumu duruyor.
Özne, kendisiyle bağlaşık olduğu düşünülen bir kavram olan “bilinç” ile birlikte, bilimdeki gelişmelerden etkileniyor. Etkileyen ise canlılık bilimi; yani nörobilim. Fizik bilimine bir üst-bilim olma unvanı verilecekse, nörobilim de o koltuğa adaydır. Nörobilim felsefeyi ve bilimi birlikte etkiliyor. Kendisi geliştikçe felsefe biçim değiştiriyor. Fizik bilimindeki bir takım ampirik verilerin gidimli etkileri gibi değil, kökten felsefî değişimlere yol açıyor. Nörobilim, özne-nesne konusunda bilim olmaklığının aksine, felsefe yapıyor.
Marksizm bütünlü yapısını koruyacaksa, nörobilimi ve nörobilimin felsefe ile ilişkiselliğini açıklamak ve ondan faydalanmak zorundadır.
Aşağıdaki cümleler, bir felsefî çizginin izleyicisidir. Spinoza-Marx-Bachelard-Althusser-Bhaskar çizgisinin açtığı kulvarda ilerleyeceğim. Bu kulvarın belli başlı temel tezleri var.
Ontolojik alanda her şey maddedir veya madde formudur.
Ontoloji ile epistemoloji ayrımı yapılması gerektiği gibi, epistemik alanda da maddeli idealizm safına düşmemek için bilgi nesnesi-gerçek nesne ayrımı yapılmalıdır.
Felsefe, bilimin alanına girmemelidir, bilim de felsefenin. Zaten bilim, felsefenin de içinde yer aldığı bilim öncesi ideolojik evrenden epistemolojik bir kopuş gerçekleştirerek bilim olmuştur.
Bilim, kavramlar ve kavramsallaştırma eylemi ile inşa edilir.(3)
ñ    Bir bilim olan sinirbilim de öznesiz ve ereksizdir. Düşünmek eylemi, tamamıyla maddesel bir organizasyon ile beyinde gerçekleşir. İnsana, beyne, beynin herhangi bir alt bölgesine (limbik lob, subkortikal yapılar, korteks, neokorteks, prefrontal korteks, planum temporale vb.) özne lekesi sürülemez. Bu alanlara özne lekesi sürülemediği için de nörolojide “bilinçlilik” veya “zihin” yoktur. Uyanıklık hâlinin farklı seviyeleri vardır.
ñ    Burada bilim diye bahsedilen şey, yalnızca fizik, kimya ve nöroloji gibi pozitif bilimler ve Marx’ın kurucusu olduğu tarih bilimidir. Hatta materyalizm deyince ilk akla gelen, hastalıkları, yaşamı ve ölümü, rasyonel ve bilimsel formata uygun biçimde açıklayan nörobilim oluyor. Son iki yüzyılda sinir sistemine dair baş döndürücü ampirik veri yığını, nörobilim=materyalizm dedirtiyor. Nörobilim; dimağlarda gelişmiş, olgunlaşmış bir bilim dalı gibi hissediliyor. Materyalizme aykırı bir nörobilim tasavvur edilemiyor. “Özne”ye ve özneci bir tür bilim bakış açısına aykırı onca nörobilişsel çalışma varken, düşüncenin nörobilimsel temeli büyük oranda açıklığa kavuşmuşken, felsefenin bu sancısı niye?
Nörobilimin düşünüldüğü kadar gelişmiş bir bilim olmadığını iddia ediyorum. Gelişmemişliği, beynin kodlarının tamamıyla çözülmemiş olması, genetik haritanın tamamlanmamış olması gibi hususlardan değil; nörobilimin epistemik kopuşunu sağlayamadan birçok ampirik veri ile zenginleşmesi nedeniyledir. Nörobilim, günümüzde, Einstein öncesi fizik bilimine veya Marx öncesi tarih bilimine tekabül ediyor.
Nörobilim, zihnin beyinden ve nöronlardan ayrı bir bilinçlilik hâli olduğunu savunan idealizmin tam karşısındaymış gibi duruyor. Bize sunduğu bilimsel bilgiler sayesinde evet; ancak topyekûn bir bilim olarak hayır. Nörobilim, kapısından kovduğu idealizmi bacadan içeri alıyor. Bilinç, bilinçli eylem, düşünen özne, düşünen beyin, düşünen neokorteks… Bunlar bilime içkin kavramsallaştırımlar ve bilimi inşa etme süreci değil; ideolojik bilim-öncesi kavramlardır.
Bachelard’tan “tarihsel epistemoloji” terimini, bir örneği daha rahat açıklayabilmek için ödünç alıyorum.(4) Bachelard, bilimsel kavramların, epistemolojik kopuş bağlamında, tarihsel gelişim süreci ile değerlendirilmesi gerektiğini belirtir. Nörobilimin en önemli konusundan biri olan; duygulanım, düşünce ve bazı hayatî fonksiyonları düzenleyen limbik sistemi “tarihsel epistemoloji” anlayışıyla değerlendirelim.
Limbik lob (parça) deyimi, 1878’de Broca tarafından sadece beyinsapını çevreleyen gri cevheri tanımlamak için kullanılmıştır. Yani iradî eylemi sağlayan yapı, beynin sadece bir bölgesine indirgenmiştir. 1937 yılında ise Papez, olayın sadece beyindeki loba ait olmadığını, bir sistem işi olduğunu söylemiş, “Papez Döngüsü” denilen ve beynin birçok bölgesini ilgilendiren fizyolojik bir sistem fikrini ortaya atmıştır. Geçtiğimiz seksen yıl boyunca da, bu kavramsallaştırım aynı kalmış, “bilinci” sağlayan fizyolojik sisteme sadece yeni yolaklar eklenmiştir.(5) Tam da, Einstein öncesi mekanik Newton fiziği, Lavoiser öncesi phlogiston teorisi gibi.
Bilim öznesiz ve ereksizdir. Nörobilim de bilimdir. Dolayısıyla düşünceden sorumlu yapılar, düşünen limbik lob, düşünen sistem bağlamında ele alınmamalıdır. Bilinç ve zihin kelimeleri, nörobilimin içinde yer alamaz. Nörobilim için var olabilecek olan uyanıklık seviyesidir.(6)
Bunu bir hastalık örneğiyle açıklayalım. İki binli yılların sonunda yumurtalık hücresinden salgılanan bir antikor keşfedildi: Anti NMDA reseptör antikoru. Bu antikorun, “bilinç”ten(!) sorumlu beyin bölgelerinde kendi adıyla anılan NMDA reseptörlerine bağlandığında halüsinasyon görmeden, koma hâline kadar giden bir tabloya yol açtığı saptandı. Tedavisi ise antikorun, bahsedilen beyin bölgelerine bağlanmasını engelleyen ve bağışıklık sistemini toptan baskılayan bir takım kanser ilâçları. İlâcın verilmesini takiben uyanıklık seviyesinde ciddi bir düzelme görülüyor ve hastalar eski yaşamlarına geri dönebiliyor. O güne kadar şizofreni, psikotik bozukluk veya bunama tanısı almış çokça hastanın bu hastalıktan mustarip olabileceği tahmin ediliyor.
Beyin, içerisinde düşünme olayının gerçekleştiği bir organdır. Uyanıklık seviyesi ve Spinozacı anlamda onun “modus”u olan davranışlar inceleme sahasına girebilir. Yukarıdaki örnekten anlaşılabileceği üzere, süreç tamamıyla maddeseldir. Yeni ampirik veriler, bilinçten sorumlu yapı bulma çabasına değil; olanı açıklamaya ve kavramları inşa etmeye yarıyor, yaramalı. Düşünme ediminin içinde veya arasında gerçekleştiği “şimdilik bildiğimiz” beynin kendisi, kortike yapılar, subkortike yapılar veya reseptörlerden herhangi birine “özne” anlamında ağırlık verilmemelidir. Olsa olsa temel belirleyen “hibrid model” veya “paralel devre”den söz edilebilir.
Kognisyondan sorumlu yapılar kabaca üç başlık altında sınıflandırılabilir. Birincil ve ikincil alanlar ile asosiasyon alanları. Birincil motor korteks hareketten sorumlu görev üstlenirken; birincil duyusal korteks duyusal girdiyi sağlamaktadır. Beyincik, beyin çekirdekleri (bazal ganglionlar) ve iletim yolları gibi ikincil alanlar ise birbirlerinden farklı mekanizmalarla bellek, davranış ve dil gibi becerileri yönetmektedir. Tüm bu yapılar, asosiasyon alanları başlığında, hücresel düzeyde hatta hücrenin de yüzlerce kat küçüğü olan reseptörler ve kanallar düzeyinde etkileşim göstermektedir.
Düşünmek ve düşünce maddîdir. Ontolojik materyalist konum ve nörobilimin sürekliliği ancak onun öznesizliği ile birlikte bu minvalde kurulabilir. Ancak düşünce içinde düşüncenin düşünce nesnesi ve düşüncenin maddî nesnesi arasında kategorik ayrım koymak gerekir. Hemen “İşte idealizm!” denmesin. Düşünce nesnesi değil; düşüncenin düşünce nesnesi! İşte bu sırada araya ideolojik bilgi, bilimsel bilgi giriyor. Marksist politik konum alış da ideolojik kanattan ve belirli metafizik yönelimlerle gerçekleşiyor.
Sonuç olarak, marksizm, felsefe noktasında, Hilmi Yavuz’un değil, Tura’nın yanındadır. Tura, beynin ürettiği ideolojik evrende kimin yanındadır, bilmiyoruz; çok da önemi yok. Ama ideolojik evrende biz taraf tutuyoruz. Metafizik bir temelden, aşırı, holiganca, aşkla taraf tutuyoruz. Ezilenlerin politik örgütlülüğünün ve pratiklerinin tarafını tutuyoruz. “Mülk Allah’ındır” diye firavunun suratına tükürme cüretini gösteren Müslüman’ı, Hindistan ormanlarında, ayağında ince bir terlik, sırtında odundan bozma tüfeğiyle Mao bayrağı taşıyan Naksaliti, dağlarda dili, onuru, erdemi için savaşan Kürd’ü, devrimciliğin sürdürülebilmesi için şehirlerde şehid düşen Ethem’i, Ali İsmail’i tutuyoruz.
Ezilenin ideolojik evreni ve davranış hâline dönüşmüş biçimi, yani ezilenlerin uyguladığı şiddet veya şiddet niyeti, ezenler gözünden itici-patolojik geliyor. Burjuva zihniyet yapılarına uygun biçimde, şiddeti estetik bulmuyorlar; çirkin olarak görüyorlar. Peki ezilenler ne yapsın? Hakkını nerede arasın? Mahkemeye mi başvursun? Devlet büyüklerine mi gitsin? Suya sabuna dokunmayan eylemler mi yapsın? Yazı mı yazsın? Hiç kimsenin duymadığı kapı köşelerinde kendisine sövenlere karşı dişlerini sıkmakla mı yetinsin? Burjuvazi, kendisinin itici bulduğu şiddetin en ahlâksız şekli sayesinde ayakta duruyor. Namuslu bir savaş, onurlu bir “zor” hepsini alaşağı edecek. Biliyorlar, bildikleri için korkuyorlar, korktukları için kaybedecekler!
Tarihimizdeki tek bir figür bile, “kasketli bir Kaypakkaya”, bizim korkumuzu yok eder.
Ezilenler kazanamasa da korku salıyorlar. Korksunlar!
İşte! İdeoloji!
Çağdaş Balcı
Dipnotlar
1. “Zihin mi, Beyin mi?”, Hilmi Yavuz, zaman.com.tr.
2. Madde ve Mana, Saffet Murat Tura, Metis Yayıncılık, İstanbul 2011.
3. Bu kulvarın savunusu için bkz.: “Özne, Bilim ve Marksizmin Gerilimleri” Metin Kayaoğlu, Teori ve Politika, sayı 3; “Felsefeye Karşın Felsefede Olmak”, Süleyman Yılmaz Bulduruç, a.g.y., sayı 55.
4. Bilimsel Zihnin Oluşumu, Gaston Bachelard, İthaki Yayınları, İstanbul 2013.
5. Nörolojik Tanının Anatomik Temelleri, Cary D. Alberstone, Çeviri Editörü: Yakup Sarıca, Güneş Kitapevi.

6. Klinik Nöropsikoloji ve Nöropsikiyatri içerisinde Brown (1991) Schachter (1989), Emre Kumral, İstanbul 2013.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>