Başörtüsü İle Çalışmama Hakkı

27 Eylül 2014 admin
Evet, “başlık acaba yanlış mı yazıldı?” diye düşünebilirsiniz, ancak yazının amacı Müslüman kadına başörtüsü ile çalışmama hakkının da olduğunu hatırlatmak. Yazıya başlamadan önce konu ile ilgili iki önemli habere değinmek istiyorum ki yazının içeriği ile bağlantılı meselelerdir.
İlki bir araştırma sonucu ile ilgili. ABD’de yapılan bir araştırmaya göre ülkede kadınların ortalama ilk evlilik yaşının 27; erkeklerin ortalama ilk evlilik yaşının ise 29 olduğu tespit edilmiş. 1960 yılında ABD’de ilk evlenme yaşı kadınlarda ortalama 20; erkeklerde ortalama 23’müş[1]. Yani ABD’de yaklaşık 55 yılda ilk evlilik yaşı kadın ve erkelerde ortalama 7 yaş kadar artmış. Bu araştırma ile yazımın bağlantısı ise Türkiye’deki evlenme yaşının da ABD’dekine benzer eğilime girmeye başlamasıdır.
İkinci haber ise Ortaöğretim kurumlarında başörtüsünün serbest bırakılması ile ilgili. Kararı Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç Bakanlar Kurulu toplantısı sonrasında şu sözlerle açıkladı: “Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okul öğrencilerinin kılık ve kıyafetlerine dair yönetmelikte değişiklik yapılması hakkındaki yönetmelik gözden geçirilmiş ve bu yönetmeliğin 3. ve 4. maddelerinde bir değişiklik yapılarak, 4. maddesinin birinci fıkrasının e bendinde yer alan ‘baş açık’ ibaresi ve aynı bendin son cümlesi yürürlükten kaldırılmıştır. Bununla ortaöğretim kurumlarında başörtülü olarak eğitime devam etmek isteyen kız öğrenciler için bir zaruret, 30 Eylül’den sonraki demokratikleşme paketimizde bazı hususlar yerine getirildiği için, bugün böyle bir yönetmelik değişikliğinin de yapılması zarureti görülmüştür.”
Söz konusu yönetmelikte “Başı açık” ifadesinin kaldırıldığı e bendi şöyle: Okul içinde baş açık, saçlar temiz ve boyasız olarak bulunur, makyaj yapamaz, bıyık ve sakal bırakamaz.[2]
Açıklamanın ardından, başörtüsünün sadece liselerde mi, yoksa okul öncesi, ilk ve ortaokullarda da mı serbest kalacağı tartışılmaya başlandı. Ancak konuyla ilgili Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı: “Daha önce yapılan bir uygulama genişletildi. Ortaokul ve liselerde uygulanıyor. Uygulama daha çok lise öğrencilerini ilgilendiriyor. Başörtüsünün ortaöğretimde serbestliği konusunda provokasyon yapanlar olacaktır. Böyle provokasyon olur mu? Olabilir bugünlerde, fotoğraf çekmek için mizansenler kurgulayabilirler. Anaokullarına bile çarşaflı öğrenci sokarak fotoğraf çektirenler olabilir. Başörtüsünü arzu eden öğrenciler için bu uygulamayı getirdik. Ortaokullarda zaten uygulama vardı. Beşinci sınıftan itibaren isteyen uygulamadan yararlanacak.” diyerek soru işaretlerini gidermiş oldu. Daha fazla kızın başörtülü olarak eğitilmesi ileride daha fazla başörtülü kadının çalışma potansiyeli olduğunu gösteriyor ki artık eğitimin amacı da daha iyi, daha yüksek ücretli işlerde çalışmayı mümkün kılmaktır günümüzde.
İki haberi birbiri ile ilişkilendiren ve yazımın konusu yapan ise başörtülü kadınların çalışması ve bunun Müslüman aile yaşamı ile İslam medeniyeti üzerindeki etkileridir. Yazının başında ABD ile ilgili rakamlara benzer bir örnek de Türkiye’den verelim. TÜİK’e göre 2013 yılı itibariyle erkeklerin (damat) ilk evlenme yaşı ortalama 26,8; kadınların (gelin) ilk evlenme yaşı ortalama 23,6 olarak hesaplanmış. Aynı rakamlar 2001 yılında erkekler için 25,5; kadınlar için 22,2 olarak gerçekleşmiş. [3] Türkiye’de yaklaşık 12 yılda evlilik yaşı kadın ve erkeklerde ortalama 1 yaş kadar ileri erteleniyor. Eğilim devam ederse yaklaşık 25 yıl sonra şimdiki ABD’nin ortalama ilk evlenme yaşı istatistiklerine ulaşmış oluyoruz.
Bu istatistikler Türkiye için tehlike sinyali anlamına gelmelidir. İlk olarak evlilik yaşının ertelenmesindeki eğilimi tersine çevirecek bir toplumsal talep ve iradenin olmaması bir problemdir. Çünkü böyle bir talep olmadığında toplumun çoğunluğu gidişattan memnun anlamına gelir ve bu durumun aile yaşamı üzerindeki olumsuz etkileri görmezden gelinir. İkincisi ve daha önemli tehlike de şudur ki bu gidişatın Müslümanca olduğunun ilan edilmesi ve buna yönelik desteklerin her geçen gün artarak devam etmesi. Yani modern yaşam tarzının Müslüman toplumlarda İslami hassasiyetlere uygun olarak yürüdüğünü ve Türkiye’nin bu sayede son yıllarda daha hızlı kalkındığını söyleyenlerin varlığı. Mustafa Kutlu ne diyor “Türkiye son otuz yılda bir yandan modernleşiyor, bir yandan dindarlaşıyor” [4] Acaba? Dindarlaşmadan kastedilen daha çok cami yapmak, daha çok imam hatip lisesi açmak, daha çok başörtülü kadının çalışmasını sağlamak mıdır? Modernleşme de tüm bunları yaparken Batı’nın kalkınma-sanayileşme çabalarına en iyi derecede uyum sağlamak o halde. Öyle mi? Yani kadının çalışma yaşamına fütursuzca akması Batı değerleri ile uyumlu ve bizi daha modern gösteriyor ancak kadının başörtülü olarak işgücü piyasasına girmesi başörtüsü kadına İslamî görünüm verdiğinden bu gidişat hem dindarlaşma hem modernleşme oluyor.
Yukarıdaki istatistiklerde evlilik yaşının ilerlemesi, eğitimin tüm topluma bir zorunlulukmuş gibi dayatılmasından kaynaklanıyor. 18 yaşında üniversiteye gitme zorunluluğu hisseden bir öğrenci 22-23 yaşlarında üniversiteden mezun olmaktadır. Bundan sonra bir iş bulana kadar evliliği düşünmemekte ve sürekli ertelemektedir. Üstelik daha iyi bir iş sahibi olmak için sürekli sınava girmekte yeterli puanı alamayınca bir diğer seneyi beklemektedir. Böylece bu gençlerin mezun olup işe girip evlenmeleri ancak 26-27 yaşlarında olmaktadır. İleride istedikleri iş için yüksek lisans ve doktora yapma zorunluluğu duyanların oranı artınca evlilik yaşının daha ileriye taşınması muhtemeldir ki rakamlar da bunu gösteriyor. Liseyi okuyan bir gencin üniversite okumak zorunda olması neden kaynaklanır? Çünkü toplumda üniversite okumak daha yüksek zekâ göstergesi, daha yüksek statü, makam-mevki, daha fazla para, daha çok eşya satın alma gücü, “kaliteli” yaşam şeklinde algılanıyor. “Masa başı iş” dışındaki çalışmalar basit olarak görülmektedir. Çünkü toplum buna göre düzenleniyor. Hiçbir çocuk büyüyünce çiftçi olacağını söylemiyor, çıraklık, kalfalık hor görülüyor, köylülük zaten terkedilmiş, hayvancılık desen çobanlık mesleği kurban bayramı olmasa akla gelmeyecek ki bazıları kurbana dokunmadan çobana temas etmeden en “temiz” şekilde kurbanını kesme peşinde – bu da ayrı bir problem-. İşin ilginç yanı da şu ki daha iyi iş ümidiyle üniversite okuyanlar da istediği işlerde çalışamıyor. Her 5 işsizden birinin üniversite mezunu olduğu ve üniversite mezunu işsiz sayısının 600 bin kişi olduğu bir sistemden bahsediyorum.[5]
Şimdi böyle bir toplumsal kurgunun ve sistemin aile yaşamı üzerindeki etkisi nasıl olur tahmin etmek zor değil. Birisine yaklaşık 15 yıl boyunca eğitim veriyorsunuz ve sonunda bu kişi işsiz kalıyor, aile kuracak güce erişemiyor, meslek sahibi olamıyor. Bu arada evlenme imkânı bulanların da kredi ile bankalara borçlanarak bunu yaptığını söyleyelim. Böyle bir düzenin içine bir de kadınların çalışması meselesi girince işler daha da karışıyor. Özellikle başörtülü kadının çalışma hakkı denildiğinde İslam ile modern yaşamı, İslam ile kapitalizmin üretim ve tüketim ilişkilerini uyumlaştırma çabaları artıyor. Müslüman aydınlarımızın ve siyasetçilerimizin kadının çalışma hayatında mahremiyet meselesini ve işgücü piyasasında emeğinin metalaşmasını, sömürülmesini dert etmedikleri görülmektedir.
“Kadınlara mehirlerini gönül hoşluğuyla verin. Eğer onlar gönül rızasıyla size bir şey bağışlarlarsa onu afiyetle yiyin.” (Nisâ Suresi-4) Bugün Müslüman kadın, İslam’ın kendisine verdiği mehir hakkını unutmuş görünüyor. Hz. Ömer bir gün Peygamber Efendimiz’in minberine çıktı:
“–Mehrin 400 dirhemden fazla olduğunu hiç bilmiyorum” dedi ve indi. Kureyş’ten bir kadın Hz. Ömer’e itiraz ederek:
“–Ey Mü’minlerin Emîri, 400 dirhemden fazla mehir vermeyi insanlara yasakladın mı?” deyince, Hz. Ömer:
“–Evet” dedi. Bu cevap karşısında kadın:
“–Allah Teâlâ’nın Kur’ân-ı Kerîm’de: «Siz onlardan birine kantar kantar mehir vermiş olsanız bile verdiğinizden bir şey almayın!..»(Nisâ Suresi-20) buyurduğunu duymadın mı?” dedi. Durumu anlamakta gecikmeyen Hz. Ömer:
“–Allah’ım, beni bağışla! Bütün insanlar Ömer’den daha fakih” dedikten sonra tekrar minbere çıkarak:
“–Ey insanlar! Ben size 400 dirhemin üzerindeki mehri yasaklamıştım. Artık kim ne kadar isterse malından o kadar mehir versin” buyurdu.[6] Bugün bunu diyebilen kadın var mı? Ya da bunu dedirtecek bir medeniyet, sosyo-ekonomik düzen var mı?
İslam fıkhını çiğneyerek, tersine çevirerek kadınları, “eşitlik” adı altında her türlü şartlarda sınırsızca çalıştıran, reklam vâsıtası olarak kullanan ülkelerde kadınlar ezilmiş, âile müesseseleri dağılmış, nüfusları günden güne azalmaya başlamıştır. Onların gözünde “annelik” küçük düşürülmüştür. Satış, mankenlik, mürebbiyelik, sekreterlik, temizlik işleri gibi meslekleri annelik vazifesine tercih etmişlerdir. Kadın, âilesinden ve çocuklarından koparılmıştır.[7]
İslam, kadını üzerinden para kazanılacak bir nesne olmaktan çıkarmıştır. Başörtülü kadınlar çalışma hakkı talepleri ile modern yaşamın cazibesine kapılıp kapitalist sistem içinde nesne olmaya razı olmuşlardır. Bu sistem içerisinde çalışmaya hevesli kadınlar başörtüleri ile mahremiyetlerini koruyacaklarını düşünseler de “gözetlenen” olmaktan kurtulamayacaklardır. Kadın artık sekreterdir, işçidir. Bu çalışma hayatında kadına bir anne olarak bakılması zordur ki öyle bakıldığı da pek söylenemez. Kadın iş hayatına girerek bir bütün olarak mahremiyetini sağlayan alanı terketmiş, başörtüsü ile kendisini koruduğunu zannetmektedir. Bu anlamda başörtüsü kapitalist üretim sisteminde bir araç olarak da kullanılmış oluyor.
Bu noktada Osmanlı’da kadınların çalışması ve üretime katkıları hakkında soru işaretleri oluşmuş olabilir. Öncelikle başörtülü kadınların çalışmasına yönelik eleştirilerim kadınlar sürekli evde otursun şeklinde anlaşılmamalıdır. Ki Osmanlı’da kadın pasif değildir aksine aktif şekilde üretime katkısı olmuştur. Ama nasıl?
Osmanlı’da kadının çalışmasını örnek gösterenler Osmanlı iktisadi ve sosyal yapısını göz ardı etmektedir. Osmanlı’da kadın mahrem bir varlık olarak her daim koruma altındadır. Bu koruma fiziksel, sözlü iletişim ve görsel olarak da sağlanmaktadır. Prof. Dr. İsmail Doğan bir makalesinde bu durumu şöyle anlatır: “Çıkmaz sokakta belirginleşen mahremiyet kültürü aslında evin konumunda ve yapısında başlayan bu duyarlılığın sokak ve mahalleye yansıtılmasından ibarettir. Bu aslında evin şahsında ailevî bir duyarlılıktır. Bunun İslâm’ın bu yolda algılanmasından kaynaklandığı ise son derece açıktır. İslâm, “kadın mahremiyetini yalnızca fiziksel veya sözlü iletişimle değil, görme yoluyla dahi bozabilme olasılığını en aza indirgeyen katı ayırımcı kurallar getirir. Evlerin yapısı, kapı ve pencerelerin yerleri ve şekilleri, evler arasındaki uzaklık, bütün bunlar belli ölçüde ayırımcı yasalar ve normlardan kaynaklanırlar”.[8] Dolayısıyla Osmanlı’daki mahalle anlayışı ve kadına mahrem alan sağlayan ev ile avlunun birlikteliği günümüzdeki kadının sadece örtü ile mahremiyetinin korunacağı düşüncesinden çok uzaktır.
Günümüzde başörtülü kadının çalışmasının mahremiyet problemi yanında emeğinin kapitalist sistem içinde sömürülmesi ve erkeğin toplumdaki pozisyonunu geriletmesi gibi mahzurları da olmaktadır. “Erkekler, kadın üzerine idareci ve hâkimdirler. Çünkü Allah birini (cihad, imamet, miras gibi işlerde) diğerinden üstün yaratmıştır. Bir de erkekler mallarından (aile fertlerine) harcamaktadırlar. İyi kadınlar, itaatkâr olanlar ve Allah’ın korunmasını emrettiği şeyleri kocalarının bulunmadığı zamanlarda da koruyanlardır.” (Nisâ Suresi – 34. Ayet).
Müfessir Hamdi Yazır, ayette geçen ve yöneticiler olarak da çevrilen “kavvâmûn” kelimesinin “kadının işine bakan ve onu korumaya ihtimam edenler” anlamına geldiğini belirtir. [9] Günümüzde kadının çalışma hayatına girmesi ve çalışma şevki karşısında erkeğin bu konumu (kavvâm) tehlikeye girmiş ve hatta yok olmuştur. Modern ailede erkek ve kadının yükümlülükleri belirsizleşmiş, aile kurmak “şirket evlilikleri” benzeri görünüme bürünmüştür.
Hamdi Yazır, aynı ayetteki erkeklerin “kadınlar üzerine hâkimler” olması hakkında şunu söylemektedir: “(Erkeklerin) ailede başkanlık hakkına sahip olmalarının bir sebebi, bu yaratılıştan olan üstünlük; biri de erkeklerin mallarından bir kısmını mehir ve nafakaya harcamaları meselesidir.”[10]
Kadının girişimci olarak toplumda olmasının bir örneği olarak Osmanlı’da kadınların kurduğu vakıflar gösterilmektedir. Ancak bu örnek günümüzdeki başörtülü kadının kapitalist düzenin yaygınlaşmasında bir araç olarak kullanılmasında ve tüketim öğesi olmasına örnek teşkil edemez. Bu konuda Lütfi Bergen şunları kaydeder: “Osmanlı’da kadınların vakıf kurmasından bahsedilmektedir. Üretmeyen ve üretmesi gerekmeyen bir kadından bahsediyoruz. Buna rağmen vakıf sahibi kadınların vakıfları tüm vakfiyelerin üçte birini oluşturuyor. Mehir hakkı ve miras hakkı nedeniyle kadına [bankaya para koyamayacağına göre – banka yoktur çünkü- ] çok büyük bir imkân verilmiştir, servetini vakfeder. İslâm dininin getirdiği “Mehir hakkı” olan bir kadından bahsediyoruz. Toplumsal alandaki vakfiyelerin üçte birinin kurucusu [üretmeyen – emekçi olmayan] kadınsa bu, paranın [mehir-miras] bir şekilde topluma hayır olarak döndüğü anlamına gelir.”[11]
İslam’ın kendisine verdiği hakları erkekten isteyemeyen kadın, modernizmin “kadın haklarına” vuruldu. Kapitalizmin toplumları kitleselleştirdiği ve aileyi bireye indirgediği süreçte Müslüman kadın modernizmin cafcaflı, ışıltılı, maaşlı yaşamına kapıldı, aile olmaya ne vakit ne de cesaret buldu, birey olmayı yeğledi. Şunu söyleyelim. Kadının başörtüsü ile bir sorunumuz yok. Kadının kapitalist sistem içerisinde ezilmesinin İslami kılıflar ile hoş gösterilmesine itirazım var. Kadının başörtüsü ile kâr için üretim aracı olarak görülmesine, sermaye birikimi için tüketim kölesi yapılmasına, toplumun devlet politikaları ile buna göre kurgulanmasının aileyi bitireceğine yönelik endişelerim var. Toprakta çalışan kadının mevcut sistemin üretim modeli sonucunda toprakta çalışması “kötü” gösterilip hizmet sektöründe çalışmaya teşvik edilmesinin masum bir süreç olmadığını düşünüyorum.
İslamî değerlerin kapitalist amaçlar doğrultusunda araçsallaştırıldığı günümüzde başörtülü kadının çalışmama hakkını kullanması kadının “yedek işgücü”, “ucuz istihdam” ve “tüketim aracı” olarak görülmesini ve “görüntülenmesini” engelleyeceği gibi erkek işgücünün daha değerli olmasını sağlayacağından kapitalizmin Anadolu coğrafyasında bütün olarak çöküşüne fırsat sağlayacaktır.
Kaan Yiğenoğlu
Dipnotlar
[6] Heysemî, IV, 284; İbn-i Hacer, Metâlib, II, 4, 5
[7] Aliya İzzetbegoviç, Doğu ve Batı Arasında İslâm, trc. Salih Şaban, İstanbul 1993, s. 211.
[9] Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, II, 1348.

[11] Lutfibergen.blogspot.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>