Bahar – Çiçek – Böcek

22 Nisan 2014 admin
Meşhur bir afiş var: Patron portakal sıkma makinasında işçiyi sıkar ve alttan dolar çıkar. “Teknik” bir dille söyleyecek olursak, durum şöyledir: emek gücü+ yaşam sermaye.
1886 Amerika’sında da durum bugünkün­den farklı değildi pek. Günde 14-16 saatlere varan işgününe ve akıl almaz çalışma koşullarına karşı işçilerin-emekçilerin Chicago’da greve çıkması ve kanla bastı­rılmasıyla kayıtlara geçer 1 Mayıs.
İşçilerin talepleri 8 saatlik işgünüdür ve grev kararı alırlar. Grev kararını alan Amerika İşçi Sendikaları Konfederasyo­nu’nun bildirisinde şöyle denilmektedir: “1 Mayıs; işçi sınıfının kendi yasalarını yap­tığı ve bunları uygulama gücünü ortaya koyduğu gün. Emekçi ordusunun birliği­nin yarattığı muhteşem gücün, dünyanın tüm halklarının kaderlerini elinde tutan­lara karşı çevrildiği gün…”
Grev ve gösteriler 1 Mayıs’tan son­ra da sürdü. Mücadele ateşi bir kez tüm fabrikaları, madenleri, tersaneleri sarın­ca, kazanıncaya kadar durmak olmazdı. 3 Mayıs’ta McCormick’e ait fabrikada iş­ten atılan işçiler, işyerlerinin önünde bir miting düzenlediler. Gösteri sona ermek üzereydi ki, patron, fabrika düdüğünü çalarak içerideki eli sopalı grev kırıcıları dışarı çıkardı. Bu eli silâhlı patron uşaklarının tah­rikleri sonucu, patronu protesto etmek için bir grup işçi fabrikaya yöneldi. Polis, bu grevci işçilerin üzerine ateş açtı. Yaşam hakkını ve ekmeğini korumaktan başka suçu olmayan dört işçi öldü, onlarcası yaralandı.
Ertesi gün tüm Chicago işçileri, bu sal­dırıyı kınamak için Haymarket meydanında toplandı. Miting tam dağılmak üzereydi ki, kürsünün önüne bir bomba atıldı. Orada top­lanmış olan yedi polis öldü, 66 polis yaralan­dı. Bombayı atan belli değildi, hatta bugün bile o bombayı atanın hükümet adına çalışan kışkırtıcılar olduğu iddia edilir. Buna rağmen, Illinois Mahkemeleri suçluyu çoktan ilân et­mişti. Sekiz saatlik işgünü için mücadelenin ön saflarında yer alan 8 işçi lideri tutuklandı.
Bu sekiz işçinin yedisi, o gün miting alanın­da hiç bulunmamıştı. Birçoğu grev komiteleri ile ilgili bir toplantı için şehrin başka bir sem­tinde bulunuyordu. Bunu sadece işçi arka­daşları değil, farklı tanıklar da doğruluyordu. Sekizincisi ise, olay anında miting meydanın­daki kürsüde konuşma yapmaktaydı. Ancak işçi sınıfına bir ders vermek isteyen yetkililer, bu sekiz işçiyi asmakta kararlıydılar. Avrupa ve ABD’de serbest bırakılmaları için yü­rütülen kampanyalar sonuç vermedi ve “Chicago Sekizleri” diye adlandırılan bu işçiler, “yalnızca” sermayeye kararlılıkla kafa tuttukları için ölüme mahkûm edil­diler.
Mahkemeden yaklaşık bir yıl sonra işçilerin dördü asıldı. Biri ise cezaevin­deki hücresinde ölü bulundu. İntihar mı yoksa cinayet mi olduğu açıklığa ka­vuşmadı. İşçi sınıfı, bu yiğit evlatlarına inanılmaz bir cenaze töreni düzenledi. Onların cenazesinde yüz binlerce işçi sermayeye öfkesini dile getirdi. İdam edilen işçilerden birinin, Spiers’in şu söz­leri tarihe geçti:
“Bizi asarak işçi hareketini, milyonla­rı, yoksulluk içinde yaşayan milyonlarca işçiyi kendine çeken bir hareketi yok ede­ceğinizi sanıyorsunuz. Ama yanılıyorsunuz… Burada bizim ölümümüzle çakacak olan kıvıl­cım, orada, önünüzde ve arkanızda, dünyanın her tarafında devasa yangınlara dönüşecek. Bu içten içe yanan bir ateş, bu yangını söndü­remezsiniz…”
Türkiye’de ve Dünya’nın birçok ülkesinde de durum hâlâ 1886 Amerika’sından birkaç şey dışında pek farklı değil. Zaman ilerledikçe işçi sınıfı daha da bir “özgürleşti.” 15-16 saat­lik iş günü birçok atölyede ve fabrikada yok, ancak mesaiye kalma “özgürlüğü” var işçile­rin. Aynı zamanda aç kalma özgürlüğü de… Her şey kâğıt üzerinde mükemmel, tabii bu durum yaptığımız okumalara göre değişken­lik gösteriyor. Özgürlük denilen şeye bir de buradan baksak iyi olur sanki.
Her geçen gün tersanelerde işçiler ölür­ken, hiçbir emekçinin-çalışanın lehine olma­yan yasa tasarıları bir bir meclisten geçerken, Türkiye’nin de gidişattan bağımsız olmadığını görmek pek de zor bir mesele değil. Onca ba­sın açıklamasına, kitlesel mitinglere rağmen hükümetin SSGSS (Sosyal Güvenlik ve Genel Sağlık Sigortası) için söylediği tek şey “bir daha düşüneceğiz” gibi ucu açık bir önerme oldu ve 17 Nisan 2008 de yasa mecliste kabul edildi örneğin.
Mezarda emeklilik, sağlık sigortası, sosyal güvence ve birçok konuda bizleri yakından etkileyecek bu yasa Ekim 2008’de yürürlüğe gi­rdi. Sadece bu yasayla da kalmayacak, ça­lışanların birçok hakkını törpüleyecek yasalar da hükümetin eylem planı arasında.
Peki, biz bu işin neresinde olacağız ya da olmalıyız?
Mühendislik ya da mimarlık okuyan öğ­renciler için mecliste ayrı yasa tasarıları gö­rüşülmedi. İşçilerinkinden çok farklı kurumlar tarafından sigortalanan bir makina mühendisi belki vardır ama ben duy­madım. “İşçileri sömüreyim. Portakal sıkma makinasında sıkayım, alttan para alayım ama mühendislere kıyamam, onları kâr ortağım yapayım” diyen patron görmedim. Demek istediğim, baretlerimizin rengi ait olduğumuz sınıfı bize unutturmamalı. Mühendisliğin iş­çilikle uzaktan yakından alakası olmayan elit bir meslek olduğunu düşünenler varsa, elit olmaktan ne anladıklarını gerçekten merak ediyorum. Bize neye aday olduğumuzu atlayarak diyorlar ki: “ Ne işi var öğrencinin 1 Mayıs’ta?”
Söylüyoruz:
İnsanlık dışı çalışma koşullarına karşı, ge­leceksizleştirilmeye karşı, haklarımızın törpülenmesine karşı, emekten-insandan yana olmayan hükümet politikalarına karşı 1 Mayıs’ta 1 Mayıs alanlarında olacağız. Sömürül­düğünün ve sömürüleceğinin farkında olan herkesi 1 Mayıs’ta alanlarda olmaya davet ediyoruz. Unutmamak gerekir ki: 1 Mayıs sol­cu bayramı değildir ayrıca bahar ve çiçek bay­ramı hiç değildir. Belki bayram da değildir.
Yaşasın işçilerin uluslararası birlik, müca­dele ve dayanışma günü 1 Mayıs.
Uğur Şahinkaya

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>