Antikapitalist Müslümanların Tarihsel Kökenleri

25 Eylül 2014 admin
Toplumda Antikapitalist Müslümanlar hareketinin Müslümanların neo-liberal politikalarla iktidar düzeyinde tanışmasıyla birlikte buna tepki olarak ortaya çıktığına dönük genel bir algı var. Bu algı, hareketin konjonktürel olduğu ve Ali Şeriati’nin deyimi olan “abdestli kapitalizm”e karşı reaksiyoner bir hal aldığı üzerine. Salt muhafazakâr iktidara yönelik bu algı, muhalif olan ama aynı tarihsel kökleri referans almayan geniş sol-sosyalist ya da seküler anlayışların da mücadelelerinde araçsal bir vaziyete dönüşmekte.
Antikapitalist Müslümanlar, ilk çıkış manifestolarında, Müslümanlığınezelî ve ebedî sıfatları, kapitalizmin ise yaşadığımız çağın sömürü sistemi olması sebebiyle, “antikapitalist” tanımlamasının tarihsel olduğunu açıklamışlardı.
Kur’an, Müslümanlığı sadece Hz. Muhammed ile başlayan bir tarihsel süreç olarak görmez. Müslümanlık, Ortadoğu’dan başlayarak tüm dünya halklarının geçmişten günümüze kadar getirdiği adalet, özgürlük ve eşitlik mücadelesinin kadîm sıfatını kapsayacak kadar geniştir.
İbrahim ne bir Yahudi idi ne de bir Hıristiyan. O, sadece Hanîf bir müslümandı/Allah’a teslim olandı[…]” (Ali İmran:67)
Elbette bu mücadeleyi Hz. Âdem ile Havva’nın sonsuz biriktirme iştahını sembolize eden ağaca yönelmeleriyle başlatabiliriz. Ama Hz. İbrahim’i insanla özdeş kılınan mutlak tanrı-kral anlayışına karşı örgütlü mücadeleyi başlatan ve onun devamında Hz. Muhammed’e kadar süren bir halk hareketinin öncüsü olarak okumamız gerekir.
Nasıl 5.000 yıl önce Hz. İbrahim Hanîf, dosdoğru yol üzere ise bugün de Antikapitalist Müslümanlar aynı yol üzere yürüme azametindedirler. Hanîflik, “evrenin tek hâkimi olan Allah’a duru olarak inanıp güvenen” anlamındadır. Hem Kur’an’da anlatılan peygamber kıssalarının anlam dünyasına hem de insanlık tarihine baktığımızda, Nemrut’un kendisini bütüncül bir tanrı olarak tasvir ettiği görülmektedir.
Allah kendisine hükümdarlık verdiği için şımararak Rabbi hakkında İbrâhim ile tartışan kişinin haline bir baksana! İbrâhim ona: ‘Benim Rabbim hayatı veren ve hayatı alandır.’ deyince O: ‘Ben de yaşatır ve öldürürüm.’ dedi. Bunun üzerine İbrâhim: ‘İşte Allah güneşi doğudan döğdürüyor, haydi sen de batıdan döğdür bakalım!’ der demez kâfir donakaldı. Zaten Allah zalimleri hidayet etmez, emellerine kavuşturmaz.” (Bakara:2/258).
Nemrut, iktidar alanlarını hükmettiği insanların bütün yaşamsal koşullarını kapsayacak kadar geniş tutmuş ve hükümdarlığında hiçbir boşluk bırakmamıştır. Hz. İbrahim, tanrı-kralın hükümdarlığındaki boşluklara yüklenmiş ve o yüzden de güneş üzerinden Nemrut’u sorgulamıştır. Hz. İbrahim, yaşadığı çağın tanrısını sorgulayarak tevhidî mücadelenin temellerini atmıştır. Bu sorgulamanın karşılığı “ateş” olmuştur. Ateş sembolü de aslında cehenneme bir atıftır ki Nemrut hükmetme alanlarını bu kadar geniş çizmektedir. İşte Hz. İbrahim bu ateş sarmalından kurtularak sınırsız hükmedici tanrı-kral anlayışına ilk darbeyi vurmuştur.
Bu darbeyle birlikte mülkü ve otoriteyi elinde bulunduran yeryüzü tanrılarına karşılık, mutlak güç ve otorite sahibi olarak Allah tasavvurunu hâkim kılmaya çalışan sınıflar arasındaki mücadele kadîm bir geleneğe dönüşmüştür.
Hz. Musa bu gelenekte sonsuz tanrı-krallara ikinci büyük darbeyi vurmuştur:
Firavun dedi ki: ‘Âlemlerin Rabbi nedir?’ Dedi ki: ‘Göklerin, yerin ve bu ikisi arasında olan her şeyin Rabbidir. Eğer ‘kesin bilgiyle inanıyorsanız’ (böyledir). Çevresindekilere dedi ki: ‘Isıtıyor musunuz?’ (Musa:) Dedi ki: ‘O sizin de Rabbiniz, geçmişteki atalarınızın da Rabbidir.’ […]” (Şuarâ:23-26)
Hz. Musa ile birlikte yaratıcı Allah göklerin de bütün varlık âleminin rabbi olarak tasvir edilerek, yeryüzü tanrılarının yaşam alanlarını ortadan kaldırıyordu. Kızıldeniz’de açığa çıkan firavunun boğulma metaforunun en temel anlam dünyasını da burada aramalıyız.
Hz. Davut ve Hz. Süleyman demirin keşfiyle birlikte tunç metalurjisini kullanan egemen sınıflara karşılık ezilen halkların devrimci mücadelesini yürüttü ve egemenlerin savaş araçlarına karşılık demirden savaş âletleri üreterek ezilenlerin eşitlikçi ve paylaşımcı dünyalarını inşa ettiler.
Yemin olsun, biz, resullerimizi açık seçik delillerle gönderdik ve onlarla birlikte Kitap’ı ve ölçüyü de indirdik ki, insanlar adaleti ayakta tutsunlar/adaletle doğrulsunlar. Ve demiri de indirdik. Onda zorlu bir kuvvet ve insanlar için birçok yarar vardır. Allah bu sayede, kendisine ve resullerine, gayba inanarak kimin yardım edeceğini bilecektir. Allah Kavî’dir, Azîz’dir.” (Hadid:25)
O Yüzdendir ki Hz. Süleyman dönemi bir krallığı değil, krallığın ölümünü tasvir eder:
Nihayet Süleyman’ın ölümüne karar verdiğimizde asasını kemiren bir güve olmasaydı kimse olduğunu anlamayacaktı. […]” (Sebe:14)
İşte böylelikle o döneme değin kralların olumsuz olduğunu düşünen halklar Hz. Süleyman ile birlikte yeryüzünde hiçbir canlının olumsuz olamayacağını, her şeyin ve herkesin geçici olduğunu anlayınca fani olanın mülk ve otorite sahibi olamayacağını da idrak etti. Hz. Süleyman ile birlikte “mülk ve otorite sahibi yalnızca Allah’tır” inanışı tüm ezilenlerin dünyasında da karşılık buluyorlardı.
Yeryüzü tanrıları boğuldukları yerden bu sefer yeryüzü eşitliğini esas alan tevhid inancına sızarak çıktılar. Ümran ailesi, yani Hz. Zekeriya, Hz. Yahya, Hz. Meryem ve Hz. İsa bu süreçten sonra din kisvesine bürünen yeryüzü tanrılarıyla mücadele etmeye başladılar. Yahudilik içerisinde bilginin tekelini eline alan farisîler ve sadukîler Yahudi ilahiyatını Roma İmparatorluğu’nun çıkarlarıyla bütünleştirdi. Ve nihayetinde Roma İmparatorluğu ile birlikte Hz. İsa’ya karşı dinî referanslar doğrultusunda bir mücadele de başlatmış oldu.
Tevhid yürüyüşü Hz. İbrahim’le başlamıştı. Mutlak otoriteye darbeyi vurup Kâbe’nin inşasıyla birlikte yeryüzü ezilenlerine eşit, âdil, özgür dünyanın yolunu çizdi. Göğe yükselen çok katlı Babil Kulesi’ne karşılık yatay mimarisiyle bütün insanlığı çevresinde toplayan, kimseyi kimseden üstün görmeyen siyah-beyaz, kadın-erkek, yaşlı-çocuk herkesi bir hakikat çevresinde bütünleştiren hiyerarşinin olmadığı bir gelenek bıraktı bizlere… Kurumsal din godomanlar ve krallar eliyle çarmıha gerilen tevhid inancı Hz. Muhammed ile birlikte Hz. İbrahim’in sunduğu perspektif doğrultusunda yeniden mazlumların, mustazafların, ezilenlerin umudu oldu.
Hz. İbrahim’in tevhid anlayışını Hz. Muhammed Medine’de ete kemiğe büründürdü. Birçok kabile, dinî inanç sahibi topluluklar bir araya geldiler ve Hz. Muhammed’in hakemliğinde ortak bir toplum sözleşmesi oluşturdular. Bu sözleşme, yaşadığımız çağın araçları doğrultusunda yeni bir dünyanın nasıl kurulacağına dair Antikapitalist Müslümanlar’a da yol göstermektedir.
Hz. Peygamber ve arkadaşları Mekke’de boykota uğramışlar, Habeşistan’a, Taif’e gidip dertlerini anlatmışlar ama en sonunda Medine’den bir ses onları yeni bir toplum oluşturmak için çağırmıştı. Hz. Peygamber bu çağrıya kulak verdi ve Mekke’den huruc ederken bu hurucun ricatını da düşündü ve bu çıkışa Hicretadını verdi.
Medine’ye gelişinden 5 ay sonra yaptığı ilk çalışma Mekkeli Müslümanlar ile Medineli Müslümanlar arasında mülkiyeti ortaklaştırmak oldu:
Medine’ye varışından yaklaşık beş ay kadar sonra (bkz.: Samhûdî, 2. baskı, s. 267), Resulallah (s.a.v.) Mekkeli ve Medineli bütün ailelerin başkanlarının katıldığı bir toplantı düzenledi ve kendilerine somut, basit ve etkili bir çözüm önermek suretiyle, Muhacirlerin uyumlarını kolaylaştırmak için, kendilerini samimi bir işbirliğine teşvik etti. Medineli her bir aile reisi, en azından durumu elverişli olanlar, Mekkeli bir Muhacir ailesini yanına alacaktı. Böylece ortaya çıkan karşılıklı kardeşlik ilişkisi içerisinde her ikisi de birlikte çalışıp kazançlarını bölüşecekler, hatta birbirlerinin mirasçısı olacaklardı. Herkes bu konuda anlaştı ve Resulallah (s.a.v.) derhal belli sayıda Mekkeli Muhaciri (Makrizî’ye göre 186 aileyi) aynı sayıda Medineli Ensar’ın yanına yerleştirdi. Bunlardan bir bölümünün kardeşlik anlaşması kur’a çekerek belirlenmiştir (Osman ibn Maz’ûn örneğinde olduğu gibi. Bkz.: Buhârî, Şahîh, 23/3,/2/, 63/46/6, 91/27).
Hz. Peygamber yaklaşık 6 ay sonra da, hepimize ışık tutacak olan toplum sözleşmesinin temellerini attı. Çokkültürlü, çok hukuklu, eşitler arası toplum anayasası…
Söz konusu belgenin ilk maddesi, siyasî olduğu kadar dinsel anlamda da bir İslam toplumunun kurulmasını ve bu topluluğun Mekke’den hicret eden Muhacirlerle Medineli Müslümanlardan, ayrıca sivil iktidarın merkezîleştirilmesini ve bir savaş ihtimali karşısında Müslümanların yanında çarpışmayı kabul eden gayrimüslimlerden oluşmasını öngörmektedir. Bu topluluğun (ümmet) tüm insanlar içerisinde seçkin bir yeri olup (§ 2), özellikle savaş zamanında kendisini meydana getiren öğelerin her birinin eşit haklara sahip olduğunu kabul etmektedir (§ 15, 18, 19). Özel bir madde ile (§ 16), karşılıklı yardım ve herkes için adalet ilkesi doğrultusunda, Yahudilerin de bu siyasal örgüte girebilmesine açık kapı bırakılmıştır. Sözleşme belgesi, adaletin dağıtım ve uygulanması konusunda da gerçek bir devrim niteliği taşımaktadır. Zira bu konuda alınacak önlem ve gösterilecek özen bundan böyle artık bireylere değil, tamamen topluma bırakılmıştır. Her vatandaşın, kendi kabilesi, ailesi ya da akrabalarının aleyhine de olsa, sözleşmeye destek olması gerekmektedir (§ 13). Asla bir caniye sığınma hakkı tanınmayacaktır (§ 22). Herhangi bir ihtilaf halinde Allah yasaları ve adaleti sağlama hususunda yegâne başvuru kaynağı, “Allah’ın Elçisi Muhammed” de en yüksek hakem konumundadır (§ 23). Anayasa metninde geçen, “geçmişte olduğu gibi (ma’âkileheme’l-ûlâ)” deyiminden de anlaşılacağı gibi, bir takım eski töre ve âdetlerde bazı değişikliklere gidilerek, savaş esirleri için kurtulmalık (fidye), öldürme ve yaralama olaylarında da kısas yerine kan diyeti ödeyebilmek için bir sosyal sigorta kurumu meydana getirilmişti. Çünkü Müslümanların yakınlarından hiçbir kimseyi ağır yükümlülükler altında bırakmamaları ve bunu kendi aralarında ödemeleri gerekiyordu (§ 12). Bu sosyal güvenlik sisteminde her kabile özerk bir yapıya ve yeni bir düşünce yapısına sahip olmakta (§ 4-11) ve artık eskiden olduğu gibi doğum ve katılma esasına dayalı, akrabalar arası ve dışa kapalı bir nitelik taşıyan fosilleşmiş kabile özelliğinden çıkarak, kişinin rıza ve iradesine dayanan dinamik bir yapıya kavuşmaktaydı. Örneğin, aralarında sayısız Arap kabilesinin yanı sıra Habeşliler gibi Arap olmayan kişilerin de bulunduğu Mekkeli Muhacirlerin birlikte yeni bir “kabile” anlayışı içinde yeniden yapılandıklarını (§ 3) görmekteyiz. Araplar öteden beri az sayıda bir takım yabancıların kuşkusuz asıl kabile üyeleri ile aynı haklara sahip olmaksızın kendi kabile topluluklarına katılmaları usulünü (mevlalık) biliyor ve uyguluyorlardı. Ancak en ince ayrıntısına varıncaya kadar tüm parçalarının yeni baştan oluşturulduğu bir kabile anlayışı o güne kadar duyulmamış bir şeydi. Hiç kuşkusuz “İslam milliyeti” (ümmet) ağacı, işte bu küçük fideden yetişerek boy atmıştır; ve, gerçekten diğer toplumlarda gördüğümüz, ırk, ten rengi, dil ya da doğum yeri birliği gibi değiştirilmesi mümkün olmayan ve tamamen insanın irade ve seçimi dışındaki bir takım kavramlar yerine, İslam, kendi milliyetçilik anlayışına temel olarak Weltanschauung(dünya ve kainat anlayışı), toplumsal sözleşme, bireyin kendi hür iradesine dayalı seçim birliğini esas kabul etmiştir. Savunma ve güvenlik konularında ise anayasa, barışın bölünüp parçalanamaz bir şey olduğunu beyan etmekte (§ 17), askerlik hizmetinin tam bir eşitlik anlayışı ile herkes için zorunlu olduğunu (§ 18) belirterek, o sırada yegâne düşman olan Kureyşlilerin mallarına ve canlarına gayrimüslim tebanın -ve öncelikle de Müslümanların- herhangi bir himaye ve eman hakkı vermelerini yasaklamaktadır (§ 20). (Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, 1. Bölüm)
İşte bu yönetim anlayışı Mekke’deki oligarşilere karşı cihadın örgütlenmesini ve mazlum Mekke halkının gönlünün kazanılmasını sağladı. Böylelikle Hicret’in ikinci ayağı olan ricat gerçekleşti.
Mekke fethedilmedi. Mekke halkı el-emin olan peygamberini geri çağırdı. Marşlar okudu. Medine’ye girerken okunan Taleal Bedru Aleyna neşidinin ruhuyla, O’na “gel, barış yurdunu Medine’de tesis ettiğin gibi burada da tesis edelim” dedi. Peygamber Mekke’ye geldi Kureyş oligarşisinden Kâbe’nin anahtarlarını aldı ve Kâbe’nin 10 yıldır emekçiliğini-temizliğini yapan, Müslüman dahi olmamış yoksul adama teslim etti.
İşte o zaman şu mânâ çıktı açığa: ezilenlerin darüsselamı (barış yurdu) emekçilerin ellerinde yükselecek!
Bu yüzdendir ki Antikapitalist Müslümanlar, devrimci peygamberlerin ortak yönetim, ortak üretim ve ortak paylaşım adına verdikleri mücadeleleri selamlar ve yolunu bu doğrultuda belirler. İçinden çıktığı sosyolojiyi tekmelemez. Onların inançlarına, değer yargılarına tepeden bakmaz. Devrimci mücadeleyi iktidarlara karşı yapar, şu an var olan iktidarı destekliyor olsa dahi yoksul Müslümanlara karşı değil.
Eğer Gezi sürecinde bir nebze de olsa yaşayabildiğimiz ortak paylaşım kültürünü daha kalıcı hale getirebilseydik, kandillerle, Cuma namazlarıyla, yeryüzü sofralarıyla inanan-inanmayan bütün halkları kuşatan eylemliliklerimizi daha sürekli kılabilseydik, belki de heyecana kapılarak, gaza gelerek çıktığımız mahallenin kadîm değerlerine salvolarda bulunmasaydık, kimbilir, belki de bu sefer Taleal Bedru Fatih Camii’nden yükselebilirdi.
Biz devrimci mücadelenin bu toplumun kadîm değerleriyle buluştuğu oranda başarılı olabileceğini düşünüyoruz. Bütün halklarıyla bu coğrafyanın belleğinde yüzlerce yıldır mülkün ve otoritenin Allah’a ait olduğu inancı var. Meselemiz bu inancı gün yüzüne çıkarabilecek mücadele alanlarını yaşadığımız çağın içerisinde yeniden açığa çıkarmaktır.
Bizler siyasal İslamcılığı bıraktık ve tekrar Müslüman olduk. Bizden kimse kamplaştırıcı dil ile yoksul halkları ötekileştirmeyi beklemesin.
Mülkiyet ve Otorite Allah’ın oluncaya kadar…
ALLAH EKMEK ÖZGÜRLÜK.
Sedat Doğan
İştirakî Dergisi

Sayı: 2

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>