Antiemperyalizm Neyi Örter?

17 Mart 2013 admin
Hindistanlı marksist Prabhat Patnaik, Berlin Duvarı’nın yıkılışından tam bir yıl sonra yayınlanan “Emperyalizme Ne Oldu?” başlıklı makalesinde, “artık neredeyse hiç kimse emperyalizmden söz etmiyor” diyor ve ekliyordu: “Panama’nın işgali ya da Nikaragua ve El Salvador’a askerî müdahaleye karşı radikal tepkiler emperyalizm hakkında teorik önermelere dönüşmüyor.”(1) Oysa 1970’lerde emperyalizm her marksist tartışmada belki de en önemli yeri işgal etmekte, emperyalizmin “üçüncü dünyadaki” rolü üzerine bir yığın makale ve kitap yazılmaktaydı. Ama 1990’lara gelindiğinde, “dünyayı karakterize eden temel ekonomik ilişkiler dizisi olarak emperyalizm” gücünden hiçbir şey kaybetmemişken, “emperyalizm başlığı altında toplanan ilişkiler sistemi hemen hemen hiç değişmemişken”, emperyalizmden söz etmek anakronizm hâline gelmişti. Yaşanılan çağın temel özelliğini belirtmek için “küreselleşme” terimi kullanılmaya başlandı. Reel sosyalizmin çökmesiyle birlikte kapitalizmin hakiki bir dünya sistemi olması için, dünyanın her köşesini uluslararası sermayenin tahakkümüne çekmesi için önünde hiçbir engel kalmamış gibi görünüyordu.
Belki 70’lerde emperyalizm kuramı “marksistlerin bile yolu nasıl bulacaklarını bilmedikleri bir Babil kulesi hâline geldiği”(2) için, belki soğuk savaş sonunda “ABD üç amacına da (komünist devletlerin gelişmesinin engellenmesi/ortadan kaldırılması, diğer güçlü ülkeler üzerinde otoritesinin sağlanması, üçüncü dünya ulusalcılığının yenilgiye uğratılması) ulaştığı”(3) için, belki “emperyalizmin, kendi hegemonyasına karşı potansiyel tehditleri ‘halletmede’ çok başarılı olması olgusu bizi onun her yerde karşımıza çıkan varlığına karşı kayıtsız hâle getirdiği”(4) için, nedeni her ne olursa olsun sonuçta anti-emperyalist devrimci muhalefetin gerilemesinin bir göstergesi olarak, artık neredeyse hiç kimse emperyalizmden söz etmezken, emperyalizm ilk kez “anavatanında” saldırıya uğradı ve emperyalizmin ekonomik ve askerî simgeleri vuruldu.
Soğuk Savaş biterken önemsizleştirilen ve “eski bir çift ayakkabı gibi” bir kenara atılabileceği sanılan, ancak ABD’nin küresel egemenlik için büyük stratejisinin hayata geçirilmeye başlanmasıyla birlikte yeniden, ve bu kez bütün kesimlerin (farklı içeriklerle de olsa) gönderme yapmak zorunda kaldığı bir kavram olarak baş köşeye oturan “emperyalizm”, sözcük olarak 1851 yılından itibaren kullanılmaya başlandı. Gerçek kavramsal içeriğine ise, 1900’lerin başlarında, birkaç büyük gücün dünyayı sömürgeler, yarı-sömürgeler ve nüfuz alanları olarak paylaştığı, yeniden-paylaşımın şiddetli bir rekabeti ve savaşı zorunlu kıldığı bir politik atmosferde ve esas olarak marksist kapitalizm analiziyle (kapitalist birikimin analiziyle) doğrudan bağlantılı olarak kavuştu. Sömürgelerdeki ulusal kurtuluş hareketlerinin antiemperyalist dalgası, İkinci Dünya Savaşı ardından ABD hegemonyasının dekolonizasyonla belirlenmesinin başlıca nedeni oldu. Dekolonizasyonu izleyen yıllarda, emperyalizm kavramı, yaygın olarak, ekonomik bakımdan geri ve zayıf ülkelerin güçlü olanlarca tahakküm altına alınması anlamında ya da prekapitalist toplumsal formasyonların dünya kapitalist sistemine dâhil edilmesinin buralarda ortaya çıkardığı “çarpık” yapıları analiz etmenin bir aracı olarak kullanıldı. Bütün bu dönemin en belirgin özelliklerinden biri sosyalist dünya ile ulusal kurtuluş hareketleri arasında antiemperyalist “ortak payda”da kurulan ittifaktı. Yalnızca biri kapitalist/emperyalist öteki sosyalist iki kutuplu dünyanın doğası gereği, birinden her uzaklaşma nesnel olarak ötekine yakınlaşma anlamına gelmiyordu, aynı zamanda ezilen sınıfların kurtuluş mücadelesiyle ezilen ulusların kurtuluş mücadelesinin farklı yol ve yöntemlerini aynı özgürleşme hedefi potasında yan yana getirebilen bir ideolojik şemsiye sözkonusuydu.
Yeryüzü
Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla, yeryüzünün uluslararası sermaye tarafından kapitalist bir “global köy”e çevrilmesinin önündeki en büyük politik engel bertaraf edilmiş oldu. 90’lı yıllara neoliberal yeni dünya düzeninin küreselleşme ideolojisi damgasını vurdu.
“Küresel piyasa ve küresel üretim çevrimleriyle birlikte bir küresel düzen, yeni bir yönetim mantığı ve yapısı, kısacası yeni bir egemenlik biçimi ortaya çıktı. İmparatorluk, bu küresel mübadeleyi etkinlikle düzenleyen politik özne, dünyayı yöneten egemen güç”  oldu. “Emperyalist dünya haritasındaki ayrı ulusal renkler İmparatorluğun küresel gökkuşağı içinde erimekte ve kaybolmakta”ydı. “Emperyalizm miyadını doldurmuştu”. “İmparatorluğun kuruluşu, kendinden önceki iktidar yapıları için herhangi bir nostaljiyi ortadan kaldırmak ve –küresel kapitalizmden korunmak için ulus-devleti yeniden canlandırmaya çalışmak gibi- eski düzene dönüşü gerektiren her tür politik stratejiyi reddetmek üzere ileriye atılmış bir adım”dı.(5)
Yeni yüzyılın 30 Kasım 1999’da, “küreselleştirilenler”in Seattle’daki isyanıyla başladığını düşünen Luis Hernandez Navarro, bu “küreselleştirilenler”in, neoliberal küreselleşme ideolojisinin yarattığı yeni bir ulusötesi siyasî aktör olduğuna inanıyor ve “Modern bilgisayar ağları, yüzlerce STK’nın ortaya çıkması ve dünyanın her yerine kolaylıkla seyahat edebilme imkânı sayesinde ulusal sınırları aşan direniş kümeleri oluştu[ğunu] ve yeni bir enternasyonalizm doğdu[ğunu]”(6) müjdeliyordu.
Dünya Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) Seattle’daki bakanlar toplantısını protesto eden farklı ülkelerden yüzlerce farklı örgüt ve on binlerce göstericinin eylemi, zirvenin başarısızlıkla sonuçlanmasına da yol açarak, umut verici bir çıkış yakalamıştı. Bu “küresel ekonomiyi demokratikleştirme mücadelesi”nde “ilk küresel devrimin parçalarının biraraya gelmekte”(7) olduğunu görenler vardı. DTÖ, IMF, Dünya Bankası (DB) gibi kapitalist dünya ekonomisinin uluslararası kural koyucu kuruluşlarının toplantılarını yaptıkları kentleri protesto alanına çevirmeye başlayan bu küreselleştirilenlerin küreselleşmeye küresel isyanı, içerdiği çok çeşitli muhalif unsurların neoliberal küreselleşmeye tabandan ve uluslararası tepkisini örgütleyebilmesi anlamında hem yeni bir anlayışı yansıtıyordu hem de yönelimleri açısından ucu açık bir potansiyel taşıyordu. Ancak 11 Eylül, ardından Afganistan ve Irak işgalleri bu hareketin kendi olanaklarını büyütmesine zaman tanımadı. Küresel zemin ve iklim değişti. Bir başka ifadeyle yeni yüzyılın başlangıç tarihi 30 Kasım 1999’dan 11 Eylül 2001’e kaydı. Daha açık bir ifadeyle, küreselleşmenin kapıdan kovduğu emperyalizm bacadan içeri giriverdi!
30 Kasım 1999 (ya da Seattle süreci), uluslararası sermayeye, bu sermayenin gereklerini devletlere dayatma araçları olarak DTÖ, IMF, DB gibi kuruluşlara, çokuluslu şirketlerin küresel egemenliğine karşı yerel tepkileri uluslararasılaştıran, bileşenlerinin çeşitliliğinden güç almaya çalışan, kısmen reformist kısmen radikal, farklı derecelerde antikapitalist (ama zorunlu olarak sosyalist değil!) bir eylemliliği ifade ediyordu.
11 Eylül süreci, bu hareketin potansiyellerini geliştirmesine zaman bırakmadan küresel iklimi değiştirdi. ABD’nin Afganistan’ı ve Irak’ı işgali, küreselleşmenin aktörleri olarak şirketleri, dolayısıyla yoksulluğa ve yoksullaşmaya karşı ekonomik mücadeleyi (“küresel ekonomiyi demokratikleştirme mücadelesini”) geri plana iterken, devletleri ve orduları, emperyalizmin aktörleri olarak, silâhlı direniş örgütlerinin politik mücadelesiyle birlikte sahnenin en görünür yerine yerleştirdi. Antikapitalist ekonomik mücadele, antiemperyalist politik mücadeleyle çakışmaktan imtina edince, küreselleştirilenlerin küreselleşmeye küresel isyanı yarılma yaşadı.
Soğuk Savaş sona erdikten sonra, ABD’nin “süper güce sahip rakibi haritadan silinince”, Batının artık askerî güç bakımından rakipsiz hâle geldiği, ekonomik bakımdan da Japonya hariç herhangi bir ekonomik meydan okumayla karşı karşıya olmadığı saptamasından yola çıkan Samuel P. Huntington, küresel politikanın merkezine Batılı kültürlerle Batılı-olmayan kültürler arasındaki çatışmanın yerleşeceğini ileri sürüyordu.  Batı’nın “ferdiyetçilik, liberalizm, anayasacılık, insan hakları, eşitlik, hürriyet, hukuk nizamı, demokrasi, serbest piyasa, kilise ve devletin ayrılması”(8) vb. kavramları öteki medeniyetlerin karşılık gelen kavramlarından temelden farklıydı.
Uluslararası siyaset ve güvenlik meselelerinin fiilen ABD-İngiltere-Fransa tarafından (BM Güvenlik Konseyi eliyle), iktisadî meselelerin de ABD-Almanya-Japonya tarafından (IMF vb. eliyle) karara bağlandığı bir “Batı tahakkümü” tasvir edilmekte ve “medeniyetler arası mücadele[nin], hâkim global mücadele tarzı olarak ideolojik ve diğer mücadele biçimlerinin yerine geçece[ği]”(9) öngörülmekteydi. Bu “öngörü” özünde, ABD hegemonyasının izleyeceği yeni dünya stratejisinin sosyolojik argümanlarının imal edilmesinden ibaret olduğu için, ikili bir hat izlemekteydi. Buna uygun olarak elde edilecek sonuç da bir taşla iki kuştu: Medeniyetler çatışması güya “ideolojik-olmadığı” için, emperyalist tahakküme karşı çıkış “izolasyonist bir reaksiyon”a indirgenmekte, aynı zamanda da “bilhassa Avrupai ve Kuzey Amerikan unsurları arasında daha büyük bir birlik ve dayanışma”nın(10)  ilerletilmesinin de doğal-kültürel gerekçelendirilmesi sağlanmış olmaktaydı. Bir yandan ekonomik hiyerarşi ve sömürü sisteminin tepesinde, Batılı değerler çevresinde türdeş ve çıkar birliği içinde bir yapı varmış (ya da olabilirmiş) gibi yapılmakta (dolayısıyla sermayeler arası rekabet ve emperyalist devletler arası çatışma gözardı edilmekte), öte yandan bu tepenin aşağıdakilerle (Batılı-olmayanlarla) aynı dili konuşmadığı tespitiyle de ezen-ezilen çelişkisi ve çatışması “kastlaştırılmak” (dolayısıyla tepede başka bir dünya isteyenlerle aşağıda başka bir dünya isteyenlerin ortak paydası olmadığı sergilenmek) istenmekteydi.
Irak işgali öncesinde, özellikle ABD’nin işgal politikasına yamanmış AB ülkelerinde milyonları sokağa döken “savaş karşıtı” dinamiğin “işgal karşıtı” olamamasında ifadesini bulan, küresel ekonomiyi demokratikleştirme mücadelesindeki yarılma esasta, işgal altındaki ülkelerdeki direniş hareketlerinin genel olarak “başka bir dünya”nın, ama Porto Alegre’nin ve tüm Sosyal Forumların mümkün olduğunu düşündüğü “başka bir dünya”nın değil, kimilerine göre dinsel gericilikle, kimilerine göre İslamî fundamentalizmle belirlenmiş “başka bir dünya”nın ideolojisiyle “sakatlanmış” olduğu saptamasından kaynaklandı. İşgale direnenler, ister-istemez, daha önce emperyalist merkezlerde imal edilmiş “medeniyetler çatışması”nın değirmenine su taşımaktaydılar ve tarihin ironisi olsa gerek, küreselleşmeye isyan eden küreselleştirilenlerin bebeklik çağındaki hareketi (bu hareketin bileşenlerinin çoğunluğu), bu bir türlü küreselleşmemiş öteki medeniyetin işgal karşıtı direnişiyle zihinsel ya da davranışsal bir bağ kuramadı. En fazlasından, ABD’nin oralara demokrasi falan götürmediği, zaten istikrarı da sağlayamadığı teslim edildi. Bu direnişin nesnel olarak emperyalizmin azgın saldırganlığını eğer henüz geriletmediyse bile dizginlemesi, onu uluslararası “demokrasi” mücadelesinin bir parçası yapmaya yetmedi.
11 Eylül’de Pentagon’un ve Dünya Ticaret Merkezi’nin vurulmasının ardından ABD’nin Afganistan’a saldırısından bir yıl sonra, 2002’de yayınlanan “Emperyalizmin Yeniden Keşfi” başlıklı makalesinde, John Bellamy Foster şöyle yazıyordu: “20. yüzyıl (…) boyunca emperyalizm kavramı, kapitalist dünyanın yönetici çevrelerinde, kabul edilebilir politik söylem alanının dışında düşünüldü. (…) Emperyalizme referans (…) her zaman yazarın politik yelpazenin sol tarafında olduğunun bir göstergesiydi. (…) Bugün birdenbire bu kural değişmiştir. Birleşik Devletler entelektüelleri ve politik eliti, (…) “emperyalist” veya “neo-emperyalist” misyonları açık bir şekilde sıcaklıkla kucaklamaktadır.”(11)  1970’lerde, üstelik Vietnam savaşı sürerken, “kibar akademisyenlerin bilim-dışı bulduğu”(12) emperyalizm kavramının şimdi düzen söylemi içinde tamamen kullanılabilir bir terim olması için gereken şey, Foster’a göre, onun ekonomik hiyerarşi ve sömürü konseptinden kurtulması, kapitalizm ile ilişkisinin kesilmesidir.
Sonuç şudur: uluslararası arena yirmi yıl gibi kısa bir zaman dilimi içinde bir tezi iki ucundan da sınamamıza olanak sağlayacak bir laboratuvar işlevi görmüştür: sağ gözünü yumup emperyalizmsiz bir kapitalizm görenler de, sol gözünü yumup kapitalizmsiz bir emperyalizm görenler de dünya-tarihsel sahnede tökezlemektedirler.
… Ve Ülke
 Türkiye’de son yıllarda kitlesel bir yaygınlık kazanan “antiemperyalist” söylem, hem Afganistan ve Irak işgallerine müslüman tepkinin, hem Irak’ta Güneyli Kürtlerin ABD desteğinde devletleşmesine şovenist/militarist tepkinin, hem küreselleşmeye ulus-devletçi tepkinin, hem AB sürecinde Ermeni ve Kıbrıs sorunlarında kuşatılmışlık yaşayan milliyetçi tepkinin, hem Kürt ulusal hareketinde emperyalizmin Türkiye’yi bölme niyetini “keşfeden” ve PKK’yi emperyalizmin âleti olarak gören “ulusalcı” tepkinin, hem Türk milliyetçiliğinin azgınlaşmasının müsebbibi olarak görülen “antiemperyalist-olmayan” Kürt milliyetçiliğine liberal tepkinin garip bir bulamacı olarak, neredeyse herkesin kendi konumunu meşrulaştırmasına olanak sağlayan ve dolayısıyla hiçbir şeyi açıklamaz hâle gelen bir laf oyununa dönüştü.
Her antiemperyalizmde kaçınılmaz olarak bir milliyetçilik bularak mesafelenmek derdinde olan liberal-sol, bu kâh devletçi, kâh militarist, kâh ırkçı olabilen milliyetçi “antiemperyalist” söylem karşısında liberal-demokratik değerlerini “emperyalizm” sorunundan azade tutarak koruyup-geliştirebileceğini düşünüyor. Dışsal/yabancı bir olguya yalıtımcı/milliyetçi karşı çıkıştan demokrasi adına duyduğu rahatsızlığı emperyalist bağımlılık ilişkileri karşısında duymuyor. Bunun, “anti-emperyalizmi itibarsızlaştırmak ve emperyalizme karşı mücadeleyi faşist demagoglara terk etmek” anlamına geldiğini iddia eden “ulusalcı”-sol ise, “yurtseverli[ğin] komünist kimliğin en önemli unsurlarından biri” olduğunu ve “emekçilerin sınıf çıkarlarının da gereği”(13) olduğunu düşünüyor.
“Ulusalcı” kalınca milliyetçi olunmadığını düşünüp rahatlayanlardan, içerisi-dışarısı düşman kaynadığından militarizme sığınmaktan başka çare bulamayanlara, “Türklerin ulusal çıkarlarının” “Kürtlerin demokratik haklarından” önce gelmesinin dünyanın ezelî-ebedî doğal durumunun bir gereği olduğunu sananlara kadar, çağrıcılığını Atatürkçü Düşünce Dernekleri’nin üstlendiği Cumhuriyet mitinglerinde de görüldüğü üzere çok kalabalık bir “yurttaşlar topluluğu”, “Nazım’ın şiirleri, Ruhi Su’nun davudî sesi, Tolga Çandar ve Edip Akbayram’ın türküleri eşli”ğinde, ”Mustafa Kemal sevgisi, yurt sevgisi ve laikli”ği, “bağımsızlıkçı ve emperyalizm karşıtı bir söylemle bütünleşti”rebiliyor. “Türkçü, ırkçı bir milliyetçilik”(14) sergilenmemiş olması da sevindirici bulunuyor!
“Ne ABD Ne AB, Tam Bağımsız Türkiye” sloganı, nasıl mitinglerin asıl tertip edilme nedeninin, yani asker-sivil bürokrasinin eşi türbanlı bir AKP’liyi cumhurbaşkanı olarak görmek istememesinin üzerini örtmüyorsa, Kürtlerin nasıl istiyorlarsa öyle yaşamayı seçebilme özgürlüklerini gasbetmek adına önüne geleni linç etmeye kalkan şovenist histerinin de üzerini örtmemektedir. Niyet ve kaygı apaçık ortadadır ama kimin nereye niye dizildiğinin ne kadar farkında olduğu kuşkuludur.
“Örgütlü emeğin “yurtseverliği”nin  sonuçlarını daha iyi keşfedebilmek için, “yurtseverlik” kavramını sorgulamamız gerekiyor. American Heritage Dictionary of the English Language’a göre yurtseverlik “Bir kişinin ülkesine karşı sevgisi ve bağlılığı”dır. Ama ABD siyasetinde geçerli olan “yurtseverlik” tanımı bu değildir. Geçerli tanım daha çok “bir kişinin, hükümetin politikaları eğer ulus-devletin çıkarlarına hizmet etmekle mazur gösteriliyorsa, söz konusu politikalara toplumsal maliyetine bakmaksızın destek vermesi”ne daha yakındır. Birleşik Devletler’de, bu geçerli tanım esas olarak fikrî muhalefeti bastırmak için kullanılmaktadır.”(15)
Elbette, ABD’yle Türkiye arasında emperyalizm ve ekonomik hiyerarşi anlamında paralellik kuracak değilim. Ancak şu “ulus-devletin çıkarlarına hizmet etmekle mazur gösterildiğinde” “toplumsal maliyetine bakmadan destek” olunması istenilen politikaların, ulusalcılığa/yurtseverliğe nasıl ve ne kadar yedirilebildiği üzerine bir kez daha düşünülmesinde yarar olabilir. Marksizmin, her türlü ezme-ezilme ilişkisinde, ezilenlerin özgürleşme kavgasının eğer içkin bir dinamiği değilse doğal müttefiki olma tarihsel özelliğinden her kopuş girişiminin, yalnızca onun enternasyonalist özünün sakatlanması anlamına gelmediği, aynı zamanda onu devrimci ruhundan arındırmaya hizmet ettiği anımsanmak kaydıyla.
Sonuç şudur: Türkiye arenası yirmi yıl gibi kısa bir zaman dilimi içinde bir tezi iki ucundan da sınamamıza olanak sağlayacak bir laboratuar işlevi görmüştür: sağ kulağını tıkayıp devletsiz bir sermayeden medet umanlar demokrasiciliğin ılık sularında, sol kulağını tıkayıp devletçi bir antiemperyalizme soyunanlar militarizmin yamacında tökezlemektedirler.
Ülke, yeryüzünün gerçek sorunlarıyla yüzleşmekten kaçınabilmek için iki kat çaba sarfetmektedir, çünkü kendi sorunlarını derin dondurucuda arkaikleştirip masalsı-söylemlerle avunmaktan medet ummaktadır.
(Barışta Erdost, 17 Mart 2013 tarihinde vefat etti. Bu kayıp dolayısıyla tüm mücadele yoldaşlarının acısını paylaştığımızı bildirmek isteriz. Sömürüye ve zulme karşı kavgamız saflarımızda boşalan yerini doldurmayı bilecektir. –İştirakî)
Notlar
1 Prabhat Patnaik, “Emperyalizme Ne Oldu?” Dünya Solu, 1991, sayı:7, s. 29 (“Whatever Happened to Imperialism?”, Mohthly Review, November 1990).
2 Giovanni Arrighi, The Geometry of Imperialism, New Left, London 1978, s. 17.
3 Aijaz Ahmad, “Günümüz Emperyalizmi”, Socialist Register, 2004, s. 57 (“Imperialism of Our Time”, The New Imperial Challenge, Socialist Register 2004, London 2003).
4 Prabhat Patnaik, “agy”, s. 32.
5  M. Hardt & A. Negri, İmparatorluk, Ayrıntı, İstanbul 2003, s. 17, 19, 20, 68 (Empire, 2000).
6 Luis Hernandez Navarro, “Küreselleştirilenlerin İsyanı”, (K. Danaher & R. Burbach (der), Hadi Bunu Küreselleştirin!, Metis, İstanbul 2004, içinde) s. 48 (Globalize This!, Monroe 2000).
7 K. Danaher & R. Burbach (der), “Giriş: Halk Tarih Yazıyor”, Hadi Bunu Küreselleştirin!, Metis, İstanbul 2004, s. 15 (Globalize This!, Monroe 2000).
8 Samuel P. Huntington, Medeniyetler Çatışması, Vadi, Ankara 2001, s. 40 (“The Clash of Civilizations?”, Foreign Affairs, Summer 1993).
9 Samuel P. Huntington, agy, s. 48.
10 Samuel P. Huntington, agy, s. 48.
11 John Bellamy Foster, “Emperyalizmin Yeniden Keşfi”, Cosmopolitik, 2003, sayı:4, s. 16 (“The Rediscovery of Imperialism”, Monthly Review, November 2002).
12 Harry Magdoff, “Introduction” [Pierre Jalee, Imperialism in the Seventies], 1972.
13 Aydemir Güler, “Yurtseverlik, Komünistlikle İçiçedir”, (Söyleşi), Birgün, 22 Ağustos 2007.
14 Metin Özuğurlu, “14 Nisan Notları”, Halkın Sesi, 24 Nisan 2007.
15 William Fletcher Jr., “ABD İşçileri Anti-Emperyalizmi Benimseyebilir mi?”, Monthly Review, Mayıs 2006, sayı: 5, s. 120 (“Can U.S. Workers Embrace Anti-Imperialism?”, July-August 2003).

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>