ALS Hastalığı: Kapitalizmin Vicdan Muhasebesi

25 Ağustos 2014 admin
“Hastalığım o lağımdan bulaştı, bunu ben biliyorum. Ama şimdi tek isteğim iyileşmek. İkinci nakil başarılı geçsin, başka bir şey istemiyorum. Yaşarsam, malulen emekli olacakmışım. Şimdi bunları düşünemiyorum bile, sonum ne olacak, yaşayacak mıyım bilmiyorum ki!” (Ağustos 2014’te zorla lağım temizlettirilerek hayatını kaybeden taşeron işçi Zafer Açıkgözoğlu)[1]
Türkiye’de de azımsanmayacak bir popülariteye sahip yeni bir akım başladı. ALS hastalarına destek olmak için bir kova buzlu suyu baştan aşağıya dökmek, en az üç kişiye meydan okumak ve resmî siteye “gönülden ne koparsa” bağışta bulunmak. Kâh ünlüler daha da ünlü olmak için kâh sağlık personeli, hastalığın bilinirliğini artırmak için modaya uyuyorlar. ALS hastaları ve yakınları da sanırım süreçten ve bu farkındalıktan memnun.
Aslında moda Amerika’dan başladı ve hızla tüm dünyaya şov edasıyla yayıldı. Son verilere göre, Amerika’da 33 milyon TL bağış toplanmış. Türkiye’de ise başına su dökenlerin sayısı hiç de az olmamasına karşın, toplanan bağış yalnızca 167 bin TL ederinde.
Gölgesini satamadığı ağacı kesen kapitalizm çağında, ciddi nörolojik hasarla yaşamını sürdürmek zorunda olan ALS hastalarının gündeme gelmesinde, bağış toplanmasında ve bu bağışların uzun yatalaklık süresi olan bu hastaların yaşamını kısmen de olsa kolaylaştırdığı düşünüldüğünde, toplumcu sözleri içimizde mi saklamalıyız? Ev tipi solunum cihazına bağlı hastalar kimsenin haberi olmadan yaşıyorlarken, biraz da olsun toplumun onları fark etmesini ve hissetmesini sağlayan, belki de onları daha mutlu edecek bir iki güzel şeye sebep olabilecek bu kampanya için ünlülerin şovuna sessizce katlanmalı mıyız?
Kafadan aşağı buzlu su dökerek bir konuya dikkat çekmek ve ancak bu sayede dayanışabilmek, bağış toplamak -buna ihtiyaç duymak- tam da Amerika, İngiltere, Fransa ve Türkiye gibi devletlere yakışırdı.
Tebrikler!
Böyle bir gösteri biçiminin neden seçildiğini fazla sorgulamaya gerek yok; çünkü medya, olanca çeşitliliğe sahip bir şov kültürünün reklâmını yıllardır başarıyla yapıyor. Ancak ALS hastalığının seçilmesi önemli. Toplumda sık görülen ve ciddi halk sağlığı sorunları yaratan sözgelimi enfeksiyöz bir hastalık değil de ALS gibi görece nadir, tedavisi olmayan ve kişi başına düşen harcamanın çok fazla olduğu bir hastalığının seçilmiş olması düşündürücü. Çözüm odaklı ve insanların yakın zamanda somut bir başarı görmek istediği şekilde dizayn edilmemiş. Muhtemelen kampanyadan kısa vadede çözüm bekleme ihtimalinin köreltilmesi ve bu sayede “sürdürülebilirlik” hedefleniyor. Kısaca, insanlar ALS hastalığının ne olduğunu, nasıl sorunlara yol açtığını, hastaların bakımı için gerekli olanları ve tedavi yöntemlerini fazla sorgulamadan, başlarından aşağıya buzlu su dökmeye devam edecek gibi duruyorlar.
Aslında konunun özünde sağlık hizmetlerinin finansmanı yer alıyor. Türkiye gibi sağlık ekonomisi alanında kamunun da yer aldığı kadim devletler de, Amerika gibi tam özelleştirmeci devletler de sağlığı finanse ederken zorlanıyorlar. ABD’de kişi başına düşen yıllık sağlık harcaması 6.000 doları aşmış durumda.[2] Yalnızca Amerika Birleşik Devletleri’nde, kamu ve özel sektör sağlık harcamalarının 2014 yılında 3,5 trilyon dolar civarına ulaşarak GSYH %18,7’sine karşılık geldiği düşünülüyor.[3]
Türkiye özelinde sağlık hizmeti harcamalarının çoğu hizmet ve ilâç satış sektöründe yoğunlaşırken, küresel ölçekte ilâç üretme endüstrisi daha ön planda bulunuyor. 2008’de ilâç satış gelirlerinin dünya genelinde 775 milyar dolara ulaştığı tahmin edilirken 1999 yılına göre kabaca %10’luk bir büyüme söz konusu.[4] Pfizer, Novartis, Sanofi Aventis gibi büyük ilâç firmalarının diğer sektörler içindeki kâr hacmini değerlendiren iyi bir değerlendirme için Nurettin Abacıoğlu’nun yazısı okunabilir.[5]
Kapitalizmin yarattığı kâr odaklı, hastalıkların sıkıntılarını ve sıkıntılı insanları önemsemeyen bu sistemde Icebucketchallange‘tan toplanan para nereye gidecek? Resmî sitenin verdiği bilgiye göre, ilâç araştırmalarında ve kronik dönemde hastaların bakımında kullanılacak.
ALS hastalığı, ön boynuz motor sinir hücrelerini etkileyen ve vücudun tüm kaslarında felce yol açan bir hastalık. Dolayısıyla solunum kasları da tutuluyor ve hastalar evlerinde kullanabilecekleri solunum cihazlarına (ev tipi mekanik vantilatöre) ihtiyaç duyuyorlar. Tedavide ispatlanmış tek bir ilâç var: Sanofi Aventis’in ürettiği piyasa ismi “Rilutek” olan riluzol etken maddesi. Fiyatı ise şu an aylık 287 TL. Tedavideki faydası ise ömrü sadece 20 gün uzatması…
Dikkatli bakıldığında bağış yapılan paraların büyük sermaye gruplarında kümeleneceğini farketmek zor olmayacaktır. Hâlihazırda kapitalizm çağında yaşadığımıza ve bu hastalar da yanıbaşımızda tedavisiz biçimde yattıklarına göre, kısa vadeli bir vicdan için onlardan medet umulabilir mi? Daha 1996’da Afrikalıları kobay olarak kullanıp 200 çocuğunu öldüren Pfizer’e mi güveneceğiz?[6] Sağlıklı bireyler de dâhil herkese ilâç satmayı hedefleyen Merc şirketine mi güveneceğiz?[7]
Bugüne kadar kapitalizmin ahlâksızlığı üzerine herhalde koca bir literatür birikmiştir. İlâç endüstri bu ahlâksızlığı her dünyalının gözüne çarparcasına ispatlıyor. ALS söz konusu olunca ise ilâç endüstrisi sadece etik değerler de değil bilimsel olarak da başarısız. The Lancet Neurology dergisinde, ALS için yapılmış çalışmaların derli toplu bir listesi var.[8] Henüz hiçbir ilâç denemesi başarıya ulaşmamış durumda. Evet, 19. yy’da ortalama insan ömrü 26 iken günümüzde 65 ise, ilâçların ve teknik ilerlemenin bunda payı yüksek. Ancak teknik üretici gücün kolektif ilerleyişi ile kapitalist bir şirketin tikel başarısını/başarısızlığını birbirine karıştırmamak gerek.
İlâç şirketleri; kâr marjı yüksek, üretilmesi zor, pahada ağır ilâç denemeleri yapıyorlar. Ucuz ve gerçekten etkili ilâçları piyasaya sürmüyorlar. Hastalıkları önleyici aşı ve ilâç çalışması yapmıyorlar. Hastalıkların patofizyolojisini analitik karakterde araştırıp buna uygun karşı-yöntemler geliştirmek yerine dar pozitivist ekole dayalı çift-kör çalışmalar yapmakla yetiniyorlar. Kronik hastalıkların idaresi sırasında gerekli olan medikal ürünler konusunda büyük bir pazar kurulmuş durumda ve ilâç şirketleri onlarla çelişmemek için gizli anlaşmalar yapıyorlar.
ALS hastalarının hastalık teşhisinden itibaren ortalama ömrü yaklaşık 5 yıl. Ölüm sebebi ise hastalığın kendisi değil de bakım sırasında çıkan komplikasyonlar: enfeksiyonlar, solunum cihazı problemleri, cilt yaraları, beslenme bozuklukları… Bakım sırasında karşılaşılabilecek her sorun için büyük medikal pazarlar kurulmuş durumda. ALS için gerçekten etkili -küratif- bir tedavi yöntemini piyasa koşullarında ucuza pazarlayacak bir kapitalist kuruluşun mümkün olmadığı iddia etmek “komploculuk” sayılmasın!
Kapitalist devletler için azınlıklar, ezilen cinsel kimlikler, mezhepler, özürlüler ve eylemciler her daim riskli bölgede yer alırlar. Bireysel niyetlilik söz konusu ise, faşizm kollarını kabartır. Bir azınlık, azınlık olma haline karşı çıkmaya başladıysa, hele de bu bireysel niyetlilik kolektif aksiyona dönüştüyse ve kolektif bir niyet haline geldiyse, kapitalist bir devlet için savaş meşrudur. Vicdan muhasebesi yapmanın gereği yoktur. Bireysel veya kolektif bir öz-niyete dayanmayan ALS gibi “spontan” yaşamı etkileyen kronik yatalaklar, kapitalizm için bir yük haline geliyorlar. Onunla savaşmanın meşruiyeti olmadığından, ya gizlice bu insanlar ölüme terk ediliyorlar ya da zengin/yarı-zengin olanları paramedikal ürünler dolayımıyla sektörün içine alınıyorlar. Icebucketchallengegibi vicdan muhasebesi kampanyaları da ahlâkî zemin sağlama noktasında hem kapitalizmi meşrulaştırıyorlar hem de burjuva zihinlerin basit varolma çabalarını körüklüyorlar.
Bağışlar, köken olarak Amerika için tasarlanmış durumda. Çünkü sağlık sigortası olmayan 50 milyon yurttaşın yanında, on milyonlarca yurttaş yetersiz sağlık sigortası kapsamında. Sigortasız ABD vatandaşı kronik bir hastalığa yakalanınca, sözgelimi ALS olup solunumu durduğunda, hiçbir sağlık kuruluşu veya sosyal vakıflar bakımını üstlenmiyor.[9]
Gelelim sağlığın bedava(!) olduğu Tayyip’in ülkesine… Kadim medeniyet geleneğinin konvansiyonel sosyal refah devleti şiarı halen kısmen geçerli. Ancak sağlıkta dönüşüm programıyla Amerikalılaşma hızla devam ediyor.
Sıradan orta gelirli bir ALS hastası Türkiye’de nelerle karşılaşır? Hastalığın teşhisi konusunda büyük merkezlerde sıkıntı yaşanmıyor. Ancak uzman hekim başına düşen hasta yoğunluğundan dolayı, ALS hastalığının erken belirtileri perifer hastanelerde çoğu zaman gözden kaçırılıyor ve teşhis gecikiyor. Teşhisten sonraki tek iyi durum, Rilutek isimli ilâcı TC Devleti’nin sigorta sisteminin karşılaması. Bu ilâcı kullanırken, bilindiği üzere, yavaş yavaş eriyen kaslar, hastalarda beslenme bozukluğuna ve solunum yetmezliğine yol açıyor. Çoğu hasta son ana kadar “tedavi umutsuzluğundan” ötürü evde bekliyor. Solunum durması sonucu yoğun bakım ünitesine kabul ediliyorlar. Sağlık sisteminin içindeki herkes şahittir ki, sapasağlam insanın yoğun bakımda hiçbir tedavi uygulanmadan, “otelvari”, belli bir süre kaldıktan sonra, sağlam çıkma ihtimali şüphelidir. TC Devleti’nin neredeyse her hastanesi, bürokratik işleri yürütme zorluğu yanında, enfeksiyon kontrolü sağlayamamaktadır.
Bağışıklık sistemi kuvvetli bir ALS hastası, solunum cihazına uyum gösterip, enfeksiyonları tedavi edilip midesinden beslenmesi için gerekli ameliyatları olduktan sonra eve hazırlık süreci başlar. Sosyal Güvenlik Kurumu’nun ödediği ev tipi solunum cihazlarının durumu içler acısıdır. Hastaların üzerine zimmetli biçimde veriliyorlar ve hasta öldükten sonra başka bir hastaya devir ediliyorlar. Çoğu alet eski ve en kalitesiz parçalardan oluşuyor. SGK, özensiz biçimde bir hasta ölür ölmez solunum cihazlarını hemen yeni hastaya veriyor. Diğer hastanın vücuduyla kontamine olmuş filtreyi değiştirmek yaklaşık 300 TL, sadece bağlantı kablosunu değiştirmek ise 150 TL tutuyor.
Zaten bu kalitesiz aletlere hastaların bünyeleri uyum sağlamıyor ve çoğu aile yeni ve kaliteli bir solunum cihazını yaklaşık 12.000 TL harcayarak almak zorunda kalıyor. Devletin sınırlı kısmını ödediği aspirasyon sondası, hasta alt bezi, yatak düzeneği, beslenme hortumları, beslenme solüsyonları gibi ihtiyaçlar göz önüne alındığında, parası olmayana tek seçenek “ölüm” kalıyor.
Tüm bu maddî hesapların yanında, evde ALS ve diğer hastaların bakımı için ciddi bir emek-zaman gerekiyor. Hem de herhangi bir meta-para-meta değişim süreci içine girmeyen bir emek-zaman. Anadolu’da bir deyiş vardır: “Bir baba doksan çocuğa bakar da doksan çocuk bir babaya bakamaz.”
Kapitalizmde artık bir kişinin başka bir kişinin bakımını üstlenmesini sağlayacak “değer” yoktur. Yalnızca toplumsal ilişkiler değil; sevgi, dostluk ve aşk da metalar üzerinden kurulur ve işletilir. Emek-zaman ile ölçülen değer, değişim değeri formatına dönüşünce “yabancılaşma”[10] çıkıverir karşımıza. Metalar serbestçe piyasada dönüşürken, insanlar arası ilişkiler de maddî çıkar ilişkileri olur. Bu ilişki zincirini kıracak bireysel bir çaba sadece “bireysel”dir. Söz konusu ilişkinin kategorik olarak bir önemi yoktur.
Kapitalist sistem, ALS hastasını, ilâçlarıyla, solunum cihazlarıyla, bağış kampanyalarıyla, hastanesiyle, doktoruyla, bakımını üstlenen çoluk çocuğuyla -yani tüm bu sayılanların da suç ortaklığıyla- ölüme terk eder. Nitekim ALS hastaları da dâhil, çoğu yatalak hasta ölmemesi gerekirken, her geçen dakika ölmektedir. Bu zinciri bireysel olarak kırmayı başarabilmiş doktor bireyin, bakıcı bireyin veya bağış yapıcının teorik-kategorik olarak bir önemi yoktur.
Teorik ve pratik sorunlar kalabalığının arasında “sistem içi” somut bir öneri: Yatalaklığı anlamak ve emek vermek. Başa buzlu su dökme şovu yerine, neredeyse her aile ve yakın çevrede bulunan yatalak bir hastaya emek vermek. Kapitalizmin para odaklı kampanyaları yerine komün ruhuna dayalı bir paylaşım. Açık sözlülükle: hiçbir üretim çıktısı olmadan, “verimsizce” bir canlının canlılığının biyolojik ve ruhsal devamını sağlama… Canlılığı sürdürme… Kategorik önemi olmadığını, toplumsal olamayacağını bilerek, yetersizliğin farkında olarak bireysel bir çabayı anlama…
Sosyalizmde sağlığın finansmanı için maliyet analizi yapmadım. Artık değerin bilmem yüzde kaçının patronlardan alınıp tüm emekçilere paylaştırılınca, yani ücretli emek düzeni reddedilince, bir ALS hastasının bakımı nasıl karşılanacak diye hesap işine girişmedim. Eminim, bizim sistemimizde -ücretli emek düzeni yıkılınca- yatalaklara da yer olacak. Hem ruhumuzda hem de emeğimizde… Bir yük şeklinde değil: bir canlılık türevi olarak!
Çağdaş Balcı
Dipnotlar
[1] “Zorla Lağım Temizlettirilen Taşeron İşçisi Hayatını Kaybetti”, Sendika.org.
[2] Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü, 2007 Sağlık Verileri, www.oecd.org
[3] “Medical industry overview”, TheMedica internet sitesi, www.themedica.com.
[4] Sağlıkta Küresel Pazarlama: İlaç Entrikaları, Kalman Applbaum.
[5] “2013: 500 Şirket İçinde İlaç Sanayii-I”, Sol Portal.
[6] “Pfizer’in Afrikalı Kobay Çocukları”, Tevhid Haber.
[7] “Sınır Tanımayan Ahlâksızlık Kaynakları-İnsan Sağlığı”, Milliyet Blog.
[9] Amerikan Sağlık Sistemi ve Stockholm Sendromu, Marie Gottschalk, Kapitalizmde Sağlık Sağlıksızlık Semptomları, Yordam yayıncılık, 2009.

[10] Yabancılaşma kavramının teorik karşılığının Marksizm içi tartışması bu yazının konusu değildir. Burada sadece maddî çıkar ilişkilerini eleştirebilecek anlamı karşılayan edebî değer söz konusudur.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>