AKP’nin Sosyo-Politiği ve Seçim Stratejisi

18 Mart 2014 admin
Seçim yaklaştıkça propaganda savaşı da kızışıyor.
AKP, iktidarın tüm imkânlarını kullanarak son derece iyi planlanmış bir strateji üzerinden yürüyor.
Evet, iyi planlanmış ancak son derece riskli bir strateji bu.
İyi planlanan kısmı, Tayyip Erdoğan’ın ısrarlı bir biçimde, yaşanan iktidar krizini kendi meşru iktidarı ile “Cemaat” arasında ortaya çıkan bir kriz olarak sunması. Bunu yaparak, öncelikle genel dindar camiayı etrafında birleştirmeye çalışıyor. 
Böyle yaparak, kendi krizini “İslamcı” kesime; “İslamî bir iktidarla Amerikan ve Siyonist yanlısı kökü dışarıda bir örgüt” arasındaki mücadele olarak, muhafazakâr kitleye; “devletin altını oyan paralel yapı”, milliyetçi camiaya; “yerli bir iktidara karşı kökü dışarıda bir paralel devlet”, Kürt kamuoyu için ise; “AKP’siz bir iktidarda “çözüm süreci”ni bitirecek bir tehlike”ye karşı sürdürülen şanlı bir kavga olarak sunuyor.
Bu kavga kamuoyu nezdinde ne kadar keskinleştirilir, yükseltilirse, hem kendi meşruiyetini sorgulanamaz kılacağını hem de “Cemaat”e farklı gerekçelerle diş bileyen tüm bu kesimlerin tepki olarak kendi etrafında birleşeceğini var sayıyor.
Zekice kurgulanmış, şu an için işe de yarıyor gibi görünüyor.
Ancak meselenin kendisi böyle değil.
Yani Tayyip Erdoğan iktidarı “Cemaat”le kavga ettiği için tükenmiyor.
İktidar süratle tükeniyor, zira asıl kavga ettiği “cemaat” değil, tarihsel dönüşümü zorlayan toplumsal bir dinamik.
Daha 17 Aralık’ın esamisi okunmazken, “Gezi” olayları ile birlikte ortaya çıkan, hiçbir siyasetin tek başına sahiplenemediği, ağırlıklı olarak 30 ve altı yaş grubunun ülke genelinde görünür kıldığı, AKP iktidarının uyguladığı emek düşmanı kapitalist uygulamalardan, dış siyasette izlediği ilkesiz, mezhepçi siyasetten, insana ve doğaya karşı hoyratlığından, ama daha önemlisi bir diktatörlüğe dönüşmesinden beslenen bir dinamik bu.
Erdoğan, ısrarla ve bilinçli bir şekilde, bu dinamiği yok sayan, küçük gören, marjinalleştirmeye çalışan bir söylem geliştirdi.
Bu dinamiğin bütününün görülmesini engellemek için kendi seçtiği unsurları öne çıkarıyor ve onu yuhalattırıyor, gerçekliğini gizlemek için söz konusu dinamiği şeytanlaştırıyor.
Muhtemelen iktidarını tehdit eden asıl tehlikenin farkında olarak.
Bunu yaparken de ısrarla kendisinin “milletin iradesi” olduğu”, sokaktaki iki kişiden birinin kendisine oy verdiği”, “gerçek halk”ın kendi arkasında olduğu iddialarına dayanmakta.
Tabii bu öylesine güçlü bir şekilde kitleye empoze edildi ki, zamanla sorgulanamaz bir gerçek gibi algılanır oldu.
Dolayısıyla AKP karşısında bizim ısrarla vurguladığımız, ancak özellikle İslamî camiada burun kıvırılan ya da şeytanlaştırılan bu toplumsal dinamiği anlamak için, AKP’nin gerçek toplumsal desteğini değerlendirmemiz vacib oldu.
Öncelikle “Halkın % 50 sinin desteğini almış iktidar” efsanesinden başlamamız lâzım.
2011 seçimlerinde AKP iktidarı klasik mağduriyet edebiyatının yanı sıra; “küresel ekonomik kriz teğet geçti”, “yeni dönemde yeni bir anayasa yapacağız” ve “Kürt meselesinde çözüm süreci” argümanlarını kullanarak geniş bir kamuoyu desteği sağladı.
Bunun içine, “Cemaat” de dâhil olmak üzere İslamî camianın istisnasız itaati dışında, bu vaatlerin cazibesine kapılan farklı toplumsal kesimlerin payını da katmamız lâzım.
Tüm bu olumlu atmosferde gerçekleşen seçimlerde AKP iktidarı aldığı ve -bana sorarsanız- alabileceği en yüksek oyu almayı başardı.
Ancak bu oy halkın %50’sine tekabül etmiyordu!
Kayıtlı 52.806.000 seçmenin, 21.400.000’inin oyunu alabildi!
Yani ortalama tüm seçmen oyunun %40-41’ine tekabül eden bir oy oranı.
Ancak oy kullanmayan yaklaşık 9 milyon seçmen, AKP’nin geçerli oy sayısını, gerçek oranın 9-10 puan üstünde gösterdi ve bu durum AKP iktidarı tarafından kendilerine verilmiş bir “açık çek”e, bir “tartışmasız meşruiyet” argümanına dönüştürüldü.
Bu oranı tartışırken göz önüne almamız gereken ikinci husus ise AKP’nin dayandığı merkez-sağ seçmenin oylarının ne kadarını alabildiği meselesidir.
Zira cumhuriyet dönemi boyunca seçimlerde ölçülen seçmen davranışı; % 70-75 oranında sağ ve merkez sağa oy verme şeklindedir.
2002 seçimleri sonrasında merkez sağdaki tüm partiler sıfırlandığı için AKP aslında tüm bu oy potansiyelin de üstüne -MHP’yi saymazsak- tek başına oturdu, yani daha hiçbir “icraat” göstermeden, hiçbir sağ partinin daha önce elde edemediği bir avantaj elde etmiş oldu.
Ancak buna rağmen bu geleneksel %70-75’lik merkez-sağ seçmenin tamamı AKP tarafından hiçbir zaman kazanılamadı. Dolayısıyla seçmen davranışı göz önüne alındığında genel olarak merkez-sağ oylarının da dönüştüğünü; zira AKP ve MHP’nin 2011 seçimlerinde aldıkları toplam oyun -diğer tüm minik sağ partileri de dâhil ettiğimizde- %50’ye ancak ulaşabildiğini gözlemliyoruz.
Yani seçmen davranışı açısından denebilir ki; %20-25’lik bir oran -AKP vakasından bağımsız olarak- merkez sağdan uzaklaşmış durumda. Bunların bir kısmı pasif bir tavır olarak oy vermezken, diğer kısmının ise siyasal yelpazenin diğer tarafına geçmiş olduğu varsayılabilir.
Tablonun genelinde ise geleneksel seçmen davranışının farklılaştığını, merkez ve merkez dışı oy potansiyellerinin değiştiğini görmemiz, dolayısıyla yukarıda bahsettiğimiz toplumsal dinamiğin temelini uluslararası komplolarda değil, öncelikle burada aramamız zorunluluğu ortaya çıkıyor.
Şüphesiz bu tahlili AKP seçmenini küçümsemek için yapmıyorum. Zira bence bir iktidarın meşruluğu salt sandıktan çıkan oyla ölçülmez. Bu iddia edilirse; Hüsnü Mübarek’in son girdiği seçimlerde %90 üzerinde oy alması bazı tezleri zor duruma sokabilir!
Varmak istediğim nokta özellikle İslamî camianın içine düştüğü, hiçbir analize dayanmayan, bazı kuruntular üzerinden pozisyon belirleme açmazını gösterebilmek. Bu kuruntulara öylesine bel bağlandı ki, AKP’nin gerçek toplumsal karşılığını ve daha önemlisi, meşruluğunu kimse ağzına bile almak istemiyor.
Yukarıda zikrettiğimiz üzere, AKP açısından tüm koşulların olumlu olduğu 2011 seçimi bir zirve noktası ve AKP’nin aldığı oy 21 milyon dört yüz bin, yani toplumun %40-41’idir. Bu rakamı toplam nüfusun 80 milyon olduğu gerçeğiyle birlikte bir daha tartmak lâzım. Bu zirve noktasında dahi koşullu olarak destek verenlerin yanında, toplumsal bir kesim ısrarla AKP iktidarının dışında bir yerde durdu ve her vesile ile muhalefet etti.
Ve bu muhalefet; Erdoğan’ın önce Taksim’de 1 Mayıs kutlamasında, sonrasında “Gezi”de ortaya koyduğu; “ben kimseyi takmam, ben milli iradeyim”, “halkın %50’si benim her yaptığımı onaylıyor” tavrı ile sokağa taşan bir dinamiğe dönüştü.
17 Aralık’ta olan şey ise Erdoğan’ın kişisel iktidarını kimseyle paylaşmayacağının netleşmesiyle birlikte sistem için uzlaşının bozulması ve karşılıklı olarak “kirli çamaşırları” açığa çıkarılmasından ibaret.
Erdoğan kişisel iktidarını mutlaklaştırıncaya kadar hem küresel ortaklarına hem devlet içindeki paydaşlarına uzlaşı vaat etti. Sonrasında ise aslında konjonktürel olan bu gücü, kendisine -karizmasına!- hamlederek bir imparator-halife olabileceğini düşündü.
Oysa Erdoğan’ın; hammadde bağımlısı, enerji açığı veren ve ekonomisi küreselleşmiş ve “finansal”laşmış, yani üretmekten ziyade ranta, faize dayanan bir ekonomiyle, bir “diktatör” olabilmesi mümkün değil.
Şu anda “uluslararası komplo” dedikleri şey de, bu gerçekle yüzleşmelerinin ıstırabı gizli.
Dolayısıyla, kendisini iktidara taşıyan uluslararası ve devlet içi uzlaşı/ittifak sona ermiş durumda.
Bu da Erdoğan’ın ABD ve İsrail politikalarına, küresel sisteme çomak soktuğundan değil, kendisine verilen rolden bir “şark masalı” çıkarmaya çalışmasından kaynaklanıyor.
Özetle; Erdoğan ve iktidarının bu krizi atlatması mümkün değil.
Zira karşısında durmaya çalıştığı şey, uluslararası güçler, faiz lobisi filan değil, dünya ve bölgeyle birlikte değişen yeni bir toplumsal gerçekliktir.
Ve bu gerçekliğin karşısında Müslümanların takınması gereken tutum bunu yok sayarak, “şeytanlaştırarak” ya da saldırarak bu dinamiği karşılarına almak değil, içinde var olarak, ahlakî bir duruş ve siyasal bir tutarlılık içinde kendi tezlerini geliştirmeleri tarihsel bir “şahitlik” imkânlarını zorlamalarıdır.
Bu aşamada AKP’ye verilen destek “İslamcılar” açısından en başta ahlakî meşruiyetlerini yitirmeleri ve “alçaklığın evrensel tarihi”nde yanlış tarafta kılıç kuşanmaları anlamına gelir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>