Ab-ı Dest

9 Mart 2014 admin
Sömürülenin teri, mazlumun kanıyla abdest almak, mücadeleye arınarak karışmaktır esas mesele. Önce niyet etmek, teslim olmak, sonra eli, yüzü, başı, ayakları yıkamak… “Namaz kılıyoruz” diye caka satanlara abdestinin boş olduğunu haykırmak… Abdestsiz namazın olmayacağı sözünü, bir çentik gibi, atmak zamana…
Hayata değdiğimiz yerler, kirli. Suya vermek, kirden arınmak, işe başlamanın değil, işe karışmanın önkoşulu. Suya karışmaksa, işin doğaya içkin bir pratik olarak zuhur etmesinin şartı. Su veya toprak salt Allah’ın olduğu için böyle. Onun sahipleri varsa, abdestin de değeri yok. Elimiz sömürülenin terine, mazlumun kanına bu sebeple değmeli.
Kendisini doksanlarda bulan öznelerin Kürd’ü ve Lenin’i inkâr etmesi kaçınılmaz. İş yapmayanlar, işe örgütlenmeyenler, işçilikten kaçmak, Kürd’ü ve Lenin’i kir olarak görmek zorundalar. Sömürülenin teri, mazlumun kanında değil, efendilerin suyunda abdest almaya kalkışanların böylesi bir yola girmesi doğal.
Doksanların makamı, tasfiye. Kürd’e ve Lenin’e düşmanlık. Biri olmasa diğeri… Tasfiye edilen bölücülük, tasfiye eden, efendilerin bütünü. Kürd ve Lenin’in karşı karşıya getirilmesi bu yüzden. Kürd’ü tasfiye etmek Lenin’ci; Lenin’i tasfiye etmek için Kürd’cü olunuyor ister istemez. Oluşunsa yapma niyeti hiç olmadı.
Efendilerin döktüğü suda alınan abdest, leninist siyasetin tasfiyesine yazgılı. Leninist siyaset kir olarak görülüyor zira. Yüce idealler adına dillendirilen onca gevezelik, Kürd’ü kir olarak görmek zorunda. Tertemiz bedenleri siyaseten kirlenmesin diye, her şeyi ve herkesi kendilerine mecbur kılmaya çalışıyorlar. Her şeyin başını ve sonunu kendilerinin tayin etmelerini istiyorlar. Kirlenmemek için bu şart. Bu yaklaşımın kendisi dışındaki her şeyi kir olarak görmesi kaçınılmaz. “Benim borum ötsün, kimse benim kümesime girmesin”, temiz kalmak için, tek dert bu.
Doksanlarda ülkeye taşınan kitaplarda Engels kir, Stalin pas. Bu iki ismin, işaret ettiği şahıslardan daha öte bir anlamı var. Engels, marksizmin; Stalin leninizmin tasfiye edildiği kavşak, o nedenle önemli. Millet “temiz Marx” ve “temiz Lenin” ile kandırılmaya çalışıyor, bu iki isim günah keçisi ilân ediliyor önce. Engels marksizmin, Stalin leninizmin mucidi olarak kodlanıyor. Oysa marksizm ve leninizm, Marx ve Lenin’in yoldaşlarını aşağılamak, küçük görmek için bizzat düşmanlarınca kullanılmış ilkin. Engels ve Stalin, düşmanın ağzındaki bu kelimeleri alıp belirli bir bağlama oturtuyor. Onların “kirlettiği” öz marksizme ve öz leninizme ulaşmak için iki isim tasfiye ediliyor. İki işlemde de politik-teorik mücadele ilgili kişilere indirgeniyor, talileştiriliyor, kir-fazlalık görülüp atılıyor. Kişinin kendisi, kariyeri yaldızlansın diyedir ki politik-teorik mücadele kişilere indirgeniyor olmalı. Aslında gerisin geri marksizmi ve leninizmi aşağılamak için kullananların hükmü yürüyor onlarda.
Engels, Marx’ın bir Alman düşünürü olmaya indirgenmesine karşı bir direnç gibidir. Engels’in tasfiye edilmesi, Marx’ın Alman düşünürü olmaya indirgenmesi için gerekli yolu açmakla ilgili. Engels, Marx’ın sadık yoldaşı olarak, Marx’ın Avrupa devrimine bağlılığının sıkı (kimilerine göre kaba) bir takipçisi. Engels’in marksizm kurgusuna yönelik itiraz, onun Almanya’ya kapatılan marksizme itirazıyla bağlantılı. Marksizmi kendisine mecbur edenin, onu kendi varlığına ve ülkesine kapatanın Engels’e tahammül etmesi mümkün değil. Engels aşılınca, silinince yeni diyarlara özgürce uçacaklarını sanıyorlar, oysa bu aşamada marksizm kendisine hasım düşüncelerin esiri oluyor. Bir yerlerden Marx’ın kızıyla evlenmek isteyen Lafargue’a yazdığı baba mektubunu buluyorlar, yeni diyarların feminist lafları arkasına sığınarak, Marx’ı aşağılıyorlar, bunu da marksizm olarak pazarlamayı gene de beceriyorlar. Anarşizmin pazar payının yükseldiğini görüp onun malına-mülküne el atıyorlar, bunu yaparken bile gene marksist kaldıklarını söylüyorlar. Marksizm onlar için laftan, etiketten ibaret zira. Küçük burjuva, belkemiksiz ve ruhsuz bir bukalemun olmayı “devrimcilik” zannediyor. “Ruh bedenin hapishanesidir” (Foucault) diyen bir marksizm karşıtı, sırf bu nedenle popüler bugün.
Lenin, I. Dünya Savaşı konjonktüründe genel siyaset alanında zuhur eden, esasta daha önce de varolan ama komünist siyasetin değmediği bir başka özneyle yüzleşiyor. Ulusal kurtuluş mücadeleleri, Lenin’in kurgusunda “yeni devrimci özne”ye tekabül ediyor. “Her şeyi ben yapacağım” hevesinde olmayan Lenin, bu öznenin kendisine örgütlenmekte beis görmüyor. Süreç içerisinde meseleyi işçi-burjuva kavgasına indirgemiş, ama Avrupa’daki işçinin sömürgelerden gelen kârla susturulduğunu görmeyen sosyalistlerden ayrışan Lenin, ulusal kurtuluş mücadelelerine, o yeni devrimci özneye kırıyor dümenini. Onun rüzgârı ruhu oluyor hareketin. Leninizm bir soyutlama, somutu, mücadelenin kendisi. Lenin bu işlemle, işçi-burjuva kavgası yerine kendisine ait ezen-ezilen formülünü çıkartanların asla anlamayacağı, köklü bir teorik eylem gerçekleştiriyor.
İşçilik yapamayanlar, işe örgütlenemeyenler, işçilerden nefret eden küçük burjuvalar, başkalarının emeklerini sömürmek, onların ortaya koyduğu ürünleri yağmalamaktan başka bir şey yapmıyorlar. Marksizmin ve leninizmin arkasındaki yoğun emekle değil, onun görünürdeki satılabilirliği ile ilgileniyorlar.  
Lenin bahsi üzerinden şu söylenebilir: ulusal kurtuluş mücadelelerini görmek ve kabul etmek yetmez. Leninist siyaset, onu örgütlemeyi ve ona örgütlenmeyi şart koşar. “Yeni devrimci özne” olarak ulusal hareketler örgütleyicidir. Devrim işçisi, hamalı değil, tüccarı olmak isteyenlerin anlamadığı husus bu.
Doksanların ikliminde Kürd’ün bölücülüğü ile Leninizmin bölücülüğü bütüncülük felsefesi, politikası ile aşılmak isteniyor. İkisi de küçük burjuva nezdinde, aynı kaderi paylaşıyor. Bölücülük, dışarıdan getirilen bir suçlama. Kötü olan dillendirilip varolana teslim alınmak isteniyor kitleler. Edirne’den Hakkari’ye tüm halkın mücadelesinin öznesi olduğu yalanı bu sebeple söyleniyor. Colemerg tarihten siliniyor. Buranın küçük burjuvaları efendileri için yolu temizliyor, kâh fethullahçı oluyor, kâh cehepeli, kâh anarşist… Yeter ki dükkâna mal ve para akışı kesilmesin. “Kürd’süz HDP” hesapları tam da bu yüzden yapılıyor. “Kürd eşektir, koyarız kıçına tekmeyi, parti bizim olur” mantığı, küçük burjuvanın son dönemde bulduğu tek çıkış yolu. HDP’nin cephe düzeyinde tutulması, parti olmasına mani olunmasının nedeni de burada. (Sırrı Süreyya bu nedenle hüzünlü ve öfkeli galiba.)
Esasında bugün “ben yeni devrimci özneyim” ya da “yeni devrimci özneyi ben kuracağım” diyenler, Kürd’ü ve Lenin’i tarihten ve toplumdan tasfiye etmek isteyenlerdir. Onların muhayyilesi ve havsalası, Kürd’ün ve Lenin’in varlığını, maddesini ve diyalektiğini kavrayamaz. Onların varlığı, Kürd’e ve Lenin’e düşmandır, olmak zorundadır. Küçük burjuva için ezen-ezilen, emek-sermaye gibi yarılmalar tüyler ürperticidir, ölümcüldür. O sahneye çıkar ve “bu yarığı ben kapatırım” der. İşçi ya da ezilen partisi kurar ki, işçi ve ezilen olmak istemeyenleri örgütleyebilsin.
Yahudi bir akademisyen, Amerika’yı terk edip neden İsrail’e taşındığını şu şekilde izah eder: “Dünya üzerinde Yahudi olmam gerekmeyen tek yer burası.” Siyonist küçük burjuvazi, işte bu Yahudi olmama arzusunu ve bu konudaki hıncı örgütlemiştir. Ciddi tehlikeleri olmasına rağmen bu Yahudi, Yahudi olarak kodlanması gerekmeyen bu “cennet” diyarını asla terk edemez. Bunun için dinî referanslara bile gerek yoktur.
İşçi veya ezilen olmamanın “cennet” diyarı örgütse, o örgüt, kadrosuna sürekli şunu fısıldar: “beni terk edersen, gene işçi/ezilen olursun, etme!” Bu mesajı alan kadro, örgütten ancak örgütün ulaşamadığı yerlerde ajanlık yapacak bir eleman olarak faaliyet yürütmek için ayrılır. Ezilen partisi ezilen olmak istemeyenlerin partisidir, bu sebeple, böylesi bir partiden çıkmış kadro, dışarıda sömürüye karşı mücadele konusunda birikimi olmadığı, bu yönde pişmediği için, ancak sömürü mekanizmasına katkı sunabilir. İşi, emeği, kavgayı sömürüp durur. İşçi partisinden ayrılan, işçi olmamaya örgütlenmiş bir kadro ise dışarıda zulüm mekanizmasına örgütlenir. İlki burjuvazinin; ikincisi devletin ajanıdır en fazla.
1968, Lenin’in Sol Komünizm’inden alınan intikamdır. Bugün sahada Gezi sürecini 1968’e kilitlemeye çalışanlar da aynı intikam sürecinin içerisindedir. İşçi partisi de, ezilen partisi de Gezi’den Tayyip kadar korkmuştur.
1968, “yeni devrimci özne” keşiflerinin yapıldığı dönemdir. Önüne gelen, yeni bir devrimci özne bulmuştur kendince. Bu öznelerin hareketliliğinin komünist hareketi uçuracağı iddia edilmiştir. Kaz gibi havalanıp tavuk gibi yere çakılan bu kesimler yollarına devam etmiş, marksizmi ve komünizmi sümüklü mendil gibi kaldırıp atmıştır. Parti ile yeni devrimci özne arasındaki açı leninist manada korunmamış, bu diyalektik, devrimci edinime tabi tutulmamıştır.
Lenin için ulusal kurtuluş mücadeleleri yeni devrimci öznedir. O hâlde, “ben devrimci özneyim” diyen, ulusal kurtuluş mücadelelerinin maddîliğine ve diyalektiğine alan ve imkân tanımamak istememektedir. Küçük burjuva, kendi madde oluşuna tapındığından, diyalektiğe asla tahammül edememektedir. “Yeni devrimci özne benim” diyen, dolayısıyla Kürd’ü tasfiye etmek derdindedir. Başka yol yoktur. Bunu diyebilmesi için de aradaki açıyı, diyalektiği gören leninist gözün kör edilmesi şarttır. Son dönemde ezilenlerin partisinin kripto ajan faaliyetinin ve süreçte tekrar ona karışanların Kürd’e ve Lenin’e yönelik küfrü ve saldırısının sebeplerini burada aramak gerekir. Bu saldırı için eski cephelilerin birer sopa niyetine kullanılması cidden hüzünlüdür.
Ab-ı dest, kolektif olana karışmak, iştirak etmek için binlerce yıldır Âdemoğlu’nun devreye soktuğu bir ayıraçtır. Onsuz kılınan namazın da manası yoktur.
Eren Balkır

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>