1 Mayıs’ta Da Direndik; Şahid Ol Ya Rab!

5 Mayıs 2014 admin
Emeğin ve dayanışmanın günlerinden 1 Mayıs, insanlığın sürüklendiği krize karşı farklı itirazların, farklı arayışların dile getirildiği bir tarih olarak ayrı bir anlam ve önem taşıyor. Dünya sisteminin sosyo-ekonomik politikalarının insanlığa verdiği zararlar ve yerkürede yarattığı tahribat, 1 Mayıs’ta yoğun bir şekilde gündemleşiyor.
Bugünü tüm dünya halkları için anlamlı kılan öz ise kapitalist ifsada, tahribata ve sömürüye karşı yükseltilen isyandır. Hak, adalet, emek ve özgürlük mücadelesinde bir sembole dönüşmesi tesadüf değildir. Günün tarihî belleğinde alınteri vardır, kapitalist tahakküme karşı direnirken canla, cesaretle, esaretle ödenmiş ağır bedeller vardır.
Türkiye’de bugünün devletin güvenlikçi, baskıcı ve yasakçı uygulamaların neticesinde ortaya çıkan şiddet tablosuyla anılması elbette utanç vericidir. Bu utancın asıl müsebbibi de devlettir, temel hak ve özgürlüklerini kullanmak isteyen insanlar değil. Egemenlerin medyasındaki manipülatif haberlerle yapılan şeytanlaştırması ise yalnızca insana, emeğine, haklarına aykırı izlenen politikaların sorgulanmasının önüne geçmek içindir.
1 Mayıs’ın ana gündemi, gösteri ve yürüyüş haklarının devlet iktidarı tarafından ihlali ve yasakçı dayatmalarla gasp edilmesi değil, nasıl bir eşitsizliğin ve adaletsizliğin hüküm sürdüğü olmalıdır. Nitekim devletin müdahale etmediği alanlarda gerçekleşen de budur. Yasaksız 1 Mayıs’larda okunan bildirilerin odağında insanlığın içine yuvarlandığı cehennemî çukur vardır.
Diğer taraftan, bu gidişata gösterilen tepki de yalnızca bir günle sınırlı kalmamalıdır. Çünkü kapitalizmin hükmüne senede bir gün direnmek, mücadelenin tarihsel seyrini belirli gün, an ve mekânlarla sembolikleştirmek, sembolün de anlam ve değerini zaman içinde yok edecektir.
Unutmayalım ki, dünya nüfusunun iki katını besleyecek imkânı varken her sekiz kişiden birinin açlığa mahkûm olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Her yıl yaklaşık 7 milyon kişi açlık ve açlığa bağlı hastalıklardan dolayı hayata gözlerini yumuyor. 
Uluslararası şirketlerin kapitalist çıkarları için savaşlar, emperyalist işgaller icat ediliyor. NATO gibi savaş makinelerine ve silâhlara ayrılan bütçeler, insanlığı felaketten felakete sürüklüyor. Halkların payına ise işgal, ölüm, mültecilik, açlık, yoksulluk, işsizlik ya da evsizlik düşüyor.
Daha çok kazanma hırsıyla taşeronlaştırılan, köleleştirilen emekçiler âdeta serbest piyasanın topraklarına diri diri gömülüyor. Her gün onlarcası iş cinayetlerinde hayatını kaybediyor. Dünya genelinde her 15 saniyede bir işçi, sırf üç kuruş daha fazla kâr elde etmek isteyen kapitalistlerin iş güvenliği konusunda gerekli önlemlerden kaçınması yüzünden ölüyor!
Neoliberal politikalar, insana ve tabiata dair her ne varsa metalaştırıyor, ticarîleştiriyor, serbest piyasa ekonomisinin sınırsız rekabet koşulları içinde değersizleştirip, hızla tüketiyor.
Egemen iktisadî akıl, insana ancak sahip olduklarıyla anlam verirken, ona ve tabiata ‘sermaye’ ya da ‘kaynak’ gözüyle bakıyor. Hâliyle insanî ve ahlâkî bütün değerler sisteminin çöktüğü bu cahiliye döneminin karanlığının senede sadece bir gün atılan işaret fişeğiyle aydınlatılması söz konusu olmayacaktır.
Üzerinde düşünmemiz gereken çok boyutlu bir ‘kapitalist dünya sistemi sorunu’ bulunmaktadır. Tüm dünyaya gelişme, kalkınma, büyüme şemsiyesi altında pazarlanan bu sistem; insanın izzetini ve onurunu hiçleştirmekte, bugünümüzü ve geleceğimizi yok etmektedir.
Bu sistemde dünyanın en zengin yüzde 10’unun, dünyadaki zenginliğin yüzde 86’sını eline geçirmesi ya da en zengin yüzde 1’in yüzde 46’sını elinde tutması ancak istikbar ve zulüm olarak tanımlanabilir. Bu korkunç eşitsizlik hâli, Bakara Sûresi’nde beyan edilen, “işbaşına geçtiğinde ekini ve nesli ifsad edenler”in çağımızdaki tefsiri gibidir.  Mezkûr adaletsizliğin sebebi ise kesinlikle yokluk değildir. Rabb’imizin yeryüzü nimetlerinin ve insanlığın ortaya koyduğu çabanın, emeğin ve varlığın hakça paylaşılmamasıdır, âdil bir şekilde bölüştürülmemesidir.
Tüm bu tablonun acı veren bir diğer tarafı da, ifsad ve sömürü düzenine karşı başka âdil bir dünyayı mümkün kılma iddiasını taşıması gereken Müslümanların, geleceğini bu kapitalist bataklığın içinde aramasıdır.
Oysa tüm insanlığın mirası olan yeryüzünün kaynaklarını ve insan emeğini sömüren bu düzenin bizi sürüklediği felaket ortada değil mi?
İnsanın insanın kurdu yapıldığı, paylaşmanın değil, yığdıkça yığmanın hüküm sürdüğü, emeğin hakkının verilmediği, milyonlarca insanın asgari ücretle azami şartlarda çalışmaya koşulduğu, tabiatın betonlaştırıldığı, siyasetin adaletin ikamesi yerine rantın paylaşımı kavgasına indirgendiği, şehirlerin ise bu büyüme ve rant hırsının arenasına dönüştüğü, faiz ve kredi bataklığının geniş bir kesimi dibe doğru çektiği bu düzene karşı kesintisiz kamusal direnişlerin örgütlenmesi gerektiği açık değil mi? 
Tüm bu gerçekler gözümüzün önündeyken; tartışmanın eksenine mevcut düzenin ürettiği sorunları ve bunlara karşı birlikte mücadele çabasını almak yerine, 1 Mayıs gününü ve o gün alanlardaki insanları teste tabi tutmaya kalkışmak; dünya sisteminin egemenlerine değil de kime hizmet edecektir?
Yoksa “emek, kapitalizm, emperyalizm” kavramlarını Müslümanların ağzından her duyduğunda bunu ‘sola öykünmekle’ eleştirenler, doğu halklarının emperyalizme karşı direniş hareketlerini yükselten İslamcı tecrübeden habersizler midir?  Öykünmekle itham ettikleri Müslümanlar kadar özgüven sahibi değiller de, şüphe mi duyuyorlar İslam’ın insanlık tarihi boyunca yükselttiği adalet ve özgürlük çağrısının tarihsel sürekliliğinden?
Ya da şöyle soralım: Kaç senedir 1 Mayıs’ta alanlara çıkan, şehirlerin damarlarından yürüyerek geçen İslamcı hareketleri o gün eylemde bulunmakla eleştirerek ‘başka gün mü yok diyenler’, senenin geride kalan hangi gününde ses verdi de, eleştirdikleri gruplardan destek görmedi?
Kapitalizme karşı hak bildiği sözünü Müslümanca bir sesle 1 Mayıs’ta da yükseltenleri, bundan dolayı kınayanlar, Esenyurt’ta 11 işçi diri diri yandığında, Bangladeş’te 1.138 Müslüman kardeşi hayatını kaybettiğinde, maden ocaklarında ya da Tuzla tersanesinde iş cinayetleri hız kesmediğinde, kölelikten beter hale düşürülmüş asgari ücretlilere her altı ayda bir üç kuruş zam verildiğinde buna isyan etti de haksız mı bulundu, yalnız mı bırakıldı?
Tüm bu ve benzeri soruları birlikte düşünmek yerine, ellerinde samimiyet ve doğallık testleriyle koşturanlar, herkes gibi önce kendi nefis muhasebesini yapmalı değil mi?
Bizim açımızdan 1 Mayıs bir gündü, geldi ve geçti.
O gün yükselttiğimiz sesi Allah’ın her günü nasıl yankılandıracağımız ve yükselteceğimiz meselesini ele almak ise hâlâ önümüzde gerçekleştirilmesi gereken bir sorumluluk olarak duruyor. Yalnızca bu değil elbet ama bununla da dertlenenlerle birlikte yürümeye devam ediyoruz.
Ne bir gün yürüyüp duranları peşimizden sürükleme çabasındayız ne de zulme karşı durmak yerine karşı duranları karalayıp duranların perdesinde gölge oyunu oynarız.
Derdimiz de, ne dediğimiz de şahitliğimizle kayıt altındadır. Hatamız, eksiğimiz, kusurumuz varsa af dileriz. Nihayetinde herkes imtihanda.  
Doğrusunu şüphesiz Allah bilir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>