Türkiye Solu’nun İslamiyet’e Bakışı

21 Mayıs 2012 admin

Ezber bozan bir ilk olarak “Anti-kapitalist Müslüman”ların 1 Mayıs’ta Taksim’e gitmesiyle sosyalist sol içinde bir tartışma başladı. Sosyalist Sol’un 80 yıllık tarihi açısından “kafalardaki resme uymayan” bu gelişmenin tartışılması doğaldır; ancak sadece tartışmalarda söylenenler değil, bizzat bu tartışmanın kendisi, sol açısından çok büyük bir gecikmenin, bir tarihsel geriliğin göstergesi olarak algılanmak durumundadır. Yazımızın ilk bölümünde mevcut tavırları değerlendirirken, bu tespiti de açmaya çalışacağız.
İlk tepki (doğal olarak!) Cumhuriyet gazetesinden geldi. Tüm Kemalist yazıların geleneksel girizgâhı olan “Yeşil Kuşak” ve “BOP” açıklamalarından sonra bu akımın da sonuç olarak bir ABD prodüksiyonu olan İslamî Hareket’in, solun tabanından adam çalmak için yaptığı bir tezgâh, bir takiyye olduğu vurgulandı ve gene geleneksel hale gelen bir “öcü” hikâyesiyle sonlandırılarak “TUDE’yi unutmayın” uyarısı yapıldı. Daha sonra “TUDE uyarısının haklılığı” üzerine başka yazarlar başka vurgular yaptılar. Ayrıca, “Müslümanlık temelinde anti-kapitalist olunmayacağı, bunun için bilimsel bir dünya görüşünün şart olduğu, dolayısıyla kapitalizme karşı mücadelede Müslümanlarla (ya da kendini öyle tanımlayanlarla) ortak hiçbir şey yapılamayacağı vurgulandı.
Bilimsel olmayan sol olamaz mı?
Bu tür argümanların temelsizliği üzerine gerçekten çok fazla söylenecek şey yok. İslamcılara “bilimsel olmadıkları için anti-kapitalist olamazlar” diyenler, önce kendilerinin 80 yıldır Türkiye Solu’na enjekte etmeye çalıştıkları Kemalizmin ve resmî ideolojinin ne kadar “bilimsel” olduğunun hesabını vermeleri gerekir. “Türkler Orta Asya’dan dünyaya yayıldılar ve Eski Yunan’ı ve Roma’yı kurdular” şeklindeki pervasız yalanı 80 yıldır bu ülke çocuklarının kafasına sokmaya çalışan, Osmanlı kültür mirasını yok sayarak Etileri ve Sümerleri “Türk” ilân eden, bilimselliğin temeli olan özgür ve eleştirel düşünceyi 80 yıldır demir yumrukla ezen bir ideolojinin, İslamiyet’ten ya da herhangi bir dinden daha “bilimsel” olmadığı açıktır. İkincisi, sosyalist düşünce ve proje, Marx ve Engels’in Manifesto’da çok açık ifade ettikleri gibi, Marksistlerin tekelinde değildir ve olmamıştır. İnsanlık Eflatun’dan ve Spartaküs’ten bu yana sosyal adaleti, eşit ve özgür gelişmeyi sağlayan bir düzene hasret duymuş ve bunu çok değişik zemin ve çerçevelerde ifade etmiştir. Benim de savunucusu olduğum Marksizm, bu zeminlerden (en popüleri olsa da) yalnızca biridir ve onu diğerlerinden ayıran temel iddiası, enternasyonalist, bilimsel ve tutarlı olmasıdır. Bu da elbette ki sonuçta yalnızca bir iddiadır; garantisi elimize bir mühürle verilmiş değildir ve her dönemde, her koşulda biz Marksistlerin yeniden üretmek ve hayatın içinde yeniden doğrulamak zorunda olduğu bir söylemdir.
O zaman şu soruyu soralım: Dinsel değerlerden hareketle sosyalizme varılabilir mi? Evet, varılabilir ve şayet kör cahil değilsek, 20. yüzyıl tarihinin ve günümüzün bize bu yönde sayısız örnek sunduğunu bilmek, hatırlamak durumundayız. Latin Amerika’da 1960’larda CamilloTorresile başlayan “gerilla rahipler” kuşağı, Papalığın tüm çabalarına rağmen durdurulamayan “Kurtuluş Teolojisi”, El Salvador’da hayatını yoksulların devrimci mücadelesine adayan ve ölüm mangalarınca katledilen Başpiskopos Romero, kökü 18. yüzyıldaki yoksul misyonerlere dayanan sağlam bir halkçı-Hıristiyan geleneğin günümüzdeki uzantıları olarak algılanmalıdır. Bugün sol Hıristiyan akım, Nikaragua’dan Şili’ye kadar tüm Latin Amerika’da, iktidarda ya da muhalefette,  solcu halk hareketinin vazgeçilmez, ayrılmaz parçası hâline gelmiş durumdadır. Benzer bir durumu, Hıristiyan dünyası 70’li yıllarda Avrupa’da, özellikle İtalya ve Fransa’da da yaşamış; o yıllarda yapılan istatistikler genç papazların ve dinî okul öğrencilerinin yüzde 20 ila 30’unun komünist partilere destek verdiğini ortaya koymuştu. Komünistlerin Alman işgali esnasında kiliseyle dostça ilişkiler kurduğu komşu Yunanistan’da (ve Kıbrıs’ta) ise bugün dahi sol hareket, dindar camiada azımsanamayacak bir taraftar kitlesine sahiptir. Kıbrıs’ta Komünist Parti (AKEL) üyesi papazların var olduğu haberleri Türkiye’ye geldiğinde ezberlerimiz bozulmaktadır.
Peki ya İslam? Türkiye’de “aydın” ve “ilerici” kesimimizde Hıristiyanlığın her açıdan İslam’dan daha ileri ve pozitif olduğuna dair dile getirilmeyen, ama varlığı net biçimde hissedilen bir gizli “konsensüs” vardır ve bunun ardında sayısız, ve bir o kadar da temelsiz argüman mevcuttur:  “Onlar ne de olsa Reform’larını yaptılar”, “Bizde Protestanlık var mı ki?” “Hıristiyanlık kadına değer veriyor; bizde o yok” vs. Dolayısıyla “Hıristiyan toplumlardaki sosyalistlerin başardığı bu diyalogu biz niye Müslümanlarla başaramayalım?” sorusuna aranacak cevapları daha baştan bir kötümserlik denizinde boğmak için bilinçli ya da bilinçsiz bu argümanlar epey kullanıldılar. Bunların da boş laf ve palavra olduğunu anlamak için dünyaya göz gezdirmek yeter. 1960’larda sadece İslam dünyasının değil, tüm dünyanın en güçlü ve kalabalık komünist partilerinden biri Endonezya’daydı ve bu parti, birçok şey yanında, gücünü Müslümanlarla ve İslamiyet’le kurduğu başarılı ilişkilere borçluydu. 1910’larda kurulan ve İslamiyet’le sosyalizmin ideallerini birleştiren “Sarekat İslam(İslam Birliği) hareketi, 1920’den sonra komünistlerle güç birliği yapmış; bu işbirliği her iki hareketi de karşılıklı güçlendirmişti. 1968’deki askerî darbe ve arkasından gelen kan banyosu, bu hareketin mirasını da komünistlerle birlikte fiziken yok etmiştir. Malezya’da 1950’lerde KP’nin başlattığı gerilla hareketinde binlerce Müslüman emekçi, Budist kökenli kardeşleriyle Halk Ordusu saflarında omuz omuza savaşmıştır. Filistin, Lübnan ve Mısır Solu da, aynı başarılı ilişkinin Arap dünyasındaki örnekleridir. Ancak, bu örneklerin ötesinde, “bir insan, Müslümanlıktan hareketle nasıl sosyalizme varabilir?” sorusuna,  en net ve dolaysız cevabı, sanırız usta romancı Vedat Türkali vermektedir. Kendi otobiyografisi niteliğinde olan “Komünist” adlı eserinde Türkali, sosyalizm fikrine nasıl ulaştığını anlatırken şunu açıkça belirtmektedir: “…kardeşçe bir dünya özlemimde, beni kuşatan ortamda soluduğum egemen kültür de en az o kadar etkili olmuştur diye düşünürüm. Temelinde ilkel komünal paylaşma duygularına dayalı, yoksulları birbirine bağlayan İslam kültürüydü bu.”  (“Komünist”, s.14)
‘Ayın karanlık yüzü’
 Türkiye Solu’nun İslamiyet karşısındaki tavrı nedir, ya da geçmişten beri genel olarak ne olmuştur?  1923’de Kemalizmin hayata geçirdiği “Batıcı” modernizasyon projesi, bilindiği gibi İslam’ı yeraltına itmiş, İslamî kültür ve değerler uzun bir süre toplumsal yaşamımızda “ayın karanlık yüzü “konumunda kalmıştır. O dönemde Kemalizmin baskıcı ve anti-komünist politikalarını şiddetle muhalefet eden sol (TKP), gösterdiği onurlu direnişe rağmen Kemalizmin modernizasyon projesini bir bütün olarak tartışmamış, sorgulamamış; dolayısıyla zımnen kabul etmiş; birçok konuda olduğu gibi İslamiyet’e karşı tavır da bu zımni kabulün izlerini bugüne kadar taşımaya devam etmiştir. Bu tavır, aşağıda zikredeceğimiz birkaç istisna dışında, genel olarak ilgisizlik, İslamî kültür konusunda bilgisizlik, hatta yer yer İslamî semboller karşısında (“bilinmeyen bir alfabe”yle yazılan pankartlar, sakallı yüzler, anlaşılmayan dualar, başörtüsü…) Kemalistlerle ortak bir tedirginliğin ve irkiltinin paylaşılmasına kadar uzanmaktadır.   
2008 seçimlerinde, benim de oyumla desteklediğim bir bağımsız sosyalist adaya “Din konusunda tavrınız nedir?” diye sorulduğunda “Bu konuyu yakından takip ediyoruz. Özellikle Protestan ve Katolik vatandaşlarımıza yapılan baskıların takipçisiyiz” cevabını vermişti. Duyduğumda kulaklarıma inanamadığım bu cevap (şayet ahmaklık değilse), ya ucuz kurnazlık ya da en hafifinden ciddiyetsizlikti. Nüfusun yüzde 99’unun Müslüman olduğu bir ülkede “din” deyince akla, sayıları birkaç yüzü geçmeyen Katolik ve Protestanların gelmesi cidden ağır bir patolojik vakadır. Bu tür bir cevap aslında biraz da kaçınılmazdır; zira sol hareketimizin İslamiyet’e ilişkin bir görüşü, tezi ya da araştırması yoktur. 1960’larda kitleselleşen ve kültürel seviyesi de gelişen sol hareketimizin İslamiyet’le ilgili bilgilendiği ilk kitapların, bir Fransız Marksisti olan Maxime Rodinson’un iki eseri (“Hz.Muhammed” ve “İslam ve Kapitalizm”) olduğu hâlâ hatırlardadır. 500 yıl boyunca dünyada İslam’ın merkezi olmuş, bugün de İslamiyet’in (beğenelim ya da beğenmeyelim) toplumsal ve siyasal yaşamda ciddi etkinlik sahibi olduğu bir ülkede, bu dinin Fransız aydınlar üzerinden öğrenilmesi şüphesiz bir utançtır; ama bunun bir “utanç” olduğunun dahi algılandığı ya da hissedildiği şüphelidir.
Kıvılcımlı’nın Kur’an çalışmaları
Bu resmin dışına çıkmayı başarmış bir sosyalisti burada saygıyla anmamız gerekir: Dr. Hikmet Kıvılcımlı. Her alanda, hazır klişelerin ötesinde Türkiye’ye özgü görüşler ve tezler üretmeyi kendine vazife edinmiş bir Marksist olarak Kıvılcımlı, İslamiyet ve Kuran’la da ilgili ilginç çalışmalar yapmış; İslamiyet’teki “Allah’ın 99 ismi” konusunda önemli sosyolojik analizler geliştirmiştir. Kıvılcımlı’nın bu eseri bugün ele alınıp değerlendirilmiş olmaktan çok uzaktır; zira bu çalışmayı değerlendirecek kadar teolojik bilgi, sol hareketimizde hemen hemen yoktur. Peki, bu tarz bir çalışma niçin önemlidir?
Sorun, en azından üzerinde hareket ettiğimiz zemini tanımaktır. İslamî değerleri ve kültürü şu ya da bu ölçüde benimseyen, buna karşılık emperyalizmin ve kapitalizmin ezdiği milyonlarca emekçi, sosyalist hareketimizin yanına kazanması gereken bir hedef kitle olarak önümüzde durmaktadır ve “sosyalizmi benimsemeleri için önce ateist olmalarını sağlamak gerekir” gibi bir aptallığı politika olarak benimsemiyorsak, onları anlamak ve ortak bir dil geliştirmek gibi bir görevle karşı karşıyayız demektir. Bu da, bu topraklarda 1000 yıllık bir geçmişe sahip olan İslamî kültürü, tüm çeşitliliği ve varyantlarıyla tanımaktan geçer. Her dinde olduğu gibi İslamiyet’te de, egemen sınıfların işine gelen öğelerin yanı sıra ezilen sınıflara da hitap eden, onların özlem ve umutlarına denk düşen değerler ya da öğeler mevcuttur ve sol hareket, pekâlâ bu öğeleri keşfederek kendi söylemine yerleştirebilir veya bu söylemi bir bütün olarak benimsemiş dürüst Müslüman muhaliflerle diyalog kurarak ortak bir mücadelenin zeminini yaratabilir. Bu konuda geç bile kalındığı ortadadır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>