Rükn: Dik Durmak

22 Eylül 2012 admin
Komünist olmaya dair iki tanımdan söz edilebilir:
İlki için bir “dönek”in (“dönek” belli bir şey olma ve o şeyden vazgeçme, başka yöne sapma şeklinde tanımlandığından,  her ne kadar bu şekilde bile tanımlanamayacak bir ismin) hatırasına bakalım.
Dünyada Reagan-Thatcher, Türkiye’de Özal rüzgârının estiği günler. Özellikle Reagan’da baş gösteren bir yöntemi Özal da kullanmaya başlamış: eski solcuları, Marksistleri danışman olarak etrafına toplamak.
Bugünlerde Çetin Altan, kendisinin aktarımına göre, Özal tarafından çağrılır. Özal sorar: “Hocam sen bilirsin, bu komünizm ne demek?” Altan da cevaplar: “Sayın Özal, mesela siz doğmadan önce komünisttiniz, öldükten sonra da komünist olacaksınız.” Özal anlamaz cevabı. Altan izah eder: “komünizm, insanın kâinatla hemhal, bir olmasıdır.” der.
Bu izaha göre, yaşarken komünist olmak imkânsızdır.
İkinci tanımsa şu: Aziz Nesin’e “siz komünist misiniz?” diye sorarlar, o da “komünist, bir partinin, komünist partinin üyesi olanlara denilir, ben parti üyesi olmadığıma göre, olsam olsam ancak sosyalist olabilirim.” diye cevaplar.
Bu izaha göre de bir parti, hele ki bir komünist parti yoksa komünist olmak imkânsızdır.
Dolayısıyla her iki aydının da komünist olmamayı teorik ve pratik olarak kendi varlıklarında somutladıkları, hatta bu oluşu mutlaklaştırıp önerdikleri söylenebilir.
Gazetecilik, bir bakıma, çerçeve meselesidir. Çerçeve içine alıp gösterdiklerinde göstermediklerini ilelebed gizleme iradesi saklıdır. Yani gazeteci kafası, köşesinde ya da bugünün bir aracıyla, sosyal medyada neyi öne çıkartıyor, neyi cımbızlıyorsa, onu tartışılır kılmaya, afakileştirmeye, bulanıklaştırmaya, silikleştirmeye, boşa düşürmeye hatta “terörize” etmeye çalışıyordur. İki aydının da “komünist olma”ya dönük tariflerinde öne çıkarttıkları kısım, geri kalan aslî kısmı ya da özü örtbas etme amaçlıdır aslında.
Marx şu tespiti ile iki tanımı çok öncesinden geçersizleştirmiş: “Bize göre komünizm, ne yaratılması gereken bir durum, ne de gerçeğin ona uydurulmak zorunda olacağı bir ülküdür. Biz, bugünkü duruma son verecek gerçek harekete komünizm diyoruz. Bu hareketin koşulları, şu ânda varolan öncüllerinden doğarlar.”
Ama Çetin Altan ya da Aziz Nesin düzeyinde komünist olmayı tarif edenler, komünist faaliyeti bir “ülkü” ya da “yaratılması gereken durum” derekesinde ele almış, marksizmi ve komünizmi pazara mal taşıyan tüccar ya da pazardaki tezgâh sahipleri gibi görmüşlerdir.
Marx ve Engels, kendilerinden önceki sosyalizm-komünizm ülkülerini, düşlerini, kurgularını ve tahayyüllerini devrime uğratmış, kendilerini, en fazla, “pratik materyalist” ya da praksis materyalisti” olarak nitelemişken, dükkân sahipleri ya da tüccarlar, Gramsci ve Althusser gibi isimler dolayımı ile, bu kavramı da dört başı mamur, satılabilir bir “mal” hâline getirmek için onu formatlamaya çalışmışlardır. Burada o malın gerçek üreticilerinin kanı ve terine yer yoktur.
Devrim olmuş ama geçmişin ruhu ölmemiştir. Lenin’in ifadesiyle, “Marx öncesi (premarksist) sosyalizm yenilmiştir. Artık savaşımını kendi alanında değil, revizyonizm biçiminde, marksizmin kendi genel alanında sürdürmektedir.”
Bir analojiyle şu söylenebilir: İslam da Yahudiliğe ve Hristiyanlığa karşı bir devrim ise, Allah’ı ve Hakikat’i özel bir kabileden ve günahların arındığı özel bir Tanrı-İnsan’dan ayırıp İnsan dışına almışsa, yani insanı kavram olarak “kûl” yapmışsa, devrim sonrasında İslam öncesi dinlerin İslam alanındaki mücadelesi de Fettullahçılık, hoşgörü dini, tasavvufî yönelimler, bireyci, benmerkezci new-age eğilimleri, Mevlanacılık, kalvinist İslam vs. biçimleri almıştır.
Bu kesim, geçmişte batıda Yahudilerin ya da Hristiyanların anti-komünist faaliyet içerisinde yazıp çizdiklerini Arapça ve Türkçeye tercüme ederek çok önemli fikrî katkılar yaptıklarını zannetmektedir. Bu kişiler, İslam’ın devrimci ya da sosyalist sıfatı ile tanımlandığını gördüklerinde öfkeden deliye dönmüşler ama İslam bireycilikle, kalvinizmle, hristiyanlıkla, kabalistik sosla tanımlandığı vakit tek laf etmemişlerdir.
Örneğin “tamam, İslam ve sosyalizm ayrı birer bütünlük olarak yan yana gelebilir” fetvası verenler nedense, tasavvuf sosuna bandırılmış bireyci, “ben” denilen şirke tapan bir tür anarşizmle İslam’ın hemhal olmasına, iç içe geçmesine cevaz vermişlerdir.
Zira unutulan ve unutturulan, devrimdir.
Hepsi de egemenlerin, efendilerin, devletin kendi dinî algı ve bilgileriyle kurduğu ilişkiden memnundur. Müslüman olmak şanslı doğmaktır ve şans, ikbal kapılarını kim tutuyorsa onun elini öpmek ibadettir. Namaz vs.nin rüknü, budur.
Oysa asıl rükn, düşmana karşı dik durmaktır. Efendilerin önünde el pençe divan durmayı ibadetmiş gibi satanlara karşı çıkmaktır.
Ecnebî bir kelime ile, komünist olmak da budur.
Sömürüye ve zulme karşı tarih boyunca verilmiş mücadelenin rüknü, komünizmdir.
Komünist parti, kendince tanımladığı şekilde, komünist olanlarla doldurulan bir kulüp faaliyeti değildir. Komünist faaliyet, Marx öncesi dönemde Yahudi-Hristiyan tarikatlardan ve masonlardan edindiği bu alışkanlıktan uzaklaşmalıdır dolayısıyla.
Fransız bir Yahudi İslam’a ihtida eder, Müslüman olur ve gerekçesini şu şekilde izah eder: “Çünkü İslam gündelik hayatta hiç boşluk tanımıyor, her ânı programlıyor.” Bu, Yahudiliğin, özellikle Talmudcu eğilimin bir tezahürüdür. İslam’ı bu şekilde programlayanların ve “ilahi ölçü” olarak bu programı kabul edenleri cemaatine alanların tarihsel alışkanlarından da uzak durulmalıdır.
Komünizm, ne Çetin Altan’ın dediğinin aksine, yaşanmayan, ne Aziz Nesin’in iddiasının aksine, olunmayan bir şeydir. O “bugünkü duruma son verecek hareket” ne ise, odur. İslam da bu olmalıdır. Yaşanmayan ve olunmayan bir İslam, sadece düşmanındır.
“Bugünkü duruma son verecek hareket” olarak komünizm, on beş dakikalık zırva bir film reklâmını molotof şişesinin ucundaki bez gibi tutuşturup bölgeyi yangın yerine çeviren iradedir. Komünizmi ve İslam’ı pazarlarında satmak isteyen tüccarlar ya da tezgâh sahipleri onları belli tanımlar içine hapsetmek istese de, bu böyledir.
Bu açıdan sosyalizm ve İslam’ı yan yana getirmek isteyenlerle bunların asla ve kat’a yan yana gelemeyeceğini söyleyenler aynı yerdedir. Her iki taraf da sömürü ve zulme karşı mücadelenin neferleri tarafından sorgulanmalıdır. Bu sorgu, yol bulmak ya da yol açmak için zarurîdir.
Ekim Devrimi sonrasında Troçki’ye sorarlar: “partinin ne kadarı ateistti?” cevap: “yüzde onu-on beşi geçmezdi.”
Ama bizim tüccarlarımız ve tezgâh sahiplerimiz, komünistliğin rüknü olarak ateistliği başa yazarlar sonra. Ateizmi aydınlanmanın, ilerlemenin, partili olmanın önkoşulu yaparlar devamında.
Allah buyurur: “Biz Kur’an’ı mustazaflar yeryüzünün halifesi olsun diye indirdik.” Ama tüccarlar ve tezgâh sahipleri, o mustazaflara karşı körleşip onları körleştirmek niyetiyle derler ki: “sosyalizm toplumu ikiye böler, bölücüdür, çatışmadan ve şiddetten yanadır, oysa İslam birlikçidir, barışçıldır.” Söz konusu zihniyetin bugün BAAS’a saldırması tuhaftır, zira BAAS da aynı lafı etmiştir geçmişte: “bu komünistler toplumu bölüyor, biz birleştirmek istiyoruz.”
Bu anlamda bugün Suriye ve bölgede zulme karşı verilen mücadele gerçek anlamını, ahlakını ve hukukunu ancak sağa sola savrulmayan, dik duran, müşterek bir karşı koyuşla bulabilir. Aksi takdirde genel eğilim, efendilerin birlik tasavvuruna biat etmek olacaktır.
Komünistlere isnad edilen “bölücülük” yaftası, onları toplumun, politikanın ve hayatın dışına atmak için düşmanları tarafından üretilmiş bir tezvirattır. Oysa komünistlerin bölmesinden değil, zaten bölünmüş olana işaret etmesinden söz edilebilir. Anti-komünist hareketin kitleleri sürüklemek için başvurduğu bir numaralı ideolojik yalan budur: “komünistler, toplumu işçi-burjuva diye bölerler.” Esasında toplumun zaten bu şekilde bölünmüş olduğundan bahsedilirken, bu hakikat dilde bir küfre dönüştürülür.
Bu teorik tespitin ötesinde, politik faaliyet açısından bölmeden de herhangi bir adım atılamaz. Nedense bu birlikçi edebiyat tam da mazlumlar-sömürülenler lehine bir ayrışmanın-birleşmenin gerçekleştiği momentte yapılır. Efendilere helâl olan politika, onlara haramdır çünkü.
Helâli ve haramı tayin edenler de bu efendilerdir. Burada birlikçi dil daha fazla sivrilir ve efendileri adına herkesi tekfir eder. Allah Levh-i Mahfuz’un cûzü olan Kur’an’da, Kur’an Peygamber’in dilinde, dil cezbeli bir mırıltıda dondurulur ve bu mırıltıdan geriye doğru gidildiğinde Allah’a ulaşılacağı zannedilir. Bu kurguyu bozan her şey efendilerce tehdit olarak öğretilir ve ona karşı tetikte olunması emredilir. Bir süre sonra Allah devlet, Peygamber hükümet partisi lideri, Kur’an da parti programı oluverir. Dolayısıyla Türkeş’in sözüne atfen, mermer gibi olan ülke bütünlüğüne halel getirenlerin tiz elden kelleleri vurulmalıdır. “NATO mermer” kafalıların emri bu yöndedir.
Oysa İslam yer tanrısı (Yahudilik) ve gök tanrısına (Hristiyanlık) inat, yer ve gök arasında, müşterek insanî pratikle, ayrım çeker. Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi (Musa) ve Tanrı’nın gökyüzündeki sureti (İsa) dışında artık kûl ve elçi olandır, hakikati aktaran. Bu 1400 yıl önce olmuş bitmiş değil, zamansal-mekânsal oluşa teşmil edilmiş bir aksiyon olmalıdır. Elbette bu aksiyon, Marx ve Marksistleri de kesmeli ama asla onlara indirgenmemelidir.
Cidal Haksoy

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>